Sosyal demokrasi ölüyor, ama...

30/01/2018 Salı
Sosyal demokrasi ölüyor, ama...

Başlığı tamamlayalım: Sosyal demokrasi ölüyor, ama ondan medet umanlar (en azından bizde) eksilmiyor... Bu saptama bazıları açısından fazla sert, bazıları için abartılı, şüpheli veya yanlış, bazıları için malumun ilanı, bazıları açısından ise açıklanmaya muhtaç bulunabilir. Biz sonuncu grubu esas alarak ilerleyelim.

Batı Avrupa'nın sosyal demokrasileri keynesyen birikim döneminde altın çağlarını yaşadılar. Yeniden inşa edilen savaş sonrası ekonomilerinde iç talebin ekonomik büyümede belirleyici etkisi büyüktü; dolayısıyla ekonomik büyümenin refah etkilerinin topluma yayılmasını sağlayan bölüşümcü politikalar (buna kamu ekonomik girişimleri üzerinden de destek veriliyordu) sermaye birikim tarzıyla da uyumluydu. Gelişmiş ülkeler açısından dış sömürünün artık ürünü de (büyük kâr transferleri) içeri doğru çekiliyor ve bu transferler de geniş kesimlerin (ücretliler, küçük üreticiler) reel gelir düzeylerinin istikrarlı artışına yönelik politikaları destekliyordu. Bu dönemde Avrupa'nın yeniden kalkınmasında artan bir öneme sahip olmaya başlayan göçmen işçiler üzerinden ücret artışlarının "regüle edilmesi" ve hak taleplerinin sınırlandırılmasının koşulları da sağlanıyordu. Her durumda, Avrupa'da emeğin sendikal ve siyasi örgütlenmesinin gelişmesi, emek-sermaye ilişkilerinde çubuğun eskiye göre emek yönünde kıvrılması, ücret dışı sosyal haklarda önemli kazanımlar sağlanması, aynı zamanda sosyalist sistemle kızışan rekabetin de etkilerini taşıyordu. "Sosyal demokrat" partilerin bütün bu gelişmeleri kapitalist sistemin ehlileştirilmesinin ve emek yanlısı bir refah devletinin yaratılmasının mümkün olduğu üzerinden değerlendirmeleri ve kendi katkılarını öne çıkarmaları belki anlaşılır bir siyasi pozisyondu. Ama gerçek olan şey, aslına bakılırsa, II. Dünya Savaşı sonrasındaki 30 yıllık dönemde sağ iktidarların dahi içe dönük birikim modelinin bölüşümcü uygulamalarını esas itibariyle sürdürmüş olmalarıydı. Belirleyici olan siyaset değil, onu kendisine tâbi kılan sermaye birikim rejimiydi.

Nitekim, bu birikim sürecindeki tıkanmayı izleyen neoliberal birikim rejiminde işler sadece ekonomi yönünden değişmiş olmayacaktı. 1980 sonrasındaki değişimler kuşkusuz öncelikle orada görülecekti: Yeni küreselleşme döneminin dışa açık birikim modelinde artık iç talebin önemini azaltan, talep yönetimi politikaları üzerinden içerde geniş kesimlerin reel gelir düzeylerini ve sosyal haklarını gerileten, kamu varlıklarını özelleştiren, kâr hadlerinin düşme eğilimini ayrıca finansallaşma üzerinden aşmaya çalışan, dolayısıyla hem mal ve hizmet hem de finansal akımlar önüne konulmuş tüm sınırlamaları kaldırmaya yönelen, giderek tarıma yönelik iç desteklere savaş açan, piyasalara her türlü müdahaleyi adeta yasaklayan, gelişmekte olan ülkeleri ve giderek çöken sosyalist sistem artığı ülkeleri küresel dünya pazarına korunmasız ve savunmasız bir biçimde dahil olmaya zorlayan yeni bir vahşi kapitalizm çağı açılacaktı. Sosyal demokrat partiler bu sert dönüşüm sürecini önce yumuşatmaya çalışacaklar ama çok geçmeden bu akıma iştirak etmeyi zamanın ruhuna uyumun bir gereği olarak göreceklerdi. Batı'nın gelişmiş kapitalist ekonomilerinin dümenine geçme fırsatı bulduklarında bu partiler aynı zamanda emperyalizmin küreselleşme politikalarının da uygulayıcısı olmaktan uzak durmayacaklardı. 30 yıllık siyaset pratiği sonrasında merkez sol ve merkez sağ partiler arasındaki farklar kültürel/hümanist bazı nüanslar dışında neredeyse hissedilmez olmaya başlayacaktı. 1945 sonrası nasıl merkez sağ ve sol partiler aynı birikim rejimi ekseni etrafında kümelenmişler idiyse, aynı süreç 1980 sonrasında da yaşanmaktaydı; çünkü söz konusu sistem partileri açısından belirleyici olan her zaman sermayenin birikim sorunlarının gerekleri ve öncelikleri olmaktaydı.

Buradan bakıldığında aslında sosyal demokrasinin ölüm fermanı neoliberal birikim rejimine geçişle birlikte ilan edilmiş, sosyalizmin çöküşüyle birlikte ivme kazanmış, ancak bu çöküşün siyasi sahneye yansıması zaman almıştır. 1980'den 30 yıl sonra, 2010'lu yıllarda, artık bunun farkına varılmaması mümkün değildir. Bazı ülkelerde tam bir çöküşle sonuçlanan (Yunanistan, Fransa) süreçler, bazı ülkelerde (Almanya, İspanya) daha tedrici bir erimeye dönüşmektedir. Şimdilik tekil bir örnek olarak kalan İngiltere'de ise son yıla kadar ortaya çıkan aşınma süreci, neoliberal sisteme kısmen olsun meydan okuyabilen bir liderin (Corbyn) peydahlanması ve peşine parti elitlerini değil ama seçmenlerini takabilmesi sayesinde kısmen dizginlenmiş gözükmektedir. Almanya'da olduğu gibi sistemin veya merkez sağın yedek lastiği olmaktan başka çıkış yolu bulamayan, sınıf siyasetini tamamen terk ettikten sonraki (kültürel/hümanist/çevreci) mevzileri kolayca merkez sağ tarafından ele geçirilebilen, böylece varlık nedenlerini tüketen sosyal demokrat partiler ise giderek yaşayan siyasi fosillere dönüşmektedir.

CHP'yi sosyal demokrasi mi kurtaracak?

Kapitalizmin merkezi ülkelerinde bütün bunlar yaşanırken, gelişmeleri geriden izlemekten kurtulamayan gelişmekte olan ülkelerin liberal aydınları bugün bile sosyal demokrasiden medet ummaktan vazgeçmiş değiller. Kuşkusuz bunun arkasında sınıf mücadelelerini eksene almaktan şiddetle kaçınan siyasi anlayışlar var, etnik/mezhepsel/cinsiyetçi/çevreci mücadele biçimlerini asıl öncelik veya hatta tek mücadele seçeneği olarak gören ve bunu "asıl solculuk" sanan post-modernist çarpık yaklaşımlar var. Sosyal demokrasinin ancak sistemin artık yaratma kapasitesine ve sermaye birikim rejimine bağlı olarak ve dolayısıyla geçici bir süre için çekici bir siyasal alternatif olabildiğini bir türlü anlamak istemeyenler var.

CHP'ye yönelen bazı eleştiri biçimlerini düşünün: CHP'nin gerçek sosyal demokrat parti olamadığı için, kemalizmin etkilerinden kurtulamadığı için bir siyasi seçenek oluşturamadığını düşünenler CHP içinde bile hayli etkin oldular ve hâlâ etkileri hissediliyor. Bunların daha ileri gidenleri, daha yakın zamanlara kadar CHP'yi milliyetçi/gerici, AKP'yi ise ilerici/özgürleştirici bir parti olarak tanımlamadılar mı? AB'nin sağ veya sol kökenli yönetici kademelerinden, sosyal demokrat partilerinden, içerdeki her türlü liberal akımdan, HDP cenahından veya ona yakın mahvillerden yükselen sesler tam da bu merkezde olmadı mı?

Çevre ülkelerinin liberal aydınları şunun farkına acaba ne zaman varacaklar: Bağımlılık ilişkilerini koyu bir biçimde yaşayan çevre ülkelerinde, sol partilerin kimlik oluşumunda anti-emperyalizm esas olmak zorundadır; emperyalizmin kökeni genişlemeci kapitalist birikim tarzı olduğuna göre, anti-emperyalizm ister istemez anti-kapitalizmi de içermek durumunda kalacaktır. Dolayısıyla, çevre ülkelerindeki merkez sol hareketlerin bile merkez ülkelerdeki sosyal demokrasilerin programını fersah fersah aşmak, onun solunda olmak, hatta onunla çatışmak zorunda olduğu (örneğin özelleştirme programlarına merkez ülkelerin sosyal demokrat partileri tam angajedir, bunun çevre ülkelerindeki merkez sol partilerde aynı karşılığı bulması bir intihar eyleminden farksızdır) ne zaman anlaşılacaktır? Dolayısıyla çevre ülkelerinin olmazsa olmazı olan bağımsızlıkçı/anti-liberal bir sol program, bugün artık gelişmiş ülkelerin sosyal demokrat hareketlerinin programından çok farklı bir düzleme yerleşmek, bir sistem karşıtlığını içermek durumundadır.

Tamam, çevre ülkelerin merkez sol partilerinden bir marksist parti programına sahip olmayı bekleyemeyiz, o zaman kendisinden başka bir şeye dönüşmüş demektir. Ama şu kadarını söyleyebiliriz: Aydınlanmacı/bağımsızlıkçı/kamucu/anti-liberal bir programa sahip olmaksızın çevre ülkelerde solculuk adına ortaya çıkmak mümkün değildir; bu özellikleri, Batı'da aşılmış durumdaki birincisi hariç, merkez ülkelerdeki "sosyal demokrat" oluşumlarda bulamazsınız. Ülkeler arasındaki antagonist ilişkiler farklı çıkar ilişkilerine dönüşmektedir. Ancak ve ancak merkez ülkelerin komünist partilerinin anti-emperyalist/anti-liberal özelliklere sahip çevre merkez sol partilerini anlamasını bekleyebilirsiniz.

Peki ama bu nitelikte çevre ülke partileri oluşabilir mi? Neden olmasın? Latin Amerika'da bu yönde deneyimler yaşandı, yaşanıyor. Bu deneyimler yayılabilir. Özellikle de CHP gibi kurucuları bir kurtuluş savaşı içinden gelen, üst yapıda devrimci dönüşümler gerçekleştiren, bir köylüler toplumunda aydınlanma ateşini yakabilen (ve bunun direngen etkileri hâlâ totaliter bir dinci rejimi tedirgin edebilen) bir partinin, kendi kurucu/bağımsızlıkçı sol kemalist ilkelerine sarılması, aydınlanma mevziine tekrar dönmesi, kamucu/planlamacı politikaları tekrar benimsemesi, sermayeye karşı mesafe koyarken emek kesimiyle olan mesafesini kısaltması, "yurtta barış dünyada barış" şiarını her düzlemde sahiplenmesi ve iktidarın sermaye yanlısı, işbirlikçi ve ikiyüzlü karakterini teşhir etmekten asla kaçınmaması halinde, gidebileceği kadar sola gitmiş demektir. Bunu gerçekleştiremediği taktirde ise iktidara gerçek bir alternatif oluşturamayacak ve akıbeti Batı'nın sosyal demokrat partilerinden farklı olmayacaktır.

CHP'nin 36. Olağan Kurultayı'nın böyle bir tartışmayı da içermesini bekleyebilir miyiz?