Kolera günlerinde yol kurmak

04/03/2019 Pazartesi
Kolera günlerinde yol kurmak

Gerçi burada zaman zaman yazdık, ama yinelemekte fayda var: Dünyadaki devrimci hareket, Sovyetler Birliği öncülüğünde, azgın Hitlerizm ve yandaşlarıyla savaştığı yıllarda taktik bir adım atmıştı. Bu adım (“faşizme karşı birleşik cephe”) tarihsel çerçevesinden koparılarak genelleştirildi ve zaman içinde “anti-tekel ileri demokrasi” türü büyük yanılgılarla birleştirildi. Dünya barışı ve sosyalizmin, elbette başka nesnel gelişmelerin de etkisiyle, tüm bağışıklık sistemini yitirdiğine tanık olduk. Dozunda kullanılıp zamanında bırakılmayan ilacın kaderiydi yaşanan: Doz, sınırı aştığında, ilaç tam tersi etki yapar, bünyeyi yere çarpar, hatta öldürür. Öldürdü nitekim: 1989, biraz da böyle bir ölümdür.

Ne mi demek istiyoruz?

Şunu: Komünistlerin her çatının altına veya her kola kolayca girivermesi, burjuvazinin hanesine yazılan her işbirliğini demokrasi gerekçesiyle olumlaması, 1848'deki Komünist Manifesto damgalı bir reddin reddiydi aslında: Özellikle Avrupalı komünistler, komünistlikten ve kimliklerini oluşturan niteliklerinden vazgeçerek “kırmızı başlıklı kız” masalındaki kurt gibi yaşayabileceklerini sandılar. Ona uygun davranmaya başladılar. Komünist olmak, 1848 uyarısının ve daha önemlisi bolşevik meydan okumanın tam tersine, sermayenin güdümündeki her yatağa/yola girmeye bir “cevaz” sayılıyordu: “Nasılsa komünistiz, devrimciyiz, bizim ilkelerimizle taban tabana zıt zihniyetler ve kesimlerle kol kola girmemizde bir sakınca yok, bize hiçbir şey olmaz, çünkü malum, biz komünistiz, şerbetliyiz bi şekil” zihniyeti, 1989’un önünü açtı. Faşizme karşı birleşik cephe, zaman ve mekândan koparılarak burjuvaziye paspas olma (“demokrasi”) reçetesi haline bu zihniyetle getirildi.

Oysa cephe hareketi sıcak savaşın içinde alınmış bir karardı ve sosyalizmi kurup koruyan dev bir iktidarın (SSCB) rüzgârını/güneşini arkasında bulduğu için, sosyalizm bir dünya sistemine (“reel sosyalizm”)  dönüşebilmişti. O sosyalist rüzgâr ve/veya güneş kesilince, komünistler girdikleri kaba biçim veren değil, girdikleri kabın biçimini ve hatta içeriğini alan bir gereksizleşme yaşadılar. Avrupa komünizmi, her anlamda, böyle bir maceranın özetidir. Komünizm çok kolay kazındı yaşlı kıtadan. Peki...

Peki ve unutulan şuydu: Sosyalizm iddiası taşımak anlamında devrimci veya komünist olmak, her şeye bulaşma özgürlüğü değil, “hiçbir şeye sorgusuz sualsiz bulaşmama, her meseleye sosyalizm açısından bakma” yükümlülüğü idi. Bir başka ifadeyle, devrimci olmak, her şeyi yapmak değil, bazı şeyleri hiç yapamamak, bazı mahfellere şiddetimizi taşımak dışında uğramamak demekti ve bu ilke, maalesef, zaman içinde tamamen tersine çevrildi. Burjuvazinin açık nüfuzu altındaki çevre, yer ve ilişkilere, oraların sınıf şiddeti kabullenilerek katılındı. “Piyasa” ve onun felsefi ifadesi olan “demokrasi”, kısacası kapitalizm, sosyalist dünyanın başına bir restorasyon olarak 1989’da tesadüfen düşmedi. Böyle ön hazırlıklardan geçerek geldi.

Bu korkunç tuzağın nasıl çevrildiğine, 31 Mart yerel seçimleri çerçevesinde Türkiye’de yeniden tanık olunuyor. Çöken Türkiye’nin “siyasi parti” niteliğini hak etmiş yegâne örgütü, TKP, bağımsız sınıf hareketi, dostluk ve siyasal işbirliği konularında ders veriyor. Sonuçlarını er ya da geç alacağımızı şimdiden söylemek mümkün.

* * *

Nereden bakılırsa bakılsın, 31 Mart’ın İslamcı Ankara ve “Reis” için bir kader günü olacağı ortaya çıktı. Bunu, artık herkes tarafından itiraf edilen derin ekonomik kriz hazırladı. “Patates, soğan, biber kuyruklarının” İslamcı kadrolara nasıl bir gelecek bahşettiği yakında ortaya çıkacak. O kadroların merkez siyaseti ve merkez medyayı nasıl rahat ezdiği kimsenin meçhulü değil.

31 Mart 2019 sonrasında kırılmanın yeni ve daha yıkıcı bir enerjiye dönüşeceği anlaşılıyor.

Türkiye burjuvazisi bir yumuşak iniş yaşayabileceğini düşünüyor gerçi, böyle bir arayış içinde, ama pek şansı kalmadı. Türkiye’nin iki irice parça halinde bir krizden bir başka krize geçiş yapacağı, yani yeniden kırılacağı kesin gibi bir şey. Bunu nereden mi anlıyoruz?

Bunu, beklemelerden ve yeni hesaplardan anlıyoruz. Misal: İslamcıların cumhuriyet rejiminin son kırıntılarını paramparça etmesine, bu yıkımdan nemalanarak eşlik eden “sol liberal” döküntülerin, ömürleri biterken, yıkılan merkez medyayı yeniden kurma ve eski ihtişamlarına kavuşma hesapları yaptığı düşünülebilir. Öyle değilse, neredeler?

Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin, Fatih Altaylı gibilerin bir önemi yok. Adamlar, ekipleriyle birlikte paraya boğulmuş durumda; şikayet edecek değiller. Fakat, yine misal, Mehmet Y. Yılmaz ve zihniyeti nerede? Adam bir yerlerde bir şeyler karalıyor ve bir çıkış bekliyor. Enis Berberoğlu, öyle bir korkutulmuş durumda ki, dilini yutmaktan başka çare bulamadığı anlaşılıyor; hazretin 1 Nisan’dan sonra neler açıklayacağını bilemiyoruz. Can Dündar, Alman sermayesi, yani medyasıyla eskisinden daha parlak bir merkez medya günleri hayaliyle gün sayıyor olmalı. Yaptıklarını ciddi ciddi muhalefet falan sanıyor. Ruşen Çakır, Murat Yetkin, Nevşin Mengü, Faruk Bildirici gibi, kovulmayı yeni döneme hazırlık olarak görenler, her biri diğerinden gerici “T24.com”, Birikim, “bianet.org” militanları... Hepsi... Hazırlanıyorlar...

Yeni muhteşem merkez medya günlerine hazırlanıyorlar. İslamcı Ankara’ya cumhuriyeti yıktıran kafa, İslamcıları Ankara’dan bir tatsızlık çıkmadan uzaklaştırabilecekleri havasında, “görevi devralacağı günü” bekliyor. Tutar mı? Bu hesap tutar mı?

* * *

Medya, aşkın bir meydan okumanın eşiğinde, aslına bakılırsa.

Çünkü, bu krizin süt liman bir Türkiye’ye açılacağı falan yok. Merkez medyanın besili antikomünist uşakları, Türkiye’deki sosyalizm mücadelesinin en azılı düşmanlarından oluşan ve nedense hep solculuk iddiası taşıyan bu tembel kediler ordusu, entelektüel bir önemleri olduğunu sanacak kadar kendilerinden habersizler. Bu krizin hepsini tasfiye ettiği, daha doğrusu hep birlikte talan ettikleri Türkiye’de artık tarihin dışına itildiklerini kabullenmek istememeleri doğal.

Merkez partisi ve merkez medya hayalleri, bütün bu kadrolarla bitmiş bulunuyor. Yerine yenileri gelir mi?

Burada, soL Yayın Grubu bünyesinde de çok tartışıldı: Krizin, yeni kırılmalarla birlikte, herkesi ve hepimizi yeni sürprizlerle yüz yüze bırakacağı söylenmelidir. Geliştireceğimiz tasarımlar olmalı. Medyadan yeni yanıtlarla çıkabiliriz. Biri şu mesela: Her büyük yerleşim bölgesinde, o bölgenin, ilin veya ilçenin, dijital gazeteleri kurulabilir. Semt evleri bu girişime yeni olanaklar hazırlayabilir. Yerel haberciliğin ve muhalefetin yeni bir dönemini artık Türkiye’deki tek ciddi partinin desteğiyle açmak mümkün olabilir. Bu, yüzlerce yeni ve dijital gazete, onları destekleyen yerel komiteler, afiş ve toplantı kampanyaları, yerel işbirlikleri vs. anlamına geliyor. Ama en önemlisi, çok zengin bir yerel habercilik kapısı açılabiliyor. Buradan yeni ve büyük bir çatı yayıncılık da doğabilir. Yerel haber komiteleri, tarihin en yaygın muhabir ve yerel yorumcu çığırını açabilir çünkü. “Sadece yerel habercilik” dedik. Her haber, sonuçta bir öyküdür ve Batı medyasında haberden çok “story”den söz edilmesi, bununla da bağlantılıdır.

Paralellik ortada: Kriz, merkez siyaseti paramparça etti, İslamcıların yükselişiyle zenginleşen merkez medyayı da silip süpürdü, böylece hadisesiz bir geçiş olanaksızlaştı. Ama Türkiye’de parti denebilecek tek yapının da tescili oldu bu bitmeyen kriz. Şimdi bu yeni yerel gazeteler atağıyla, kaos günlerinde haberleşme, dayanışma ve sosyalist bir gelecek kurma  komiteleri (“direniş ve yeniden kuruluş komiteleri”) sahneye çıkabilir. Sadece yerel içerikle donanmış bir medya hareketinden söz ediyoruz. Şu ya da bu kuruma kayıtlı 7 milyon üniversitelinin bulunduğu 82 milyon nüfuslu bir ülke burası.

Oligarşiye bakalım: Merkez medyanın ahlaksız, işsiz, ama besili cahil kedileri tamamen boşuna heveslenmiyor. Örgütlüler. Doğan sermayesinin ha deyince eski merkez medyayı yeniden kurabileceği yolunda hayaller kurduğu anlaşılıyor. Attıkları sis bombalarıyla tekrar ve yeni restorasyon döneminin medyası olabileceklerine inananlar var.

Oysa İslamcıların gasp ettiği Türkiye’deki parçalanma ve dağılma, parçalayan ve dağıtan aktörleri de paramparça etti. Yerine ne geleceğini, Türkiye burjuvazisi gemi metaforuyla halka yutturmaya çalışıyor.

Bizden başka kim bu gemi yalanına direnebildi? CHP ve HDP ile iş yapmaya çalışan ve yapan, daha doğrusu bu ne oldukları belirsiz yapılara yapışan solculuk iddiasındaki cemaatlerin böyle bir parçalanma kaderine ve medyasına direnme cüreti gösteremediği ortada. Bir yerinden sisteme tutundular; bunu solculuk, “antifaşizm ve demokrasi” adına yaptılar, yapıyorlar. TKP’nin bu anlamda da tekleştiğine tanık oluyoruz. Eski Türkiye solunun son parçaları, Dev-Yol örneği, krizin yeni bir aşamaya geçiş yapacağı 31 Mart parkurunda “tesviye” ve tasfiye ediliyor. Üzülecek bir şey yok. Çünkü içlerinden devrimci tepkiler çıkacağı gün gibi aşikâr. Göreceğiz.

Böyle bir sahnede, medyamızı ve kurtuluş komitelerimizi yeni dönemin gereksinimleri doğrultusunda, yeni teknolojileri kullanarak yeniden oluşturma zamanı gelmiş  bulunmuyor mu? Victor Hugo’dan el alarak yineleyelim: Hiçbir ordu, hiçbir güç, zamanı gelmiş bir düşüncenin önünde duramaz, onu engelleyemez.

Tarih ve parçalanan (batan) Türkiye, burjuvazinin gemisidir, bu bakışı ve mevcut realiteyi çok aşan bir yeni sosyalist kuruluşun mümkün olduğunu söylüyorduk. Bu kuruluşun yerel komitelerini, medyasını vs. kurma aşamasındayız. Gemilerinin battığını, en çok merkez siyaseti ve medyanın bu sosyalist devrim düşmanı azgın liberal militanları kabullenmek istemiyor. Her biri diğerinden daha ahmakça kitapları, youtube, blog benzeri bayağılıklardaki varlıkları, sosyal medya hesaplarındaki yüz kızartıcı “analizleri” ve yeni merkez medya sinyalleriyle bir kez daha sahne alacaklarına, umur göreceklerine inanıyorlar.

Hızla buharlaştılar oysa. Hâlâ bir katılıkları olduğu ham hayaliyle Türkiye halkının ve ne yazık ki solunun kanını içerek yaptıkları paranın hayrını göreceklerini sanıyorlar. Gemilerinin battığını anlayamadılar. İyi de, oturdukları villalardan veya ferah ve yüksek apartman dairelerinden manzarayı başka türlü algılamaları mümkün müydü?

Olmayacak dualara amin demeleri doğaldır. O kadar kolay kandırılmışlardı, AKP ile “Reis”i o kadar umutla karşılamışlardı ve kimileri bunu solculuk olarak pompalamayı o kadar çabuk başarmıştı ki, bu koltukçuluğun kendilerini tamamen tasfiye edeceğinin farkına hiç varamadılar. Posaları çıkarıldı, bir kenara atıldılar. Galiba hakkı yenilen bir çizer ve yazarın, Engin Ergönültaş’ın çok uzun yıllar önce bir çizgi öyküsündeki cücenin düşleri içindeler. Bir filmde rol verilen cüce, sonra hep o ilginin hayaliyle yaşıyordu galiba. Bu merkez medyanın ve siyasetin “sol” cüceleri, eski ilgi ve ihtişamın kapıda olduğunu sanıyorlar.

Bunların hepsinin sulara gömüldüğünü, tek bir parti dışında, kimse görmek istemiyor. TKP, birçok şeyin yanı sıra, yeni dönemin medyasını da yeniden kurgulamak, desteklemek zorunda kalacak. Geçmiştekilere hiç benzemeyen bir girişim olacak bu.

Garantisi yok tabii...

* * *

Dünya krizde, AB sonu gelmeyen bir depremde çare arıyor, Türkiye zenginlerinin gemisi ve medyası batalı çok oldu. Dışımızdaki somut gerçeklik fazlasıyla devrimci, artık öncelik fikirleri devrimcileştirmekte yatıyor. Türkçe de okunabilen komünist filozof Hans Heinz Holz’un büyük bir devrimci pınar saydığı Hegel, “Fikirler âlemi önce bir devrimcileşirse, gerçeklik buna direnemez” diye yazmıştı vaktiyle.

Eksiğimiz orada ve biz hep oraya dikkat çekiyoruz.

Direnmekten, yeni bir yol ve araçlarını kurmaktan başka çaremiz mi var?