Adnan Azar: Sonra beni günler ağlasın

01/02/2014 Cumartesi
Adnan Azar: Sonra beni günler ağlasın

Benim şarkım küçük
Bir ölüyle doğrulandı bu akşam

Şiirden bir dize daha koyduk acının yanına.
Adnan Azar’ı kaybettik…

Ölümle yaşam arasındaki o ince çizgi, susmakla konuşmak çelişkisi, gülmekle ağlamak kardeşliği şimdi bunlar bir şarkıdan dağılıyor göğe ve sulara. Hangi şiir hangi yaşamın eşi ya da benzeri? En son kim çıktı bu kapıdan? Kimler baktı ardımızdan? Sözümüz ve sorularımız boyunca yürüyoruz.

Nereye?
Belki ölümsüzlük hevesine.
Belki de çocukluğumuza, o haşarı yeniyetmeliğimize.

Acı haberi duyduktan birkaç dakika sonra bu sözleri düştüm not defterime. Parmaklarım titreyerek, kalbimde binlerce çıt sesi. Ölümün yarattığı boşluğu dolduruyordu içimden kırılıp dökülenler. Şiileri, sözleri, yazıları en çok da yüzünde taşıdığı sessiz gülümseme halleri… Ne karakış ne rüzgâr, bir şairin ölümüdür dünyayı soğutan demek ki.

Böyle anlarda, yani güzel bir şair ölünce hemen şiirlerine koşarım. Yeniden anımsamak, yaşatmak ve belki de dizelerinde teselliyi bulmak için. Adnan Azar’ın dönüp dönüp okuduğum “elele gittiğimiz” şiirini arayıp buluyorum.

biliyor musunuz giderek azalıyoruz böyle
sen bir susuşa doğru kırılarak
ben senin susuşunun ardında
nereye gitsek orada olmuyoruz
biliyor musun giderek azalıyoruz muyuz böyle

akmaktadır günler belki bunlar son rüzgârlardır
çünkü neye değsek ellerimiz yanıyor
yaz kimliksiz bir gülle orda kalakalmış
yaz kalsın orda çocukluğum ağlasın
burada bakışlarımızı sular boğmaktadır

Meğer kendini ölüme hep yakın hissetmiş. Susuşların yorduğu hayatı sorgulayarak veya cevaplanması güç soruları bir başka zamana bırakarak. Gitme düşüncesi, bir isteğin ötesinden daha çok bir beklentinin etrafında şekilleniyor. Ne yandan okunsa hayat, o yana uymuyor. Ne yanda yaşansa, o yanda fazlalık. Bütün bu çelişkiler ve anlamsızlıklar bu dünyayı tanımlamak için yeterli miydi? Çocukluğunun yazlarından kalma bir acının içinde belki de bunun cevabı. Kim bilir?

1535042_10201875075813195_815487816_n.jpg

Kesin olan, el ele gitmiyoruz Adnan Azar’la.
Oyunu bozdu, elini erken çekti elimizden.

Çılgın gürültülerden uzak kalarak yazdı. Zamanı iyi kullanıyordu ama zamana hiç uymuyordu. Kısa yazdı, kısa düşündü, büyük büyük imgeler ve sözlerle zengin bir dil üretti.

Bir söyleşide şöyle diyordu, tekrarlıyorum yüksek sesle:

“Yok olmak bir varoluş biçimidir iyidir potansiyel bir şeydir.”

Az az yazıyordu, çok görünmüyordu dergilerde. Her yerde olmanın okuyucuya verdiği yorgunluğu ve bıkkınlığı iyi biliyordu o. “ İçerdeyim” diyordu bir de. Geçmişin hızlı ve dolu günlerini dinlendiriyordu içinde.

Yazdığı gibi yaşadı, kısa adımlarla geçti bu dünyadan. Oradaki dostlarını mı özledi de acele etti böyle, bilmiyorum. Ama geleceğe dair planlarını, uğraşılarını ve hayatını yeniden başlattığını biliyorum. Çünkü şiir çevirileri yapıyordu eşi Filiz Ak Azar’la. Cumhuriyet Kitap Eki’nde okumuştum keyifle. BirGün Pazar’da haftalık sanat yazıları yazıyordu artık. Pazar günlerini beklemenin bir adı da Adnan Azar’dı. Hevesimiz yarım kaldı. YKY’den ve Islık’tan çıkacak yeni şiir kitapları ise sıradaydı…

Ne kadar çok cümle kurarsak kuralım hafiflemiyor acımız.
Çünkü ölümü anlamak için iyi insanların ömür yaşına bakmamız yeterli.

Çok değil, üç ay önce gri bir Ankara gününde Danimarkalı şair Niels Hav’ın Kafe Kapı 7’deki etkinliğinde beraberdik. Attila Aşut, Ahmet Telli ve o. Etkinlik öncesi bir masada epeyce sohbet ettik, çaylar içtik, sigaralar bitirdik. Dingindi, sesinde uslu bir çocuk havası vardı. Şiirdendi tanışıklığımız o ana kadar. İlk kez yüz yüze gelmiştik ama ben bu insanla yıllardır tanışıyormuşum gibi zengin hissettim kendimi.

Şimdi acı olan ne biliyor musunuz?
Meğer o karşılaşma ve Adnan Azar’ın bana kalan son sözlerinin, birden bire ömür boyu özenle saklayacağım bir anıya dönüşmüş olması.

Acı olan yokluğu, anısını saklamak şiirimin borcu.

[email protected]

ÖNCEKİ YAZILARI