Milli hırsızlığın kısa tarihi

07/09/2019 Cumartesi
Milli hırsızlığın kısa tarihi

Yıl 1575. III. Murat kara kışta babasının ölümü üzerine boşalan tahta oturtuldu. Tahta oturur oturmaz, ileride kendisine rakip olabilecek beş şehzadeyi boğdurdu. Hoş, babası Sultan Selim de her nasılsa hamamda düşüp hakkının rahmetine kavuşmuştu! Osmanlı hanedanının hamama düşkünlüğü malumunuz. Bir de mensuplarının tahta inmesi binmesine eşlik eden katliamları meşhurdur. “Kardeş katli” deniyor buna. Birbirlerini boğazlarlar, kapıkullarına rüşvet dağıtırlar ve boşalan koltuk sıcak popoyla ısıtılınca düzen olduğu gibi sürer. 

Murat’ın tahta oturmasını takip eden günde, boğazlanan beş çocuğun cenazesi kaldırıldı baba Selim’in cenazesi ile birlikte. Sonrası her zamanki fitne-fücur hikayeleri. Zaten arkada fiili partiler savaşmaya devam ediyor, çoğu sultanın varlığı yokluğu sadece hamamda hissediliyordu. 

Osmanlı dediğimiz tuhaf yapı büyük bölümüyle bir yağma, rüşvet, yolsuzluk, gasp ve hırsızlık düzenidir. Gelen yiyip içip sırasını savar, yerini yeni gelene bırakır. Sultanlık da bir tür yağma nöbetidir. Böyle böyle beş yüz yıl hüküm sürdüler. 

III. Murat da öyle yaptı. Müziğe ve soytarılara pek düşkündü. Hamam sefasından arta kalan zamanda soytarılarını çağırır, gülüp eğlenir, memnun kalırsa avuç dolusu altın verip gönderirdi. Bir gün bu soytarılardan biri verdiği parayı reddetti, “Padişahım, altın istemem, dayak isterim” dedi. Şaşırmıştı hamamların sultanı, sebebini sordu. Soytarı “hele bir vurun ondan sonra söylerim” dedi. Uzatmayalım, soytarıyı yıkıp, sopayı ayaklarına ayaklarına indirmeye başladılar. Soytarı dayak faslının bir yerinde acı içinde, “durun, bir ortağım var, gerisini de ona vurun” diye bağırdı. Ortağını sordular, “Sarayınızın bostancılarından biridir” dedi, “sizden aldığım armağan ve bağışların yarısına ‘seni padişahla ben tanıştırdım’ diyerek el koyuyor...” 

Refik Ahmet Sevengil’den aktardım, “İstanbul Nasıl Eğleniyordu” adlı eserinde bilinenin tam tersine çok gerçekçi bir Osmanlı portresi çiziyor. Çürümüş bir düzendir, rüşvet ve yolsuzluk kurumsallaşmıştır, ahlak silinmiş, din sadece bir ölü kabuk olarak varlığını sürdürmektedir. Saray denilen yer resmi kıyafetli hırsızlar yatağıdır. 

Yoksul halkın o düzene bakışını da zamanın yürekli ozanları kayda geçirmiş. Şöyle başlıyor bunlardan biri:  

"Şalvarı şaltak Osmanlı

Eğeri kaltak Osmanlı

Ekende yok biçende yok

Yiyende ortak Osmanlı..."

***

Yıl 2012. Henüz ilga edilmemiş olan Başbakanlık, istek üzerine “Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu”na darbelerle ilgili elindeki belgeleri gönderdi. Başbakanlığın “27 Mayıs Darbesi” ile ilgili gönderdiği belgelerin dökümü şöyleydi: 

DP iktidarı dönemindeki usulsüz örtülü ödenek harcamaları, CHP’lilerin telefonlarının dinlenmesine ilişkin tutanaklar, DP mensuplarına Burdur Merinos Fabrikası’ndan bedelsiz verilen mallar, DP’lilere Sümerbank’tan hediye olarak verilen eşya listesi, Unkapanı Hamallar Derneği tarafından DP’ye yapılan yardımlara ait tahsilat makbuzları, DP’li bakanlar ve milletvekillerinden adları yolsuzluklara karışanlara ait alfabetik fihristler, DP’lilere açılan Haksız Menfaat Temini Davalarının duruşma tutanakları; 8. Amerikan Filosuna verilen şeker, sigara, şarap, likör ile Amerikan Büyükelçisinin kayınpederi ve validesine verilen ziyafetin faturaları… Örtülü Ödenekten Necip Fazıl Kısakürek’e aktarılan paraların listesi. Kısakürek’in Adnan Menderes’e yazdığı talep mektupları… 

Bunlar “demokrasi destanımızı” yazan meşhur DP döneminin belgeleridir. Partinin ileri gelenleri 27 Mayıs’tan sonra örtülü ödenek ve zimmet suçlarından yargılandı, mahkûm oldu. Aralarından bazıları idam edildi. Çok ağır bir sonuçtur. Ama bunları yaparken mahkemelerde hesabı asla sorulmayan daha ağır suçlar işlemişlerdi. Ülkeyi ABD’nin kucağına oturtmak, yüzlerce genci ABD generallerinin emrinde savaşa göndermek, halka karşı “Seferberlik Tetkik Kurulu” adını verdikleri NATO’ya bağlı karşı devrimci kontr-gerilla yapılanması oluşturmak, sola ve ilerici harekete karşı terör estirmek, tek parti ve tek adam yönetimi oluşturmaya kalkışmak… 

Dün yıldönümüydü; Tarihe "6-7 Eylül olayları" olarak geçen azınlıklara karşı karanlık saldırıları tertip edenler de onlardır. Halkı soymak için gözünü boyamak gerekiyordu. Komünizme karşı milliyetçilik kartını kullandılar, seçim öncesinde Said-i Nursi'yi köy köy gezdirdiler ve tabii yol yaptılar. İçi boş milliyetçilik, din sömürüsü, "milli irade" totolojisi ve iş bitiricilik felsefesi de onların icadıdır.

***

Yıl 1961. DP kapandı AP açıldı, Menderes gitti Demirel geldi. Menderes gibi Demirel de Amerikancıydı. DP politikalarını olduğu gibi devam ettirdi. Yol ve köprü inşaatları sürerken melun gazeteci tayfası “Sunta Yolsuzluğu” olayını patlattı. Zamanın “milli ve yerli” Başbakanı Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel, mobilya diye sunta ihraç ederek 1970’li yılların rakamıyla 25 milyon lira vergi iadesini söğüşlemişti. Yeğen Yahya 1990'lı yıllarda bu kez banka yolsuzluğuyla gündeme geldi. Amca yine iktidardaydı, yeğeni nüfuzundan yararlanarak KKTC’de kurduğu tabela bankasıyla devleti milyonlarca dolar dolandırmıştı. 

Bu olayın aileye verdiği ağır hasara rağmen Demirel'in kardeşi Şevket Demirel'in oğlu Yahya Murat Demirel, Egebank’ı alarak en genç banka patronlarından biri olmayı başardı. Ancak devlet 1999’da Egebank’a el koydu. Yeğen tutuklandı, bırakıldı. 2004'te Bulgaristan’a kaçarken yakalandı, tekrar tutuklandı, akıbetini merak etmeye değer bulmuyorum. 

Demirel’in kişisel hanesine ise “İlksan Yolsuzluğu” yazılı. 120 milyar liraya alınan bir arsanın, 346 milyar liraya satılmasına yardım etme sözü vermişti. Basın henüz ayaktaydı. Vurgunun ortaya çıkmasının ardından Kemal Ilıcak beyin kanaması geçirip, hakkının rahmetine kavuştu. Demirel’e hesabını sormaya kalkıştılar, rahattı, olanca pişkinliğini takınıp “verdimse ben verdim” dedi. Budur!

***

Yıl 1983. Milli hırsızlığımızın altın sayfaları Özal dönemiyle birlikte yazılmaya başlanıyor. O da Amerikancıydı. 1. Körfez Savaşı sırasında "Savaşa Amerikalıların yanında girersek bir koyar üç alırız" diyerek parlamentoyu ikna etmeye çalıştı. Olmayınca Meclis onayı almadan ABD'ye hava sahasını açmaya kalkıştı. Eleştirileri de "Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz" diyerek savuşturdu. 

Halkın mal varlığını satıp savmaya pek meraklıydı. Köprüleri satmayı da ilk o akıl etti. Demiryollarını pek komünist buluyordu, ha bire karayolu yaptı haliyle. İhracatı da arttırdı arada. TBMM Araştırma Komisyonu kayıtlarına göre arttırdığı ihracatın üçte ikisi hayaliydi. 

"Benim memurum işini bilir" diyerek rüşveti de meşrulaştırmış, “ekonomik suçlara ekonomik ceza” cinliğiyle yolsuzluk ve hırsızlık yapanlara bedelini ödeyip kurtulma şansı tanımıştı. Ülkedeki ahlakı yıkıp, yıkıntıdan doğan boşluğu dinle ve tarikatlarla doldurma projesinin de mucitlerindendir.

İşçileri pek sevmezdi. En büyük işçi eylemlerinden biri de onun zamanında gerçekleşti. Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyüşe geçen maden işçileri "Çankaya'nın şişmanı işçi düşmanı" diye haykırıyordu. 

***

Yıl 1991. Emperyalizm Yugoslavya’yı etnik çatışmalarla paramparça etmeye girişmiş. Bosnalı siyasal İslamcıları emperyalizmin safında tutma görevini Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi üstlenmiş. İHH adlı “yardım teşkilatı” eliyle Avrupa’da ve Türkiye’de harıl harıl Bosna’ya yardım paraları toplanıyor. Derken, topladıkları paraların yarısını iç ettikleri anlaşılıyor. Yalanlıyorlar. Ama aynı gün Bosna-Hersek Ankara Büyükelçisi, RP’den kendilerine para iletilmediğini açıklıyor. Kaybolan para RP’nin kasası olarak bilinen Süleyman Mercümek’in banka hesaplarında bulunuyor. 16,5 trilyon lira tutarında bu operasyon milli hırsızlık tarihinin en organize soygunlarındandır. 

***

Yıl 2003. RP kapandı AKP açıldı. Kapanan gibi açılan da Amerikancıydı. Tek farkları AKP’nin kurucularının “yerel yönetim” tecrübesi ile donatılmış olmalarıydı. Haliyle iş bilir ve organizeydiler. Milyar dolarla işe başladılar, az zamanda yüz milyarlarca dolar servete hükmetmeyi başardılar. İşi ne kadar incelttikleri şöyle anlatayım. Demirel-Özal döneminin kaba “hayali ihracat” dolandırıcılığı gitti, yerine şık “varlık barışı” geldi. Ne barışı bu? Parasını yurt dışına kaçıranlar o paraları sorgusuz-sualsiz ve elbette vergisiz yurt içine getirecekler. Devlet hırsızıyla barışacak özetle. Bir tür yasal para aklama yani. Devlet “yeter ki getir, kaynağını sormayacağım” diyor hırsıza. Çaldıysa? Adı üstünde, varlık barışı! Ülkeye ihtiyaç oldukça duhul eden kaynağı belirsiz dövizleri bir de böyle düşünün. 17-25 Aralık 2013’te kafadarlar bozuşunca gördük rüşvet ve yolsuzluğun sağ iktidarlar tarafından nasıl kurumsallaştırıldığını. 

***

Sağcıysa hırsız, hırsızsa sağcıdır; milli hırsızlık tarihimizin kıssasıdır bu da. Sağ partilerin ülkeyi soyma, halkı aç açık bırakma ve cumhuriyeti yıkmasının aşırı acıklı hikayesidir. 

ÖNCEKİ YAZILARI