Merkel ve Erdoğan: Paralel dünyalar

22/04/2019 Pazartesi
Merkel ve Erdoğan: Paralel dünyalar

İkisinin de kaderi birbirini andırıyor. Aynı yaştalar. Aynı zaman kesitinde yükseldiler, aynı zamanlarda bitebilirler. Bitecekler. Sahneden art arda çekilecekler. Öyle görünüyor. Elbette çekilme biçimleri birbirinden farklı olacak.

Şöyle: İkisi de 1954 doğumlu. İkisi de içinde yetiştikleri cumhuriyeti yıktı. İkisi de kendilerince dini kullanarak politika yapıyor. Ama belki kızlar hep daha akıllı ve daha gelişkin olduğu için,belki Almanya dünya ölçeğinde bir emperyalist güç olduğu için, Angela Merkel yıktığı cumhuriyetin yerine “gerici yenisinin” yerleşmesine katkıda bulunabildi. Laik cumhuriyetin son modern kalıntılarını yerle bir eden Recep Tayyip Erdoğan ise bir türlü yenisini ve elbette daha gericisini yerleştiremedi; züccaciye dükkanındaki fil gibi sadece kırıp döktü. Cumhuriyetin cesedi ortada duruyor.

Recep ile Angela’nın öyküsü bu: Emeklilik yaşları geldi sayılır, 65’lerini sürdürüyorlar ve yolun başında benzer aşamalardan geçtiler. Angela Merkel’in asıl yükselişi 1991-1994’de Helmut Kohl hükümetlerinde kadın ve gençlik bakanlığını üstlenmesiyle başlamıştı. Erdoğan’ın 1994’te İstanbul belediye başkanlığını üstlenmesi, siyasi ağırlıkları açısından bir paralelliğe işaret ediyor olabilir. Merkel’in bakanlığı öncedir, ama ağırlık olarak İstanbul’u 1994’te “fetheden” Erdoğan çok daha önlerde kabul edilebilir. Yine de bu ağırlık sıralaması yıllar içinde Merkel lehine yer değiştirecektir.

Böyle bakınca, paralel diyebileceğimiz yaşam çizgileri şaşırtıcı gerçekten.

Erdoğan’ın, AKP’nin kuruluşu dolayısıyla muhalefet lideri sayılabileceği yıllar, 2000’in hemen sonrası, Helmut Kohl’ü tasfiye edebilen Merkel’in dikine yükseliş yıllarıdır. Erdoğan, çabuk umur gördü: 2003 itibariyle başbakandı. Angela Merkel, sürpriz bir atakla CDU’nun başına geçtikten sonra 2002-2005’te muhalefet liderliği yaptı, 2005’te başbakandı ve bu görevini hâlâ sürdürüyor. (Bu hiç kolay olmadı, çünkü kimse inanamıyordu: Galiba Almanların ünlü mizah dergisi Titanic’in eski yöneticilerinden Martin Sonneborn’un bir kitabına kapak olmuş, ama artık pek bilinen bir foto-şaka var. Merkel ile Kohl yan yana. Merkel’in konuşma balonunda saf kız üslubuyla “Ben de bi gün başbakan olmak istiyom” yazıyor. Helmut Kohl'e oturtulan konuşma balonunda ise, mealen, “Ya sen kafayı mı yedin kızım, esrar mı çekiyon?” bulunuyor. Hâlâ internette çok gülünen bir foto-şakadır.) Merkel’in gerçi Kohl’ün 17 yıllık kesintisiz başbakanlık rekorunu kıramadan görevi teslim edeceği yolunda çok alametler belirdi. Ama aynı Merkel, bu arada sosyalist Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin tüm kalıntılarını tasfiye etmiş ve o bölgeyi restorasyon sürecinde tüm Avrupa’yı da kanatları altına sığıştıran emperyalist bir merkezi güce (“jeoekonomik hegemon”) eklemleyebilmiştir.

Benzerini, Türkiye’deki cumhuriyet için Erdoğan başaramadı. Nihai bir hesaplaşma arifesinde olduğumuz açık. Neyse... 

Yıktılar sonuçta.

Bu yıkımda Erdoğan liberal solun desteğiyle tanımsız ve gerici bir demokrasi kokusu sürünmüş yoğun-saldırgan bir İslamcılık kullanırken, Merkel Hıristiyanlık’tan belli belirsiz -dolayısıyla daha seküler sayılabilecek- bir aksesuar olarak yararlandı, ama asıl olarak modern emperyal bir dine, yani tanımsız demokrasiye ağırlık verdi. Solun desteğini almadığını kim söyleyebilir? Erdoğan’ın da “solun” desteğiyle iktidara oturması gibi bir şeydi bu.

İkisi de bu tercihlerine mahkûmdular.

Bir kadın ve bir erkek.

Bir ekonomik devin, dolayısıyla güçlü bir siyasal odağın hikâyesiyle, kendini dev aynasında gören bir ekonomik cücenin, siyasal İslam üzerinden laik temeller üzerinde kurulmuş bir cumhuriyeti sıfırlama hırsının hikâyesi. Bu ortak tasfiye, biraz zorlayarak söylersek, neredeyse aynı zaman dilimine sığdı.

Kirli bir devamlılıktı. Erdoğan, Kemal Derviş’li Ecevit politikalarını hazır buldu ve kullandı. Sadece Washington değil, asıl Berlin’in desteğiyle kanatlandı. Angela Merkel, sosyal demokrat Gerhard Schröder’in koalisyon ortağı Yeşiller Partisi ile birlikte hazırladığı çalışanların sosyal güvenlik kazanımlarını büyük sermaye lehine acımasızca tırpanlayan neoliberal “Hartz-IV" tasarruf yasalarının mirasçısı olmakla kalmadı sadece, onun Erdoğan’a verdiği desteği de hep sürdürdü. Bir devamlılık içindeydi yani.

Şuraya geldik: Bu iki cumhuriyet tasfiyesini pek de öyle birbirinden ayıramıyoruz. Neden mi? Çünkü Soğuk Savaş’ın en saldırgan iki antikomünist cephe devletinin birbirlerinden kopuk bir tarihleri olmadığını görüyoruz. Bunun basit bir efendi-maraba ilişkisini aştığını, iki cephe kardeşinin birbirine yaslanan tuhaf bir ortak yaşam sürdürdüğünü söylemek zorundayız. Biri yoksullaşır ve çökerken, diğerinin biraz da bu sayede zenginleşmesi gibi bir ortaklık bu.

Biri giderse, diğeri de gider. Tamam. Ancak eşzamanlı olması gerekmiyor bu çekilmenin. Sadece son kullanma tarihlerinin birbirine yakın oldukları söylenebilir.

Merkel zaten en geç bu yasama döneminin sonunda gidiyor. Sessiz bir gidiş bu. Sorun, Erdoğan’ın gidiş zamanında ve nedeninde galiba. Geride epey toz duman bırakabilir. Tuhaf.