Türkiye İran olur mu?

05/08/2017 Cumartesi
Türkiye İran olur mu?

20. yüzyılın ilk on yılı. Birbirlerine komşu üç ülke fokur fokur kaynıyor. Üç ülke de istibdat ile yönetiliyor. Rus Çarı, Osmanlı Sultanı ve İran Şahı sanki aynı ana babanın verisi gibi. Üzerine çullandıkları ülkelerini yönetmek için ellerinde istibdattan başka bir enstrüman kalmamış. Güçleri baskıdan bunalmış ezilenlerin homurdanmasını engellemeye yetmiyor ama. O sırada sürmekte olan Rus-Japon savaşında Rusya beklemediği ölçüde ağır bir yenilgi alıyor. Üstüne bir de yürüyen işçilerin üzerine ateş açılınca zaten kaynayan Moskova ve Petersburg sokakları patlıyor. 1905 devrimi böyle başlıyor.

Aynı anda Tahran sokakları da hareketlidir. İsyan kısa zamanda başka kentlere yayılıyor. Muzafereddin Şah, sokağın baskısına daha fazla dayanamayarak Kanun-i Esasinin ilanını kabul ediyor. Böylece "I906 Meşrutiyeti" ile İran halkı 2500 yıllık mutlak bir monarşiyi alaşağı ediyor.

Devrim Rusya ve İngiltere’nin İran’ı aralarında paylaşma planının da açığa çakmasına neden oluyor. İran’ın yıkılmayacağını anlayınca, 1907'de büyük planı açıklıyorlar. Plan İran’ı iki nüfuz bölgesine ayırıyor. Ülkenin güney doğusu İngiltere'nin, kuzey kısmı ve Azerbaycan Rusya'nın nüfuzu altına verilecek. İranlılara ortada tarafsız bir bölge bırakılmış. Ne kadar tanıdık değil mi?

İran ve Rusya’daki devrimlerle bizim “Hürriyet” devrimi arasında 2-3 yıl gibi kısa bir süre var. O kadar yakındırlar çünkü aynı rüzgârdır. Moskova ve Tahran’daki bu büyük dalgalar sonunda gidip İstanbul ve Selanik kıyılarına vurduğunda tarih 1908’di. Selanik’te devrimciler hürriyet şarkıları söylüyor, İstanbul’da kalabalıklar “kahrolsun istibdat” diye yürüyordu. Osmanlıda da meşrutiyet ilan edilmiştir.

Rusya’dan İran ve Türkiye’deki olayları izleyen Lenin “Türk Devrimi”ni büyük bir hararetle selamlıyordu. Devrime karşı cephe almış olan ve başını Rusya’nın çektiği karşı devrim koalisyonunu kınadı. Yazdıklarına göre, 1908 Devrimi koalisyonun Türkiye’yi paylaşma planlarını da akamete uğratmıştı. Demek İran’ı ve Türkiye’yi ayakta tutan meşrutiyet devrimleridir. Biri yıkılabilseydi, belki öbürü de yıkılabilirdi ama devrime tutunmuşlar, yıkılmamışlardır.

***

Yıkılmayan yolunu bulur. Rıza Şah Pehlevi İran’ın köklü bir ailesine mensuptu. Babası Albay Ali Han'ın ölümünden sonra Tahran'a giderek Rusların kontrolündeki bir İran askeri birliğine yazıldı. Kısa sürede yükseldi. Ordu içindeki genç ve ileri unsurları örgütleyerek 1921'de 1200 kişilik bir kuvvetle Tahran'ı ele geçirdi. Önce ordunun başına, sonra savaş bakanlığı koltuğuna oturdu. 1923'de başbakan oldu. Çağrılara karşı Avrupa’dan dönmeyi reddeden Ahmet Şah'ın 1925'te tahtan indirilmesinden sonra toplanan kurucu mecliste yeni şah olarak seçildi. Taç giyen Rıza Şah başbakanlığı sırasında başlattığı reformları sürdürdü. 1928'te yabancı devletlerle imzalanmış tek yanlı anlaşma ve sözleşmeleri bozarak bütün ayrıcalıklara son verdi. Trans İran demiryolunu inşa ederek büyük kentlerin birbirine bağlanmasını sağladı. Kadınlara bazı haklar sağlayarak çarşaf giymelerini yasakladı. Bankaları ve ulaşım sistemini millileştirdi. Okullar, yollar, hastaneler yaptırdı. İlk Üniversiteyi kurdu. İran yolunu bulmuştu.

O sırada Rusya’da monarşiyi deviren Bolşevikler sosyalizmin inşası için uğraşmaktaydı. Türkiye’de Cumhuriyet ilan edilmişti. Rusya, İran, Türkiye farklı üsluplarla hemen hemen aynı tarihlerde aynı yola girmişti. 1917, 1923 ve 1925, Rusya, Türkiye ve İran için yeni bir yolun başlangıcıdır. Bu sekiz yılda üç ülkede birbiri peşi sıra büyük değişimler yaşanmıştır. Demek ki hâlâ aynı devrimci rüzgârın etkisindedirler.

***

Görüldüğü gibi Rıza Şah acımasız bir tirandı ama aynı zamanda büyük bir reformistti. Okuma yazma bilmezdi. Ülkesine demokrasi getirmeyi reddetmesinin başlıca nedeni, kendisinden sonra oğlunun şah olmasını istemesiydi. İngiltere ve SSCB'yi birbirine karşı kullanmaya dayanan dış politikası II. Dünya Savaşı nedeniyle çökünce isteği oldu. 1941’de oğlu Muhammed Rıza Şah tahta oturdu, kendisi de sürgüne gönderildi. Fakat Muhammed Rıza babası gibi değildi, pısırığın tekiydi. Başbakan Muhammed Musaddık’ın temsil ettiği ve büyük savaşın neden olduğu nev-zuhur demokrasiden nefret ediyordu. Fakat onu ezmek için hiçbir şey yapmadı. Hikmet-i Huda, CIA ve İngiliz MI6’sı 1953’te İran petrol endüstrisini ulusallaştırmak isteyen Musaddık’ı devirdi. Bu darbe Muhammed Rıza Şah’ın mutlak iktidarı ele almasını sağladı. Bu ikinci Rıza Şah dönemiydi.

Rusya da hareketliydi. Musaddık’ın devrildiği yıl Stalin öldü. Onun ölümüyle boşalan Komünist Parti Genel Sekreterliği'ne Hruşçov getirildi. Hruşçov üç yıl sonraki Komünist Parti 20. Kongresi'nde Stalin'e ağır eleştiriler yöneltti, Stalin kültünün yıkılması gerektiğini ifade etti. Stalin heykelleri kaldırılacaktı. Nihayet naaşı Lenin Mozolesinden çıkarıldığında yıl 1961’di. Bu “anti-Stalinist dönem” üç yıl sürebildi. 1964'te Hruşçov azledildi ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreterliği'ne Leonid Brejnev getirildi

Türkiye’de “şah” olmadığı ve kurucu parti de iktidarı kaptırdığı için işler biraz farklı gelişiyordu. Çok partili rejimin ilk meyvesi olan Demokrat Parti ve lideri Adnan Menderes’in “tek adam” rejimi kurma çabası kırılmak üzereydi. Sokaklar huzursuzdu. İran’daki 1953 darbesi, Türkiye’de de yaklaşmakta olanın habercisiydi. 1960'da darbe oldu. Menderes asıldı. Tıkanmış olan batılılaşma ve laikliğin önü yeniden açıldı. Her üç ülke de yeniden yeni bir yola girmişti.

***

38 yıl hüküm süren Muhammed Rıza Pehlevi’nin İran’ı da pek huzurlu sayılmazdı. Sokaklar hareketliydi. En büyük petrol üreticilerinden biri olan İran’daki çalkantılar, yakıt fiyatlarında artışa yol açmış, böylece dünya yeni bir petrol krizine sürüklenmişti. Ülke içerisinde devam eden eylemler ve grevler sebebiyle petrol üretimi neredeyse durmuştu. Sokak eylemlerinin etkili ismi Ayetullah Humeyni 1964’te Şah tarafından sürgüne gönderdi. Fakat bu sürgün onun bir kahraman olarak algılanmasına engel olamadı. Muhammed Rıza, aleyhindeki gösterilen bir iç savaşa dönüşmesi üzerine 16 Ocak 1979’da geride bir Naiblik Konseyi ve Şahpur Bahtiyar Başbakanlığında bir hükümet bırakarak ülkesini ve tahtını terk edip kaçtı. Humeyni’nin deyişiyle Şah’ın ülkeden ayrılışı İran’da 50 yıllık Pehlevi Hanedanı’nın sona erdirilmesi yolunda ilk adımdı. Ayetullah Humeyni bir ay sonra Tahran’a muzaffer bir şekilde döndü. İki hafta sonra ülke Humeyni’nin kontrolüne geçti.

Hâlbuki Pehlevi hanedanı dünyanın daimi ve değiştirilemez olarak gördüğü bir iktidarın sahibiydi. 1979’da işte bu kadar kolay bir biçimde çöktü. Dünya böylesine bir şaşkınlığı on yıl sonra Sovyetler Birliği’nin çöküşünde de yaşayacaktı.

1979’da İran’a “şeriat” gelmişti. Bir yıl sonra Türkiye’de askeri darbe oldu. Darbenin başı Kenan Evren bir imamın oğlu olmakla övünüyor, Kuran’dan alıntılar yaparak konuşuyordu. Din onun zamanında ilk kez anayasal bir kurum haline geldi. Türkiye kendi “şeriatını” kendi usulünce uygulayacaktı. İran üzerinden gelen dinci dalga Türkiye’yi böyle vurmuştu.

***

Önceki gün AKP MKYK üyesi Ayhan Oğan “Biz yeni bir devlet kuruyoruz, kurucusu da Erdoğan” dedi. Belli ki parti içinde konuşulan bir şeydi bu.

İran’a baktım ben de, kaçırdığım bir şey mi oldu diye. Olmamış. İran yerli yerinde; 1979’de kurulan rejim yerini sağlamlaştırmaya çalışıyor. İran halkı molla baskısından tiksinmiş, baskı rejimini orasından burasından deliyor. Yakında yırtıp atar mollaların biçtiği o elbiseyi, ülke girdiği modernleşme yolunda ağır aksak ilerler.

Rusya? O da yerli yerinde. Sosyalizmin yıkılışının yarattığı ağır tahribatı onardı ülke. Üstelik Putin gibi bir yeni Çar da buldu kendine. Gelir dağılımı bozulmuş, yeni zenginler türemiş falan ama yakın zamanda bir kırılma yaşayacağına değin en ufak bir işaret görünmüyor.

Mısır’a baktım belki bir işaret bulurum diye. Oranın AKP’si Müslüman Kardeşler hala devrik. Sisi bütün ağırlığıyla oturmayı sürdürüyor üzerlerinde, AKP’nin pek sevdiği liderleri içeride gün sayıyor. Özetle Mısırlı Müslümanın karısının ölüsüne tecavüz etmesine cevaz veren “şeriat” artık çok uzaklarda.

Irak?  Saddam rejimini devirdiler ama orada da şeriat gelmedi. O hayalin üzerine de Şiiler geldi oturdu çünkü. Ayağa kalkması artık çok zor Sünni şeriatının.

Suriye’de AKP hayalleri yerle bir olalı uzun zaman oluyor. Esad yendi AKP’yi. Artık Suriye’de Esad’sız bir çözüm düşünülemiyor.

Bizde? Sultan yine var. İstibdat istemediğiniz kadar. Emperyalist merkezlerde yine planlar yapılıyor yıkılırsak bizden arta kalanı paylaşmak üzere. Yüzyıl sonra yine o noktadayız; Ya devrim yapacağız ya yıkılacağız!

Yani etrafta AKP’nin hayal kurmasını teşvik edecek herhangi bir gelişme yok. Bu şartlarda istese de İran olmaz Türkiye. Şartlar müsait değil. AKP’nin bitinin kanlanmasının tek nedeni kendisi. O kadar cahiller ki kendi kendilerine çalıp oynayabileceklerini sanıyor parti ileri gelenleri. Yeni bir devlet kuracaklarmış… Buna ancak Burhan Kuzu inanır!

Niyete bağlıysa bunlar bizim daha sağlam bir haberimiz var; Devrim yapmayı düşünüyoruz biz de…

 

ÖNCEKİ YAZILARI

Yeğenler için torpilli yazı 03/08/2019 Cumartesi
Hoparlör Ali’nin kutsal aleti 27/07/2019 Cumartesi
Gölgesiz kitapların izinde 20/07/2019 Cumartesi
Tatsızlık çıkarma kulübü 13/07/2019 Cumartesi
Bizim sevgili hastalığımız 06/07/2019 Cumartesi
İktidar fısıltısı 29/06/2019 Cumartesi
Hamidiye 22/06/2019 Cumartesi
Gericinin havuz problemi 18/06/2019 Salı