Küçük yürüyüşün küçük gölgesi

26/06/2017 Pazartesi
Küçük yürüyüşün küçük gölgesi

Bıçak kemiğe dayanmışmış. Cumhuriyetin İslamcılaştırılması bitmiş, ülke ceset halinde ama bir türlü gömülemiyor, Anadolu yakında Yugoslavya-Irak-Suriye arası bir toprağa dönüşecek, adamların aklına şimdi geliyor. Bizden de bu “cevval kaplumbağaların fevkalade cevvalliğine” hemen “Helal olsun, arkanızdayız!” dememiz bekleniyor. Eski solcu, solcu ilan ettiği tüm sağcıların hık deyicisi olarak ölür. Ama genç kuşak devrimcilerden (“98’liler”) bunu çok beklerler. 

Peki, yani “ne halleri varsa görsünler” mi?

Belki dışarıdan bakınca nasıl görünüyor, buna değinebiliriz. Gerçekliği, toplumsal çerçeveyi tüm nesnelliğiyle, yani çıplaklığıyla görmek isteyenler, krizin dağıttığı sahnedeki gözboyamacılıkları etkisizleştirebilirlerse, daha farklı görebiliyorlar.  

Görelim: Kemal Kılıçdaroğlu’nun başına saksı falan düşmediyse, iki büyük darbenin etkisi, iki büyük silahın tehdidi altında bu “Büyük Yürüyüş” kararını almış olmalıdır. Öyle mi? 

Gerçekten de, saksıdan falan çok daha önemli gerekçeler olmalı; örneğin dayanılmaz hale gelmiş bazı basınçlar olduğu anlaşılıyor. Son derece kaliteli bir tabanın uyanıklığından söz etmiyoruz. Krizin sürekli derinleşmesi, eski oyuncuları yeni gözboyamalara mecbur bırakıyor. Yani, bir şey kesin: Bu kadar gecikmenin bir nedeni olduğunu düşünenler de o iki basıncı hissetmemiş olamaz. Bunların hep birlikte, bu tür basınçları hissedip “tepkileri sermayenin yoluna yönlendirme uzmanı” olduklarını biliyoruz. Solun içi boşaltılmış, devrimci içeriksiz “cephecilik manyası”, bu işin kolaylaştırıcılarından... Hitler ve Mussolini zaferlerinin solun üzerine düşen gölgesi, etkisini hâlâ sürdürüyor. İyi...

İyi ve şu var: Parti yörüngesindeki veya nüfuz alanındaki kitle belki artık CHP’den kopma kararı almış bulunuyor, ama anlaşılan bu kararı uygulamıyor. “Beterin beteri var, her şeyin yeri zamanı var” diyen kemalist memurların antikomünist histerileriyle cumhuriyeti İslamcılarla birlikte nasıl katlettiğini, cesedi kimlerin eline teslim ettiğini ve -Orhan Gökdemir’in tarihsel saptamasıyla- o cesede her gün nasıl tecavüz edildiğini görüyoruz. CHP tabanı kopmaya başlamasın da ne yapsın bu nesnellik içinde? Ama, biraz önce “gölge” dedik: Kopuş duygusunun gereklerini yerine getiremiyor. Dışarıdan müdahale olmadıkça da getiremeyecek. 

Şudur: Böylesi kararların, tıpkı on yıllarca komşudaki PASOK’un yaşadığı gibi, tam anlamıyla uygulamaya girmemiş olması, biraz da ufukta güçlü bir alternatif odak belirmemiş olmasıyla ilintilidir. Ama Kılıçdaroğlu ve “ekibi”, hadi çetesi falan demeyelim, günlerinin sayılı olduğunu fark etti. Sadece Fikri Sağlar, Ümit Kocasakal, Aylin Nazlıaka  gibi isimler değil, artık herkes partinin tüm etki alanıyla parçalanmaya başladığını hissetmiş durumda. Kemal Bey’in küçük yürüyüşü, bir tutkal olabilecek mi? 

Sokak ve yürüyüş, Kılıçdaroğluları çok aşan bir nitelik kazanmadıkça başka bir enstrümana dönüşecektir. 

Böyle bir durakta bekleyen ve Kılıçdaroğlu ile birlikte çok daha feci bir duruma düşeceklerini anlayan CHP meftunu solcular, militanlar, yardakçılar vs. Kılıçdaroğlu’nu bu kararı almaya zorlamış olmalıdır. Kılıçdaroğlu’nun yürüme kararını tek başına vermediği herkesin malumu, iddialar ne olursa olsun. 

Yani her şey mümkündür, ama Kılıçdaroğlu gibi siliklikte rakip tanımayan bir siyasi figürün, bir “rüzgârgülü”nün sermaye rüzgârları dışında bir yöne evrilmesi herhalde mümkün değildir. 

Partinin hem tabanından hem de orta fonksiyoner katmanlarından gelen hararet veya basınç Kılıçdaroğlu’nu yürümeye mecbur bırakmış görünüyor, dedik. Ama sadece bu değil. 

CHP ricali, tıpkı velinimeti Erdoğan gibi eğer bazı adımlar atmazsa, sadece içeride değil dışarıdaki karşıtlarının da kendisini ezip geçeceğini düşünmeye başlamış olabilir. Haksız da değiller. Erdoğan ve yakın çevresinin tedirginliği, ormandaki yangından kaçan  vahşi hayvanların korkusunu andırıyor çünkü: Önlerine çıkan her şeyi ezip geçerler. Erdoğan artık gerekirse Kılıçdaroğlu’nu da ezmek zorunda olduğunu gördü. Yani, malum belgelerin kaynağında “Can Dündar’ın gammazladığı ileri sürülen Enis Berberoğlu”nun değil Kılıçdaroğlu’nun bulunduğu, onun da “sıra bana geldi, deniz bitti” diye yola koyulduğunu düşünebiliriz. 

CHP artık PASOK’tur, François Hollande’ın SP’sidir, Martin Schulz’un SPD’sidir, Matteo Renzi’nin PD’sidir ya da komşudaki Syriza şikesidir, yani bir çürümenin “Türkî” ortalamasıdır... 

Parti içinde siyasi ömrü dolmuş sıradan bir aparatçik olarak Kılıçdaroğlu, belki de bir adım ileride kendisini kurtaracak kimsenin bulunmadığını gördü. Partiye oy verenlerin ezici çoğunluğu bu tuhaf niteliksizlikten nefret ediyor: Sokak, bu güveni/sahiplenmeyi yeniden tesis etmenin tek yolu. Tabii velinimeti Erdoğan ve Bahçeli’yi  fazla rahatsız etmeden...

Dışarıdan bakıyoruz: Berlin-Paris ekseni, François Hollande-Martin Schulz figürlerinin Türkiye’deki izdüşümünü şimdilik tecahül ediyor... Küçük yürüyüşü şu sırada ciddiye alan yok. Berlin-Paris hattına Kemal Bey ve akrabalarının küçük yürüyüşü henüz yansımış değil. Belki, sonra?

Olabilir. Biz kendi içimizde kalalım. Erdoğan ve yakın çevresinin Kılıçdaroğlu’nu yemek zorunda olduğu anlaşılmış görünüyor. Yani Kılıçdaroğlu’nu yiyemeyen bir Erdoğan’ın hükümet etme şansı kalmamıştır. Tersinden bakıldığında ise Baykal-Kılıçdaroğlu olmadan cumhuriyetin çökertilmesi mümkün değildir. Yani, CHP’ye el koymuş “ekipler koalisyonu” sayesinde Türkiye’yi İslamcılaştırıp çökerten bir Erdoğan’dır bu hesapları yapan. İş, çok karışık.  

Sonuçta sermayenin altın yumurtlayan iki tavuğu boğazlaşacak: AKP Başkanı Erdoğan CHP Başkanı Kılıçdaroğu’nu, Kılıçdaroğlu da Erdoğan’ı boğazlamak ve yemek zorunda olduklarını düşünüyorlar. Sadece sermaye için değil, bunların ikisi de birbirleri için, birbirlerinin siyasi kariyerleri için birer altın yumurtlayan tavuk. Biri olmasa diğeri de olmazdı, şimdi birbirlerinin siyasi hayatına kastetmek zorundalar: Tavukların boğazlaşması, yani küçük yürüyüşler sürecek. 

Kılıçdaroğlu’nun parti içinden ve karşıtlarından gelen baskılar sonucu yola revan olması, yolun çoktan bittiğine işarettir. 

Bizim bildiğimiz şu: Devrimci işçi sınıfı, partisi aracılığıyla iktidar çekişmesine ağırlığını koymaz, bunun için CHP-HDP çizgisinde çare arayan aydın cazibesini tüketemezse büyük yıkımın altında kalmaya mahkûmdur.  

Bir de şakşakçılar var: Bütün bu kaotik krizde, işçi sınıfı ve devrimci aydınların hiçbir rolünün, hiçbir ağırlığının olmadığını düşünenler, kendilerini solcu sanan/satan sermaye militanlarıdır. Kriz, kiri inanılmaz ölçülerde kabartıyor artık. Bu kirin yaratıcılarından birinin arkasında saf tutmak, “Beni seven arkamdan gelsin” diyen her yürüyüşçüye alkış tutmak neden bizim işimiz olsun? Sokak elbette özgürleştiricidir, ama nasıl? Konuşuruz. Türkiye devrimcilerine ve Kürtlere düşmanlığı temel gıda olarak kabul etmiş, geçmişin maoculuğundan bugünün AKP/MHP militanlığına geçiş yapalı çok olmuş bazı gericilerle aynı zeminde olmadığımız herhalde açıktır. İslamcı saldırı altında adalet isteyen herkes yürümelidir, sokağa çıkmalıdır.  Fakat gerçek hesaplarını söylemeleri iyi olur, yoksa biz açıklamak zorunda kalıyoruz. 

Krizin merkezinde üretim ve üretici sınıflar, hepsinden önce işçi sınıfı var: Bu sınıfın ileri gelenlerine, çöken bu ülkeyi nasıl ve hangi örgütlenme yöntemleriyle, nasıl bir merkezi planlamayla ayağa kaldıracağımızı, neleri değiştirip yeniden kurgulayacağımızı örneklerle anlatmak, işimizdir. Topluma böyle gidebiliriz. Gözbağlarını böyle indirebiliriz. Victor Hugo’dan beri iyi biliyoruz: Zamanı gelmiş bir düşünceyi durduracak ordu ve gericilik henüz yaratılamadı. Bugün o düşünceyi (“sosyalizm”) geri plana itip, şunun bunun arkasında taklalar atarak siyaset yapabileceğini sanan her renkten liberal/ulusal tasfiyecilerle aramızda uçurumlar var. 

Bugün artık Türkiye sadece sosyalizm ile mümkündür. Sokağı ve milyonları özgürleştirmeye değil, üç-beş parlamenter kariyeristin imtiyazlarını kurtarmaya yönelik küçük bir yürüyüşün arkasındakileri anlamaya çalışıyoruz. Aramızdaki büyük farkı hemen görüyoruz. 

Bu satırların yazarının kişisel görüşüdür: Bizsiz, yani bizim somut desteğimizi/olurumuzu almadan, bize rağmen, kimse bu ülkede hiçbir sol iş yapamaz! Böyle de bir gücümüz var ne yazık ki... Neden mi? Plebyen ve entelektüel şiddetin yarattıkları etkiler, birbirleriyle karşılaştırılamayacak kadar farklıdır da, ondan.