Gecikmiş bir eleştiri yazısı

30/03/2013 Cumartesi
Gecikmiş bir eleştiri yazısı

Geçtiğimiz günler içerisinde sanat adına iki önemli gün vardı.
21 Mart Dünya Şiir Günü.
27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü.

Dünya Şiir Günü Bildirisi”ni Türkiye’den Eray Canberk kaleme aldı. Canberk, şiirin ne’liği üzerinden yola çıkarak modern şiirin öncülerinden olan Mallarme’den günümüze uzanan şiir anlayışının nasıl bir temel izlek üzerinden yürüyeceğinin açık ve net olarak altını çiziyordu.

Ne yazık ki,
Şiir günü ve bu bildiri ile ilgili Doğan Hızlan’ın köşesi ve birkaç edebiyat portalı dışında onca yazılı ve görsel medyada tek bir habere rastlamadım.

Haber olması için şiir bildirisini illa şiir yoksulu bir başbakanın mı yazması gerekiyor!

Şiir günü, piyasalarda ticari bir hareketlilik sağlamadığından olsa gerek paranın da ilgisini çekmiyor. Hiç kimse şiir günü için alış veriş merkezlerine hücum etmiyor.

Büyük reklam getirileri olmayan şiir günü, haklı olarak ihale gazeteciliği yapan basında karşılığını bulmuyor. Bunu anlıyorum da gönüllü ve patronsuz gazetecilik yapan özellikle bizim sol basını anlayamıyorum. Kültür ve sanat açısından zengin içerikler sunan Cumhuriyet bile bildiriyi iki gün sonra Eray Canberk’in “PEN 2013 Şiir Ödülü”nü aldığı programla duyurdu. Gecikmiş bir haber.

Şiir günü, birkaç ilgilisi dışında neredeyse yok bir gün olarak kutlandı.

soL Portal okurlarının duyarlılığını da göz önünde bulundurarak Eray Canberk’in “Dünya Şiir Bildirisi”ni yeniden köşeme taşıyorum.

Şiir herkese tanıdıktır herkesin bildiğidir. Kırgının fısıltısı, öfkelinin haykırışıdır. Şair de Fuzûlî’nin dediği gibi yoksul bir hükümdar, görkemli bir yoksul olabilir.

Şair herkes için de söylese, kendi için de söylese türküsünü sözcükler bir kere dizeye dökülüp şiir oluştu mu herkesindir artık şiir.

Şiirin ana maddesi dildir. Öteki yazın sanatlarının da ana maddesi dildir ama şiirinki daha da dildir! Çünkü şiirde her sözcük kendi anlamını aşar, gizilgüç anlamını sunar şiire.

Şiir düşüncelerle yazılmaz ama şiirsiz düşünceler de bir işe yaramaz. Şaire de şiirle yaşamak yetmez, şiirde yaşaması gerekir.

Tehlike anında kurtarıcıdır şiir. Karanlıkta birbirini yitirenler, yine birbirlerini bulmak için “Sese gel!” diye bağırırlar… Karanlık dönemlerde insanlığın kendini bulması için “Şiire gel!” diye bağırılmalıdır… Aydınlık dönemlerde ise zaten şiire gelinmiş demektir.

Bazı durumlarda ve bazı ülkelerde şöyle bir uyarıya gerek duyuluyor: “Dikkat! Lütfen şairleri ezmeyiniz!”

Şiir yazanların çokluğundan tedirgin olmamalı şiir okumayanların çoğalmasından korkmalı.

Şiir para getirmez doğal olarak ama bu yargı şiir para etmez demek değildir. Belki de bunun ayırdında olunmadığı için şiiri ve şiirini yitirmekte olan bir dünyada yaşadığımız söylenebilir ama bu şiirin yok olduğunu göstermez.

Unutmayalım ki şiir de bütün sanatlar gibi insanın en eski yoldaşı, insanlığın en eski verimidir. Dünya durdukça şiir de var olacak sürüp gidecektir.

Dağlarca'ya bir göndermeyle noktalayalım sözü:

Duyuyor musunuz? Birileri “Şiire gel!” diye seslenip duruyor.

Canberk “Dikkat! Lütfen şairleri ezmeyiniz!” cümlesi ile iktidar- sanat çatışmasının geldiği noktayı apaçık ortaya koyuyor. Devletin üretip beslediği “saray şairleri” kavramı Tanzimat’la birlikte başkaldıran ve sorgulayan şair anlayışına dönüşüp iktidarla ilişiksizliğini beyan etmeleriyle başlayan kavga hâlâ devam ediyor. Modern şiire düşman gözüyle bakanlar, bu başkaldırının bize batıdan gelmiş “şairleri bozan bir fitne” olduğu konusunda hemfikirdirler. Oysaki bu kavga halk edebiyatı geleneğimizde hep vardı. Dönüp Anadolu coğrafyasına baktığımızda Yunus Emre’yi, Pir Sultan’ı, Kaygusuz Abdal’ı neden yasaklama gereği duyduklarını daha iyi anlıyoruz. Gözden ve gönülden ırak tutma çabası…

Eray Canberk’in de dediği gibi şiiri “gizilgüç” görenlerin asıl korkuları, aynı zamanda şairlerin birer toplum mühendisi olmalarından kaynaklanıyor. Çünkü şairler, toplumun tepkilerini, nefretlerini, isteklerini, sevgilerini ve tutkularını en iyi bilen ve söyleyendir.

Bugünün gerçekliğinden bakarsak, her şeyin yandaş olduğu bir dönemde şiirin asiliği gün gibi ortada. Hal böyle olunca şiiri, şiir gününü ve bildirileri görmezden gelmek onlar için daha mantıklı bir duruş.

Değinmek istediğim diğer bir konu ise

Dünya Tiyatrolar Günü” öncesi Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Başkanı Üstün Akmen, AKP iktidarının sanat üzerindeki baskıcı ve vesayetçi tavrını eleştirdiği konuşmasında şöyle bir cümle kullandı.

Siz Ey Tiyatrocular, siz bu ortamda yas tutacağınıza, hangi tiyatro gününü kutluyorsunuz.
(soL Portal/ 25 Mart 2013)

Üstün Akmen’in bu sözü sanat adına talihsizlikler içeriyor. Tam da iktidar – sanat çatışmasının ortasına düşen bu söz, AKP’nin istediği “itaatkâr ve kaderci” sanatçı yaratma anlayışıyla örtüşmektedir. Sanat ve sanatçıya uygulanan baskıların karşılığı “oturup yas tutma” değildir. Sanatçının varoluş olgusu bunu asla kabul edemez. Bunu kabullendiği an gelecek tüm tehlikeli yaklaşımları da kabul etmiş olur. İçindeki eleştiri ve isyan duygusunu her yerde ve her durumda eylemleriyle harekete geçirir. Karşı koyma ve direnme gücü sanatçının birincil özelliğidir.

Tiyatro salonu kapatılan bir tiyatrocu bunu kabullenip oturmaz. Köyde, kırda, kahvelerde, alanlarda yani insanın olduğu her yerde sanatını yapar.

soL Portal yazarı ve tiyatro sanatçısı Orhan Aydın’ın “Bilin ki susmayacağız. Bilin ki her tür gerici-faşist-dayatmalarınıza karşı direnecek sahnelerimizin, oyunlarımızın, sözcüklerimizin asıl sahipleri olarak, yalanı ve talanı yüzünüze haykırmaktan bir adım bile geri durmayacağız. Kaybedeceksiniz” sözleri oturup yas tutma meraklılarına bir tokat gibi çarpmıştır.

Sanatın ve sanatçının gücünü göremeyenler için son söz:

Sizler bir gün unutulup gideceksiniz. Ama şiir ve tiyatro hep var olacaktır.

[email protected]

ÖNCEKİ YAZILARI