Erdoğan ve Hitler, Ernst Röhm ve Gülen?

15/12/2014 Pazartesi
Erdoğan ve Hitler, Ernst Röhm ve Gülen?

Demek ki, bir “sürekli karşıdevrim”den geçiyormuşuz.   

Doğrudur: Başka dekorlar içinde ve elbette çok farklı bir sahnede, ama temelde hep aynı oyun oynanıyor. Sonuçta, emekçi halkın sırtından sermaye içi bir hesaplaşma yaşanıyor. Sanki Adolf Hitler ve Hermann Göring’in, kendilerine şiddet kullanarak ve kan dökerek iktidar yolunu açan  SA'yı (Sturmabteilung) tasfiyesine yeniden tanık oluyoruz. Tabii, 80 yıl sonra bir “kan farkı” var. Hadi “modifiye edilmiş tarih” diyelim. Günümüzün NSDAP’si  ve Hitlerleri-Göringleri ile SA’ları elbette aynen sahne almıyorlar.

Ama bir kaderi paylaşıyorlar.

Türkiye 2014: Bu islamofaşist sürü, şimdilerde süt dökmüş kedi gibi ortalıkta dolanan liberal hainler (“Belge’li Birikim gericiliği”) ile birlikte, kendi içinde hesaplaşmadan yürüyemezdi. Peki, cemaat ile Erdoğan’ın bir koalisyonu olarak da tanımlanabilecek AkParti’ye iktidarı bir altın tepside sunan “son ve sağ kemalist kadrolar”, özellikle de AsParti, Erdoğan’la 5-6 yıl içinde papaz olmamış mıydı? Bugünler kaçınılmazdı.

Dedik ya, bunların 80 yıl önceki ataları da hesaplaşmadan, yani bir sürekli karşıdevrim sahnesi yaratmadan duramamışlardı. Tersi, eşyanın tabiatına aykırı bir durum olurdu, ama bizdekiler, doğrusu eşyanın tabiatına aykırı böyle bir geçici (2003-2007) iklimin yardımıyla ülkemizin başına çöreklenmeyi başardılar. Şimdi çok gecikmiş ameliyatları art arda gerçekleştiriyorlar. Kendi sonlarını hızlandırıyorlar. Ufukta sol bir alternatif görmedikleri için pervasızlaşıyorlar. Fakat hastasıyla, esiriyle, cerrahıyla vs. bunların hepsi o ameliyat masasında kalabilir. Neden?

Çünkü ister istemez yeni ve çok daha kırılgan bir kaos ortamı üretiyorlar. Üstelik bunu uluslararası yeni bir mali kriz patlamak üzereyken yapıyorlar. Belki tam da o nedenle yapmak zorunda kalıyorlar. Bazıları bu kaos riskinin elbette farkında. Fakat ellerinden başka bir şey gelmiyor. Akrebin fıtratı gibi: Birbirini sokmak ve zehirlemek zorundalar; bunu doğaları gereği yapıyorlar. Fıtratları böyle. Aslında sınıfsal güdüleriyle hareket ediyorlar. Yönlendirici bir itidalle hareket etme şansları kalmadı: Yani elindeki sopayla ve havuçla yönetenleri hizaya getirebilecek bir liderlikleri yok. Oligarşi, karmaşık duygular içinde. Türkiye kapitalizmi bir uçuruma yuvarlanmayı sürdürüyor...

Tarih, bu kargaşayı gerektiriyor.

Bunu biz iyi biliyorduk. İç hesaplaşmalar, maddeci tarih anlayışının, yani eşitsiz gelişme yasasının göstergelerinden kabul edilmelidir. Öyledir. Belki bizdeki durum, bir “sürekli karşıdevrim” mantığı içinde ve aralıksız sürdürülmesiyle, farklıdır. Örnek: Şimdilik açık şiddet ve kan unsuru pek yok. Ama birbirlerinin boğazına ölümüne sarılacakları ve burunlarının dışında kafalarını da kıracakları günler yakındır. Solumuz müdahale edemezse, bilinen Türkiye’nin tarihe veda edeceği de kesindir. Bütün bunlar, kendi özellikleri içinde ama kaba hatlarıyla bir devrimci duruma, daha doğrusu “karşıdevrimci duruma” karşılık geliyor.

Modern tarihimizdeki her türlü felakette, her kırılmada, bir Alman parmağı görmek, dar kafalılıkla ve ABD ile Avrupa Almanyası’nı eşdeğer saymakla açıklanamaz. Adamlar hep var çünkü. İsteyen 1908 Devrimi sonrasında ve Birinci Dünya Savaşı ile başlayabilir. Hatta Nâzım’ın “Türk halkının alnına sürülmüş bir kara leke” olarak gördüğü Ermeni halkına yönelik acımasız etnik temizliğin asıl sahibi Berlin kaynaklı senaryo da bu tablodadır. Berlin, hep bu tarihte vardı. ABD’ye 40 yıl kadar Türkiye’yle ilgili bazı sorumlulukları devretti diye, bizim gericilik tarihimizden herhalde sıyrılamaz, aklanamaz. Neyse, bu biraz daha başka bir konu.

Ama bu kadar iç içeyse, 1934’te Röhm Darbesi diye bilinen büyük operasyonu 2014’te de düşünebiliriz. SA, lideri Ernst Röhm ile Hitler’in partisine iktidarı hazırlayan paramiliter birliklerin adıydı. Hitler, 1933 Noel’inde “unutulmaz hizmetlerini“ övdüğü Röhm’ü, Hermann Göring’in de yardımıyla 6 ay sonra ortadan kaldırdı. İsteyen, eski Erdoğan-Gülen mesajlaşmalarını hatırlayabilir.

Bunlar hep böyledir, her yerde fıtratları akrabadır.

Ancak, bizde hesaplaşmanın 1934’teki kadar kanlı olması beklenmeyebilir. Yani birbirlerinin kanını dökmek istemeyeceklerdir. Ama yarattıkları bu kaotik ortamda dökülecek kanların, çöken ülkemizdeki halkların birbirine girmesini kolaylaştıracağı da anlaşılıyor. Günlerdir beklenen “uzun bıçaklar gecesi”, bir “uzun bıçaklar pazarı” halinde gerçekleşti. Anlaşılan arkası da var. Bu, uzun bir karşıdevrim sürecinin yeni bir aşamaya girmesi, diktatörlüğün kan ve biraz da devrim biriktirmesi olarak görülebilir.

Avrupa, bütün bu adımları, yeni ve büyük bir uluslararası krizin arifesinde endişeyle izliyor. Ankara’nın Rusya ile yakınlaşması, Berlin-Brüksel’i, hop oturtup hop kaldırdı. Sadece Washintgton değil yani rahatsız olan. Avrupa da Erdoğan’ı ele avuca gelmeyen, ruh sağlığı alarm veren (“labil”) bir yol kazası olarak görmeye başladı. Hem de epeydir. Şimdi açıkça da söylüyorlar. İsteyen, Almanya’nın  en büyük yayın grubunun “ciddi” gazetesi Die Welt’e, Merkel politikalarının büyük destekçisi bu yayın organının Türkiye haberlerine-yorumlarına bakabilir. Resmen nefret ediyorlar...

“Nevzuhur sıkıntı” ise malum: Rus doğalgazının Türkiye’den geçmesi, Gazprom Yönetim Kurulu Başkanı Alexey Miller’in sözleriyle Ukrayna’nın sıfırlanması anlamına gelecek. Türkiye de enerji yollarında bir kilit ülke halini alacak... Berlin buna neden sıcak baksın? Hele elinde, Rusya ile Almanya arasındaki ünlü Kuzey  Akımı’nın (“Nord Stream”) geliştirilmesi planları varsa...

Bizdeki islamofaşizm ve “kahramanları”, geçmişin karikatürleri gerçekten de. Asılları kısmen Almanya’daydı. Kanlı bir “kahramanlar galerisi” karşısındayız: Hitler-Göring ve izdüşümleri. O zaman, Hegel’in tarihteki büyük olay ve kişilerin iki kez ortaya çıkmasıyla ilgili vurgusuna Marx’ın “birincisi trajedi, ikincisi ise maskaralıktır” diye müdahalesini hatırlamamak olmaz..

Kanlı bir maskaralığın içinde ve çok daha kanlı bir felaketin eşiğindeyiz. Anladık.

Bütün bu cilveleşmelerin içinden geçtiğimiz kendine özgü içsavaş ortamını daha bir keskinleştireceğini, diktatörlüğün acımasızlaşacağını şimdiden söyleyebiliriz. Hitler ve Göring, Ernst Röhm ile SA “paramiliter birliklerinin” üst kadrosunu birkaç gün içinde bitirmişti. Bakalım Erdoğan-Davutoğlu gericiliği, Gülen gericiliğini ne yapacak? Yoksa AB ve ABD, Mısır’ın izinden gidip, bir “Türk Sisi”yi mi sahneye atacak?..

Ne olursa olsun, 80 yıl öncesinin sonuçlarını, yani gerici bir iktidarın istikrar üreterek iyice yerleşmesini kimse beklememelidir. Cephelerin sertleşeceği anlaşılıyor. Yıkım kesin gibi. Felaketimizin önü açık.

Ha bire fırtına ekmelerine bakılırsa, kurtuluşumuzun bir felaketten geçeceği de açık...