Başimam, öbür imamın oğlu ve Cinali’ye dair

17/06/2019 Pazartesi
Başimam, öbür imamın oğlu ve Cinali’ye dair

Saklamadan söyleyelim; adresi malumdur: Kendileri o kadar düzeysiz, omurgasız ve satışa teşneydi ki, solculuk adına, zekâsı ve kapasitesi en fazla alay konusu olabilecek bir “çakma reisi”, siyaseten çok kıvrak ve düzeyli, hatta kaliteli ya da kurnaz falan diye övebiliyorlardı. Böyle bir muhalefetin 17 despotizm yılını ve cumhuriyetin kazınmasını mümkün kıldığını unutmuyoruz. Ecevit, Baykal, Kılıçdaroğlu olmasaydı, Erdoğan diye bir şey olmazdı; islamofaşizm, cumhuriyet kazanımlarını böyle kolay sıfırlayamazdı. Tabii Avrupa demokrasisini de bunların önüne koymayı unutmayalım. Hepsi yıkımı mümkün kıldı.

Erdoğan’ın siyasi ferasetini, artık ne kadar varsa, övmek, devrimcileri ve Türkiye ilericiliğini aşağılamanın bir yoluydu aslında. Eziyetçisine aşağılık bir aşkla bağlanmaktan utanmayan bir liberal güruh, şimdilerde dayak arsızı olup “reise küfür” moduna geçmiş de olsa, duruma ve sola el koymuş bulunuyor. Çünkü yeni “şakirtler” bulmakta güçlük çekmiyor.

Bir, bu var.

Bir de, şu: Jean Ziegler’e göre, ki hazret son yıllarında pek fazla yineler oldu, Marx, aydının veya devrimcinin “otların büyürken çıkardığı sesi duyan insanlar sınıfından olduğu” tezinde çok haklıydı. Tamam, Jean Ziegler, dünyanın ve Türkiye’nin devrimcilerine rol modeli falan olacak biri değil, ama Batı için ve Batı içinde bir değere sahip olduğu kabul edilebilir. Tatlı bir sol rengi hiç yok değildir, ama SSCB’yi ve reel sosyalizmi, arada bir haklarını vermek dışında (ki geçenlerde kadın meselesinde sosyalist rejimlerin büyük adımlar attığını yine itiraf etmek zorunda kaldı), pek de sevmeyerek, ama Küba’yı yere göğe koyamayarak, yine de bir kariyer yapabildi. Marx hayranlığında da samimidir. Peki.

Peki ve Ziegler’in kapitalizme lanetler yağdırdığı yeni kitabı nedeniyle yaptığı söyleşilerde çok yinelediği o aforizmadan hareket edelim: Eğer Marx’ın aydın tanımı, böyle otların büyürken çıkardığı sesi duyabilecek ayarda insanları imliyorsa, biz bu kolayca aldatılan liberal sola ve/veya düzen muhalefetine ne diyeceğiz? Ya şimdi aldatılmaya hazır olanlara, sıraya girenlere?

Aldatılmak, aydın ve solcu olmanın reddidir.

Genç TKP’nin dedikleri, uyarıları hep çıkmadı mı?

Liberal sol sürü ve yeni döküntülerinin, aydın ve devrimci olmakla herhangi bir akrabalığı bulunmuyor. Ama bu “yetmez ama evetçi sürü” şimdi ortadan çekilmiş de görünse, o zihniyetin kaybolmadığını biliyoruz.

Her şeyin önceden farkına varabilen, değişimlere aşırı duyarlı, dolayısıyla kolayca niyet de okuyabilen insanların badem bıyıklı tüccar imamlarca aldatılması mümkün değildi. Ama bu imam döküntülerinin sol siyasete ayar vermesini, sınıfsal yaklaşımın ve sosyalizmin her sorunu çözemediğini ileri sürüp, tüm kapıları etnik, dinci, cinsiyetçi, kültürcü ve her zaman çok “demokraaatik” taleplere açanların hazırladığı yeni tuzakları ne yapacağız?

Türkiye bir karanlığın içinde geri dönülmez finaline yürüyor. Böyle diye, Özal yetiştirmesi ve hayranı bir genç tüccarın, sosyal demokrat bir partinin tepesini ele geçirmiş mafya çetelerince sahneye itilmiş bir belediyecinin solcu olarak kabullenilmesi, yeni bir damga olur. Gezmediği cami, mezarlık ve etmediği dua kalmayan bu adam mı cumhuriyeti kurtaracak? Soyadıyla mı kurtaracak? Bu adamın bu ülkenin devrimci sosyalistleriyle, muarızlık dışında, herhangi bir bağı oldu mu hiç?

İslamcı faşist barbarlığın bu kadar serpilmesini, medyanın böyle kolayca ele geçirilmesini hep bu tür adamlara/kadınlara borçluyuz. Başkalarının, daha doğrusu sermayenin bir kesiminin açacağı yoldan solculuk yapabileceğini sananlara...

Bunlar mı otların büyürken çıkardığı sese devrimci bir duyarlılıkla yaklaşacaklar?

Erdoğan’da demokratlık gördüler. Şimdi de birileri pek yokluk tanımamış bir tüccar zengine ilericilik vehmetmeye hazırlanıyor...

Erdoğan ve tetikçilerinin sahneden düşmesi her durumda iyidir. Sermaye sermayenin kurdudur; bunlar birbirlerini yemeden büyüyemezler. Kapitalizm de böyle yaşatılır. Dolayısıyla biz düzen muhaliflerini kabullenmek zorunda değiliz. Küt kafalı tüccar imamların kandırabildiği liberal döküntüler halının altına süpürülmüştü, şimdi emekli oldular, birkaç tanesi arada bir hapse atılıyor ve birileri “kör ölür badem gözlü olur” havasında cerre çıkmış görünüyor. Bu arada Türkiye’ye bu islamcıları aratmayacak kadar gerici yeni liberal döküntüleri solcu diye yutturmaya çalışıyorlar.

Önümüzdeki pazar, islamofaşizmin elinden çıkacak bir belediye başkanlığının devrimci ve sol bir iktidar arayanlara herhangi bir vaadi yoktur. Bir yararı hiç olmayacaktır. Elbette islamofaşist mlitanlarla aynı şey değiller. Ama bunların kan bağını da göz ardı edecek değiliz.

Biz Anadolu’ya bakalım: Dersim’de devrimcilerin bir araya gelebileceği görüldü. İstanbul dükalığında etnik-dinsel-liberal renklerin kaosundan çıkanları ilerici ilan etmeye mecbur değiliz. Bu dükalığın gündemine sosyalizmi zorla sokmak gibi bir görevimiz var.

Sadece biz örgütlenirsek, bu fırsattan faydalanan nevzuhur politikacıların emekçi halkımıza zarar vermesini engelleyebiliriz. Yoksa sahneye atlayan ve cumhurbaşkanlığına oynayan bir Özal döküntüsü sosyal demokrat politikacının serpiştirdiklerinde boncuk aramaya meraklıların zararı büyük olur.

Bunların hepsi, kolayca aldatılmış adamlardı. Bunlardan kendimize kurtarıcı falan çıkaramayız. Biz, Dersim derslerimize bakalım. Nasıl geliştirebiliriz ve daha neler yapabiliriz, onu düşünelim.

Sahnedeki rezalette, İslamcı barbarlığın oyunlarına maruz kaldılar diye bir tarafın destekçisi olamayız.

İmamın oğlu Cinali’yi yese ne olur, yemese ne olur? “Kitlelerin hareketlenmesi”, denecektir. Türkiye’deki ekonomik felaket Avrupa ekonomi medyasının ana konusu, “Türkiye çöktü!” diye bağırıyor adamlar, kitlelerin hareketlenmemesi için imamın oğlu (“müsekkin”) pazarlanıyor; bizim bunu anlamamız ve anlatmamız istenmiyor zaten.

Kurtlukta ve sermayecilikte düşeni yemek kanundur, eh, bunlar da birbirlerini yiye yiye büyürler ve tek kâbusları sosyalist bir iktidardır. Ortak kâbus, diyelim. Bunun sonuçları olur...