Liberal akıl tutulması

20/09/2016 Salı
Liberal akıl tutulması

Türkiye’deki “liberal zihniyet”in en önemli üretici kanallarından biri Birikim Dergisi. Ülke standartlarına göre çok uzun zamandır çıkıyor bu dergi. İlk dönemi 1970’li yılların ikinci yarısında. Uzun 12 Eylül arasından sonra sanırım 1989’da tekrar yayın hayatına döndü. Ama o arada “Yeni Gündem” adıyla daha güncel bir versiyonu üretildi aynı ekip tarafından. 12 Eylül’ün her türlü yayını imkânsız kıldığı bir ortamda, sola çalan diliyle ve tartışmasız liberalizmiyle Birikim’den daha eğlenceli bir dergiydi Yeni Gündem. Murat Belge’nin pazılı işçi figürlerinden yola çıkarak solun proletarya algısına yönelttiği ağır eleştiriler çok yıkıcıydı doğrusu. O eleştiriye hak verenler arasından türedi bugünün liberalleri.

Ama Yeni Gündem, Birikimden farklı olarak dönemin şartları itibariyle sürprizlere açık bir dergiydi. İçindeki liberal tona hiç uymayacak yazılarla karşılaşabilirdiniz örneğin. Taha Parla’nın bu derginin “Tartışma” sayfasında 1986 yılında yayınlanan “Dinci Milliyetçilik” başlıklı yazısı bu yazılardan biriydi benim için. Taha Parla o yazıda özetle şunları söylüyordu:

“12 Eylül’den sonra kamu yaşamında birçok önemli değişiklik meydana geldi. Bunlardan biri de, din-devlet ilişkisi konusunda 60 yıldır sürmekte olan bir kültür savaşının ve siyasal mücadelenin taraflarının ve bunların güç konumlarının değişmesidir. 1980-86 yönetimleri klasik Kemalist laiklik ilkesini hiç değilse kısmen ve fiilen terk etmişler; dini, devletin gözetiminde tekrar kamu yaşamının hatta siyasi yaşamın sınırları içine almışlardır. Din, ama belli bir tür din ve dinsel gruplar, toplumda zaaf noktasından kuvvet noktasına geçmiştir.”

Yazarın yazıda söylediği özetle şu: 12 Eylül’le birlikte ve 12 Eylül eliyle klasik Kemalist laik çizgi terkedilmiş ve Türk İslam Sentezine geçilmiştir. Parla’nın daha teknik diliyle “Milliyetçi Batıcılık”tan “Dinci Milliyetçilik”e geçiştir bu. Devletin “resmi” ideolojisi o yıllardan bu yana Kemalizm veya “Milliyetçi Batıcılık” değil, Dinci Milliyetçiliktir. Kemalizm bu ideoloji ile birlikte terk edilmiş ve yerine esası anti-Kemalist olan bir yeni “Atatürkçülük” icat edilmiştir.

Bunları şunun için not ediyorum; Devletten Kemalizm’in tasfiyesi ile ilgili ilk ve en açık yazılardan biri budur. Şaşırtıcı bir rastlantı; liberalizmin geçiş dergilerinden birinde yayınlanmıştır.

***

Parla’nın yazısı 1980-1986 dönemini ele alıyor. 1986-96 yönetimlerinin bu dönüşüm doğrultusunda ne yaptığını anlamak için ise herhalde benim “Öteki İslam” kitabıma bakmanız gerekir. Cuntanın arkasından iktidara gelenler devletin bu yeni yönelimine uydular. Hem dinin kamu yaşamına yerleşmesini pekiştirdiler ve hem de tarikatların siyaset içinde güç sahibi olmalarına destek verdiler. Bugün tartıştığımız Fetö çetesi devletin o günlerdeki tercihlerinin bir tezahürüdür. Bu çete Türk İslam Sentezi ideolojisi gereğince kesintisiz bir şekilde desteklendi ve militanlarının devlet içinde kadrolaşmasına bilinçli olarak yol verildi.

Kuşkusuz, devleti yönetenler bu sürecin kontrol edilebilir bir süreç olduğunu düşünüyordu. 1996-2006 dönemi ise bu düşüncenin inkârı dönemidir. Refah Partisi’nin hızlı yükselişi devletin bu beklentisini zorladı. Zorlanan devlet çubuğu tersine bükmeye çalıştı. 28 Şubat bu yönde bir umutsuz son hamleydi. Ama artık devlet bütünüyle tarikatların kontrolüne geçmiş; din, kamu yaşamının vazgeçilmezi haline gelmişti. 2006 yılı itibariyle başlayan Ergenekon-Balyoz davaları süreci, devlet içinde kadrolaşan dini yapıların, Kemalizm’in soysuzlaşmış hali olan Atatürkçülüğü bütünüyle devletten tasfiye operasyonuydu. Bu davalar ile 12 Eylül eliyle başlatılan laik Kemalizm’in tasfiyesini hedefleyen karşı devrim tamamlanmış oldu.

***

Bu kısa “karşı devrim” tarihini son günlerde sık sık tezahür eden bir liberal kirlenmeye dikkat çekmek için not ettim. Yeni Özgür Politika’da Heval Taha’nın Korkut Boratav’ı ve sosyal medya hesabı üzerinden Eren Keskin’in de Tarık Akan’ı “resmi ideoloji savunucusu” veya “ulusalcılık” ile itham etmesi bu kirliliğin son günlerdeki iki örneği. Bunlar denildiği gibi iki kişisel tutumun tezahüründen kaynaklanmış şeyler değil. Bir takım zevat Türk devlet ideolojisinin değişmez bir bütün olduğuna inanıyor. Öyle olunca karşılaşılan bütün sıkıntıların arkasında bir “Kemalist” yaklaşım olduğu vehmine kapılıyor.

Korkut Hocanın “Eski Türkiye düşmanlığı” başlıklı yazısı da işte bu vehmi eleştiriyordu. Korkut Hoca şöyle başlıyor yazısına:

“Liberallerimizin bazılarında bir şartlı refleks oluştu: Türkiye’nin faşizme sürüklenmesinin İslamcı özellikleri ortaya çıkar çıkmaz ‘laikçilerin ve eski Türkiye’nin suçları’ söylemini yeniden başlatıyorlar.

Nedenini tahmin ediyoruz. Siyasî İslam’la uzun süren işbirlikleri olmuştur. Bu yakınlık Kemalistlere (‘Cumhuriyetçilere’ diyelim) karşı ortak husumete dayanmaktaydı. Bu düşmanlığın demokrasiyle bağdaşacağına; cemaatçilerin ve AKP’lilerin samimi demokratlar olduğuna öylesine inanmışlardır ki, bu konudaki her hayal kırıklığı İslamcıların eleştirisini değil, Cumhuriyetçilere saldırıyı tetikliyor. Belki, ‘bastırılmış suçluluk duygusu’ diyebiliriz.

15 Temmuz’da yeni bir şokla karşılaştılar. İslamcı faşizmin, sık sık meşveret ettikleri cemaatçi kanadı darbeye kalkıştı. Şartlı refleks yine tetiklendi. Önce darbecilerin içinde Kemalist arandı; bulunamayınca, malûm teraneye dönüldü. Tipik bir örnekle yetinelim: ‘Ergenekon davaları kumpaslarla örülmüş bir süreç olarak yaşandı;… ama Türkiye’nin geleceği eski Türkiye savunuları üzerine kurulamaz.’ (Nuray Mert,  Cumhuriyet 19 Ağustos). Yazarın meramını, ruh halini ‘tercüme’ edeyim: Güvendiğimiz insanlar hukuk veya ahlak-dışı davranmış olabilirler; ama eski Türkiyeciler; sizler de masum değilsiniz!”

Korkut Hoca yazısında bu ruh halinin liberal bir kirlenmeden kaynaklandığını da çok açıkça ifade ediyor. Bu saplantının beslenme kaynağı İslam ile demokrasi ilişkileri üzerine liberal bir tez. Bu tez de Korkut Hocanın özetiyle şöyle: Halkının ezici çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede demokrasi, İslam’ın siyasette ağırlık taşımasını zorunlu kılar. Laiklik bu durumu engelliyorsa, demokrasiden söz edilemez. Bu yaklaşım Taha Parla’nın 1986 yılında sözünü ettiği Eylülist teze ne kadar yakın ve ne kadar uyuşuyor değil mi?

***

Sosyalist sol, doğası gereği cumhuriyetçidir. Dolayısıyla Kemalizm’e ve cumhuriyete karşı liberal husumete hoşgörülü yanaşması, bu husumeti kabul etmesi mümkün değildir. Bu liberal zihniyet, Siyasal İslamcılıkla işbirliği yaptı ve karşı devriminde ona ideolojik cephane sağladı. Cumhuriyetçi bir yeniden yükseliş kâbuslarıdır ve bütün refleksleri hesap vaktinin geldiği hissi ile şekillenmektedir.

Kendi kuyruğunu ısıran yılan figürü gibi bir tuhaf, zavallı bir harekettir bu. Kucağına oturdukları cemaatle ilgili bugün karşı karşıya kaldıkları mağduriyetlerinin ardında bile 12 Eylül 2010’da yargıyı AKP’ye teslim eden referanduma verdikleri sınırsız desteğin etkisi vardır. Kendi kazdıkları kuyuya düştüler ve karşı devrim dönüp kendi evlatlarının başını yiyor.

Heval Taha ve Eren Keskin için somutlayalım; artık muhatabı olduğunuz devletin Kemalizm’le uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yok. Korkut Boratav ve Tarık Akan Kemalist olsa bile bu devletin ötekisidir. Resmi ideolojinin temsilcisi olan sanatçı arıyorsanız Saray sofralarında boy gösteren, emirle akil adamlığa soyunan zevata bakın. Bizim mahallede Baskın Oran veya Kadir İnanır bulamazsınız!

 

ÖNCEKİ YAZILARI

Ayak oyunu 21/05/2019 Salı
18/05/2019 Cumartesi
Ramazan sohbetleri 14/05/2019 Salı
Yorgun demokrat 11/05/2019 Cumartesi
Allame-i cihan uğurlaması 07/05/2019 Salı
1990’lı yıllara dönüş 23/04/2019 Salı
Namludaki yazı 20/04/2019 Cumartesi