Daralan sokak ve sol

02/09/2019 Pazartesi
Daralan sokak ve sol

Sanki Aydemir Güler'in Gelenek'in yeni sayısında yaptığı bir saptamayı doğrulamak istiyorlar: “Türkiye toplumu bugün Osmanlıdan Cumhuriyete geçişten daha şiddetli bir altüst oluş yaşıyor. Emperyalist-kapitalist sistem geçmişte dünya savaşlarının patladığı momentlerdekinden aşağı kalmayan bir dağınıklık sergiliyor.”

Üç noktadan hareketle ekleyeceklerimiz var.

 

1.

İyice daralmış bu çıkmaz sokakta siyaset zokasının sola nasıl yutturulduğuna örnek bulmak zor değil. Anadolu Ajansı'nın eski militan müdürü, Erdoğan'ın tetikçilerinden, şimdilerde “rahatsız gazeteci” rolündeki Kemal Öztürk bile anlatıyor. Hazretin gericiliği malum, ama gözlemlerinin yanlış olduğunu ileri süremeyiz. Öztürk, önceki gün bir youtube kanalında açıkça CHP'yi anlatma ihtiyacı duydu: “Sayın Kılıçdaroğlu, Sayın İmamoğlu ile birlikte bir değişim yapıyor, partiyi sağa çekiyor, Mansur Yavaş ile, Ekrem İmamoğlu ile partiyi daha sağa çekiyor.”

Memnuniyetini de gizlemedi.

Demek, beyni yediği demokrasi vurgunuyla artık iyice sulanmış sıradan Türkiye “solu”, bu nedenle durumdan görev çıkarıp CHP'nin daha sağa çekilmemesi için bu tescilli sağcıları ve bu tescilli sağ politikayı desteklemek zorunda hissediyor kendisini. Aydemir Güler'in TKP tarihini de içeren güzel yazısındaki saptamayı yinelersek, bu 40 yıllık oyun sahnedeki şiddetli altüst oluşun artık alışılmış bir göstergesi. Türkiye'de solun etkisizleştirilmesi bu düzeyde. Ancak CHP yönetimi 40 yıllık gerici yönsemelerinin üstüne tüy dikmeye de kararlı ve bu, takdir görüyor. İyi.

 

2.

Sermaye, devrimci kopuşlardan ve sosyalizm ısrarından mutlaka intikam alır; biliyoruz. Bu kopuşlar sayesinde kurulmuş sürpriz oluşumlardan da, mesela Ekim Devrimi sayesinde kurulabilmiş “Türkiye 1923”ten de... İntikam, sermayenin ana karakterlerinden biridir: Pazar açar.

Meseleyi Avrupa ve onun hegemon ülkesindeki duruma bakarak da anlatabiliriz. Tarihten örnekleyelim: Clara Zetkin 1923 haziranında Hamburg'da bir konuşma yapıyor ve orada, faşizmin Avrupa'ya bir ceza olarak geldiğini, çünkü proletaryanın Rusya'da başlayan devrimi alıp daha ileri götürmediğini, bunun cezası olduğunu söylüyordu. Dün 1 Eylül'dü, İkinci Dünya Savaşı'nın başladığı tarih, bu vesileyle yine hatırlatmış olalım: Sovyetler Birliği'nin -resmi rakamlarla- 27 milyon ölü (14 milyonu çocuk) ve 50-60 milyon sakat vererek çıktığı Nazi işgali de Sovyetler Birliği halklarının “sosyalizmi kurmaya cüret ettikleri için” ödemeleri gereken ceza oldu. Doğrusu, tarih böyle bir ceza ve sonunda her şeye rağmen böyle bir zafer tanımadı.

Sermaye ibret olması için de intikam oyunları sergiler. Bu, mesela kapitalist restorasyonun 30'uncu yılında da böyle. Doğu Almanya'da kurulan sosyalizmin cezasını, bölge halkından emeklilik yıllarında bile onları ikinci sınıf yurttaş konumuna yerleştirerek kestikleri anlaşılıyor. En azından Doğu Almanya halkının yüzde 66'sı kendisinin bu ülkede ikinci sınıf vatandaş olduğuna inanıyor. Son bir kamuoyu araştırmasının ve dünkü eyalet seçimlerinin ortaya çıkardığı bir sonuç bu.

Dün, 1 Eylül'de, Almanya'nın iki doğu eyaletinde yapılan yere seçimlerden en kârlı çıkan parti AfD (Almanya için Alternatif) oldu. Saksonya ve Brandenburg eyaletlerinde her dört seçmenden biri AfD'ye oy verdi. Saksonya'da SPD'nin oy oranı yüzde 7.7'ye kadar düştü. Yeşiller beklenenden az bir yükseliş yaşadı. Bu bölgede geçmişte çok güçlü olan Sol Parti de ağır bir yenilgi aldı; hızla eriyor.

İhracatçı Alman sermayesi için AfD'nin büyük bir risk olduğu doğrudur, ama aynı sermayenin bu parti üzerinden ülkeyi ve çalışan sınıfları daha kolay yönetilebilir hale getirme hesapları yaptığı da doğrudur. Avrupa içten içe kaynarken, yaşlı kıtanın efendisi konumundaki ve sınıf çarpışmalarının unutulduğu bu “liberal” ülkede, sert bir milliyetçilik, Müslüman karşıtlığı, ülke ekonomisini can evinden vuracak ağırlıkta bir sakıncadır. Ama kitleleri yeni emperyalist görevleri yerine getirecek şekilde formatlamak için böyle bir partiye gerek de var.

Alman sermayesi bu ikilemin sıkıntısı içinde, AfD'yi ve diğer partileri törpülemeye çalışıyor. Sol diye sahneye atılanları ise ciddiye almıyor. Çünkü bunların solla, sosyalizmle ciddiye alınabilecek bir ilişkisi ve tabanı bulunmadığını en iyi sermaye biliyor. Çok dar bir sokak gerçekten.

 

3.

Kaotik süreç sadece Türkiye'de değil, Avrupa'nın en zengin metropollerine de yerleşiyor. Doğu Almanya'daki iki eyalet seçiminin sonuçları, bunu gösterdi. Yönetmeleri giderek güçleşiyor.

Yugoslavya'yı hariç tutarsak 1945'ten beri sıcak savaş görmeyen Avrupa'nın, yükselen milliyetçiliklerle birlikte bir dünya savaşı için sinyaller verdiği, artık Der Spiegel dergisinde de açıkça tartışmaya açılıyor.

Güler'in hatırlattığı dağınıklığa bir örnek, AB'nin ta kendisidir. Bitmek bilmeyen bir avro krizi var. Çökmüş, boşalmış Orta ve Doğu Avrupa, tuzu kuru Almanya-Avusturya-Hollanda hattı ve ona bitişik birkaç ülke dışındaki Batı Avrupa, mefluç Güney Avrupa, başka nasıl tanımlanır ki?

Erdoğan rejiminin yaptığını, küçük bir zaman kesitinde de olsa, Ali Kemal'in torunlarından Boris Johnson Londra'da yapmıyor mu? Parlamento devre dışı bırakılabiliyormuş demek ki, anayasal demokrasinin beşiği diye övülen bir ülkede bile... Mussolini'nin izinde bir politikacı, Matteo Salvini İtalya'yı sallıyor, tek başına iktidar arıyor. Nitekim dün gece sandıktan başarıyla çıkan AfD Sözcüsü Prof. Dr. Jörg Meuthen, Salvini'nin İtalya'da kuzeyden başlattığını kendilerinin Almanya'da doğudan başlattıklarını hatırlatarak, nasıl bir yol haritasına sahip olduklarını açıkça anlattı.

Özetle, emperyalist-kapitalist sistemdeki dağınıklığın yeni bir sinyali de bu yıl veya gelecek yıl apar topar başbakanlığı bırakabileceği konuşulan Angela Merkel'in yetiştiği topraklardan geldi. Sahne karışıyor. Sokak daralıyor.

Dağınıklık, işte.