AKPCHPMHPHDP: Cephe particiliği

01/06/2015 Pazartesi
AKPCHPMHPHDP: Cephe particiliği

Sezar’ın hakkı Sezar’a… Şu TIR’lara yüklü gizli silahların fotoğrafları falan elbette önemsiz değildi, biraz daha açığa çıktı ve beklenen oldu: Batı’da ise tık yok. İyi mi?

Bu satırlar yazılırken, olay patladıktan neredeyse üç gün sonra bile Batı demokrasisi bırakın tepki vermeyi, bu olayı görmemeyi sürdürüyor. Dakikaların bile affedilmez sayıldığı çağdaş habercilikte, bu gecikme bir skandaldır. Olayı yeniden ısıtan ve bazı büyüklerin Takvim gazetesi rolüne uygun gördüğü anlaşılan malum gazetenin internet sayfasındaki “MİT TIR’larının Batı basınına yansıdığı” mealindeki haberler, sadece kendini tatmindir. “Hiçbir şey çıkmadı” diyebiliriz rahatça. Almanca ve Almanya bu topa girmezse, hatta haberi çıkaran gazetenin Tageszeitung başta olmak üzere Alman muadilleri bile haberi neredeyse görmezlikten gelmişse, biz meseleye başka bakmak zorundayız. Ya arkadan bizlerin bilmediği büyük bir olay patlak verecek, onu haberleştirecekler ya da bu yapılanları şu aralar takip etmeyi bile gerekli görmüyorlar. Ahırdaki tepişmelere şu sıralarda kulak vermiyorlar.

Ortada komplo falan yok. Başka bir şey olmalı.

Neden, gerçekten? AKP rejiminin yeni “sol” gazetesi ve onun her derde deva, bulunmaz Hint kumaşı yayın yönetmeni bu kadar büyük bir habercilik yapmıştı, ama Batı demokrasisi bu haberi görmüyordu? İyi de, neden?

Buna yanıt bulmak bizim işimiz değil. İki yıl önce, ortalık ayağa kalkarken, 27 Mayıs’tan 4 Haziran’a kadar, Avrupa’nın en büyük dil ve kültür çevresini temsil eden, 3 milyon Türkiyeli ile iç içe yaşayan Almanca da, ayağa kalkan o Türkiye’yi görmemişti. Tek tük sütunlarla işi idare ediyorlar, yasak savma kabilinden habercikler yapıyorlardı. Olayın büyüklüğünü hak eden haberciliği esas olarak 4 Haziran’da falan hatırladılar. Yani şu herkese, hele hele yorulmuş ve eski yoldaşlarına saldırmayı son siyaset bellemiş sol eskilerinin pek beğendiği Avrupa demokrasisi, en büyük dilinde, Haziran İsyanı’nı bırakın önceden görmeyi, başladığında bile layıkıyla takip edememişti. Birden uyandılar. İş zıvanadan çıkıyordu çünkü. Görmeye başladıkları anda da çarpıtmaya başladılar. Bir turuncu devrim çıkabilir miydi? Epey asıldılar aslında. “Boyun Eğme!” sloganı, hoş bir direnişçi kızın elinde poster olmuş Avrupa’nın en etkili haber dergisi Der Spiegel’in kapağını işgal edebildi. Kaçamıyorlardı. Alman siyasetinin en düzeysiz isimlerinden Claudia Roth kanal kanal dolaşarak nasıl gaz yediklerini anlatıyordu falan filan… Sonrası?

Sonra sanki bir el uzandı ve Haziran’ın en ve belki de tek diri sloganının sahiplerini parçalayıverdi. Giden “müştekiler” kalanları daralmacılıkla falan suçlamaya başladılar. Herhalde Haziran İsyanı’ndan bir kurtuluş cephesi çıkarılabileceğini bağırıp duran bu satırların yazarı da daraltıcılardandı ve kendi başına kalmak için yırtınıyordu. “Tamam, bu iş oldu”cular, şimdi HDP denilen Syriza karikatürü için utanmadan Murat Belge, Hasan Cemal ve Aydın Engin’lerin arkasında sıraya giriyor ve “+1” çağrıları yapıyor. Dengir Mir’lere, Altan Tan’lara ve onların her renkten Türk hayranına bir oy vermezseniz eksik kalırmış. Bir solcu için Aydın Engin’den daha düşük bir seviye olabilir mi? Eh, uzlaşmışlar. Böyledir. Bunlar gider. Gidenin önünde durulmaz. Ama neden?

“Buna artık yanıt aramıyorum” deyip, yakın olmadığım bir yöntemle devam edeyim. Birinci tekil şahıs kullanmaya yazı pratiğinde uzak durmam, rahle-i tedrisinden geçtiğim bazı hocalarımın siyaset adına yapıp ettiklerine tepki olarak görülebilir. Bu ceketi çıkarıp söyleyeyim: Ömründe iki kez sandık saçmalığına katılmış, birinde bağımsız sosyalist adaylara, diğerinde, bir süre önce, tek ciddiye alınabilecek partiye, KP’ye oy vermiş biri olarak, bu büyük tasfiyeyi bizzat görüp yaşadıkça, olayın derinliğini daha iyi anlıyorum. Her şey o kadar ortada ki: Devrimci pratik için devrimci bağımsız teorinin ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Sınıflar mücadelesinde de en çok bu devrimci bağımsız siyaset kurgulayanların saldırıya uğradığını biliyoruz. Kendini yok sayarak veya kırmızı çizgilerini önce taksit taksit ve sonra tümüyle inkar ederek solculuk yapar cephecilik oynarsan, makbulsün. Sonra Hasan Cemal-Aydın Engin düşkünlüğü ve düşüklüğüyle kol kola bir yerlere gider, Çetin Altan düşüğü Sırrı’ları parlamentoya itersin.

Bunların, kapısında sıraya girdiği bir yere ben saygı duymak zorunda mıyım?

AKP-CHP-MHP-HDP partisinin iç çekişmelerine, insanı iğrendiren kayıkçı dövüşüne, bu ülkeyi bir kaosa sürükleyen sözde particiliklere ortak olmak zorunda mıyım? Alsınlar o sandıkları, ne isterlerse yapsınlar...

Söylemek istediğim şey farklı: Biz halkımıza bu vesileyle sadece örgütlenerek ve sınıf merkezli programları destekleyerek feraha çıkabileceğini, Türkiye’nin sosyalist bir iktidar programı dışında var olma şansının kalmadığını anlatmak zorundayız. 550 kadın adayı duyan, duymazlıktan geliyor, sonra da olmadık düzeysizliklerde yorumlar yumurtluyor.  

Anlatırız.

Önümüzdeki hafta bugün göreceğiz. Bir rezalet bitecek. Bir başkası, ama çok daha kaotik bir başkası başlamak üzere bitecek.

Şu açık: Türkiye’de sandığa iki parti gidiyor. Birincisi AKP-CHP-MHP-HDP ve bu bileşenlerin şu ya da bu ölçüde parçalarından oluşuyor. Bu bir cephe partisidir. Bu cephe partisinin bileşenleri birbirinden nitel farklarla ayrılmazlar. Birbirlerini bir biçimde tamamlarlar. Faşist Türkçülükle şeriatçılık, ABD ve AB’den el aldığı açık Kürt kimlikçiliğiyle liberal sol iç içe, birbirleriyle de sürtüşmeyi bize siyaset diye yutturmak üzere, sahne almışlardır. Diğeri, “bu ülkeyi ve insanımızı sosyalizm ve sosyalist bir hükümetten aşağısı kurtarmaz” diyen 550 devrimci kadının partisidir.

Hadi bir şeyin de altını çizmiş olayım: Batı, birinci partinin ortaya çıkardıklarını ciddiye almaz. Sabah’ın Takvim’i varsa, Hürriyet’in Cumhuriyet’i olmuş derler, yıl başında bir başka gazetenin az fotoğrafla verdiği haberin ısıtılmasını önemsemezler. İkinci partiyi, KP’yi karalamayı da solculara bırakırlar.

Batı’yı önemseyenler düşünsün. Cepheyi, sol inadı kazınmış ortakçılık sayanlar düşünsün.

Batı’nın uşakları düşünsün. Batı, en çok dinci, milliyetçi ve liberal, özellikle de marksist veya sol liberal uşaklarını çok sever. Ama kendince sever.

Artık uşaklar ve efendiler aralarında bir orta yol bulsunlar.

Efendiler uşakların solculuğunu da gazeteciliğini de, parlamenterliğini de ciddiye almaz. Kendini tasfiye etmeye meraklı siyaset ve siyasetçiye kimse saygı göstermez.

Biz çok başka bir şey söylüyoruz. Anlatırız.