Sistemin numaraları tükeniyor

28/03/2017 Salı
Sistemin numaraları tükeniyor

Emperyalizmin en büyük numarası kendisinin varolmadığına inandırmasıdır. Bunun için öncelikle, olumsuzluk algılatan emperyalizm kavramının ideolojik, modası geçmiş, işe yaramaz, kavram değeri kalmayan bir sözcük olarak tarihin çöp sepetine atılması gerekir. Bununla yetinilemez kuşkusuz; emperyalizm kavramı gibi sınıf/sömürü ilişkileri de görünmez kılınmalıdır; bunların yerine yeni kavramlar/ terimler üretilmelidir. “Emperyalizm” yerine, olumluluk yüklenen "küreselleşme" terimi geçirilmelidir. (Küreselleşme terimi, emperyalizm kavramında olduğu anlamda, kapitalizmin belirli bir tarihsel aşamasına içkin özelliklerin özlü bir biçimde kavranabilmesini kolaylaştıran analitik bir kavram değerinde değildir. Çok daha gevşek kullanımlara sahip olan bu terim gerçekte bir kavram olarak da nitelenemez; zaten her terim bir kavrama karşılık gelmez).                                                                                                      

Emperyalizmin ideolojik/kavramsal çerçevesini sürekli olarak yeniden-inşa uğraşı içinde olan kurumlar, başta IMF ve DB, kendi mahallelerinde o döneme/birikim rejimine denk düşen dil bütünlüğünü sağladıktan sonra dönemin yeni jargonunu dalga dalga dünyanın bütününe yaymaya girişirler. Hegemon ülkenin kavramsal çerçeveyi belirleme gücü, onun hegemonya gücünü de yansıtır.  Kapitalizmin merkez ülkeleri ve kurumlarının rolü bir süre sonra çevre ülkelerinin kurumları aracılığıyla desteklenir. Akademiya, hem merkez hem çevre ülkelerde yeni kavram çerçevesinin, yeni düşünme biçimleri ve düşünce üretme yöntemlerinin kalıplarının oluşturulmasında her zaman başat rolde olur. O kadar ki, dayatılan kavramsal çerçeveyi benimsemeyenler, marksist hatta modernist çerçeveden analiz yapmakta direnenler dışlanır, marjinalleştirilir; inat edenler (ve bunda etkili olanlar) için afaroz mekanizmaları çalıştırılır.

Mekanizma dünya ölçeğinde çalıştırılır ve bunun gönüllü sözcüleri her zaman ağırlıklı olur. Neoliberaller ve post-modernistler canla başla çalışırlar. Artık dayatılan terimler  dışında konuşamaz olursunuz; bunlara ne kadar farklı/olumlu anlamlar yüklemeye çalışırsanız çalışın, ilk çıkış tanımları bir heyula gibi bunları izler. Sadece terimler/kavramlar değil, çalışma/araştırma alanları da yeniden şekillendirilir; artık iktisat adeta bir sosyal bilim olmaktan çıkarılıp matematiğin türevine dönüştürülür; kalkınma iktisadı, politik iktisat gibi alanlar ders programlarından çıkarılır, daha dünün hâkim iktisadı olan Keynes kuramına bile yer kalmaz, anabilim dalları kapatılır; diğer bazı bölümler de aynı kaderi izler; istatistik kurumları sınıf temelli bölüşüm verileri üretmez olur; post-modern araştırma alanları sonuna kadar desteklenirken, sınıf analizleri gündemden bütünüyle düşürülür.         

Bu kuşatma aslında merkez ülkelerde ve onların akademiyasında daha erkenden ve daha katıksız bir biçimde tamamlanır. Çevre ülkelerde daha gecikmeli, karşıt eğilimler açısından biraz daha geçirgen şekiller alabilir. Ama her durumda süreç işler. Bu arada, solun yeni tanımları yapılır, eleştirel çizgide durmak isteyenlere yeni alanlar açılır, yeni-sol bakış açılarının "özgürlükçülüğün" sonsuz varyantlarında enerjisini boşaltması sağlanır. (Bu arada Türkiye gibi darbelerle büyük kırılmalar yaratılan ülkelerde, 1980’lerden başlayarak ama 2000’lerde vurgulanarak, solun, faşizmin darbesine maruz kaldıktan sonra, kurtuluş savaşçısı etiketli etnik milliyetçiliğin baskısı altına alınması da, önemli bir bölümü bakımından, kolaylaştırılmış olur).

***

Süreç böyle işlerken, 2008’de neo-liberal birikim rejiminde bugüne kadar sarsıntıları dinmeyen büyük bir kırılma yaşandı. Bu kırılma sadece sermaye birikiminin bu biçimiyle sürdürülmesinin önünde bir takım iktisadi engellerin değil, toplumsal engellerin (dirençlerin) de ortaya çıkmaya başladığı yeni bir duruma işaret etmekteydi. Sosyal devleti sürekli gerileten, sosyal ve ekonomik hakları sürekli tırpanlayan, kamusal mülkiyetleri ve üretim alanlarını sermayeye peşkeş çeken, reel ücretlere emek üretkenliği artışlarını yansıtmayan, sonuçta gelir dağılımını sürekli olarak emekçi kesimler aleyhine bozan bir ekonomik sisteme, onun üst entegrasyonlarına (AB’ye) ve temsilcilerine (sermayedarlarına ve yüksek yöneticilerine) yönelik büyük tepkiler birikmeye başladı. Öylesine ki, sistemin kendini görünmez kılma numarası kitlelerin önemli bir bölümü açısından işlemez oldu. Bunların siyasi tezahür biçimleri, sistem savunucusu/yöneticisi geleneksel merkez-sağ ve merkez-sol hareketlerin sağında ve solunda yeni tepkisel akımların vücut bulması veya güçlenmesi oldu.

İktisat tarihçisi Perry Anderson’un (“Anti-sistem Kaynaşma”, Le Monde Diplomatique, Mart 2017, s. 1 ve 10) ifade ettiği gibi, hâkim sınıflar birbirinden çok farklı hareket noktaları olan bu hareketleri “popülizm” terimi altında buluşturup sisteme ortak bir tehdit olarak kavradılar. Ama daha önemlisi, gene Anderson’un saptadığı gibi, bu hareketler de, tüm farklılıklarına rağmen, sistemin kendisine yani kapitalizme değil onun neoliberal formuna,  yani bir bakıma 1980’ler sonrasındaki anti-sosyal aşırılıklarına ve bunu kalıcılaştıran ekonomik entegrasyon biçimlerine karşıdır. Bu bakımdan da, yabancı düşmanı faşist hareketler bir yana, sosyal demokrasinin solu olduğunu iddia eden hareketler dahi büyük bir açmazı içlerinde taşımaktadır. Kapitalist sistemin bir bütün olarak tökezlediği bugünlerde, eleştiriyi onun güncel evresi olan neoliberalizmle, hatta onun dahi bazı yıkıcı özellikleriyle sınırlı tutmak, bunların yol açtığı aşırı sağ hareketleri dizginlemek gibi konjontürel siyasi gündemlere çare aramak, sistemin aşırılıklarını törpülerken son tahlilde onun ömrünü uzatmaya yönelik çabalardan ibaret kalacaktır. Ama bu kadarına bile hâkim sınıfların razı olması, radikal sol hareketlerin önünü açması, ihtimal dışıdır.

Son 10 yılda kriz belirtilerini aşamayan mevcut birikim tarzının “küreselleşme” güzellemesi altında dahi savunulamaz duruma gelmesinin bir diğer tezahürü de, şimdiye kadar bu terimi kullanmadan neredeyse cümle kuramayan emperyalizmin uluslararası finans kuruşlarının da artık bundan imtina etmeye başlamalarıdır. Korkut Boratav Hoca’nın 10 Ekim 2016 tarihli yazısında belirttiği gibi, Ekim ayında iki rapor yayınlayan IMF’nin bu raporlarında (yaptığı sözcük taraması sonucunda gördüğü gibi) sadece iki kez “küreselleşme” sözcüğünün kullanılması ve bu sözcüğü kullanmaksızın bu birikim tarzının kitleler nezdindeki olumsuzluklarına yer verilmesi anlamlıdır. Sistemin merkezi odaklarının, yıpranan ve pejoratif anlamlar yüklenmeye başlayan kavramlarını terketme hızının, bazen çevre ülkelerdeki kurumların ve aydınların buna uyum sağlama hızlarını hayli aşabilmesi şaşırtıcı mıdır?

***

AKP gibi emperyalizmin doğrudan ürünü olan bir siyasi oluşumun ve liderinin, emperyalizme yaslanarak bölgede efelik taslama/ sınırları değiştirme/ yeni-Osmanlıcılık oynama heveslerinin bugünlerde gerçeklerin duvarına çarpıp tersyüz olması, bu arada bölgede bir "Büyük Kürdistan"ın oluşum sürecine de "istemeyerek" katkıda bulunması (AKP politikalarının bu oluşuma yolaçacağı 2003 ve 2011 sonrasında görünür hale gelmişti aslında), tarihten öğrenmeye direnenlere ciddi bir ders olmalıdır. Ama bu dersin dahi alınabilmesi için gerekli bilişsel kapasiteler yeterli olmadığından veya ülkenin içine düşürüldüğü çaresizlik konumunda artık bunların da bir faydası olmayacağından, şimdi deli danalar gibi etrafa saldırıp sözde "emperyalizme/dış müdahalelere kafa tutulmakta"dır. Ama kafa tutulanlar, her ikisini birden karşıya alma becerisini gösterdikleri büyük güçler değildir, referandum ikliminde bir iç politika nesnesi olarak araçsallaştırılan Hollanda ambargolarıdır. Bu, alay konusu olunmayı da içeren bir ciddiye alınmama, bir zavallılık konumuna düşme durumudur. Bunun telafisi kolay olmayacaktır. Ama daha kötüsü, ülkenin bağımsız dış politikalar üretme kapasitesinin iyice aşındırılmış olmasıdır.

Fiilen tek adamlığı yerleştiren bir siyasi figürün bu konumunu anayasal güvenceyle pekiştirerek onu siyaseten ve hukuken denetlenemez bir sorumsuzluk konumuna getirmek demek,  bu figürün önceki iş yapma ve taviz verme biçimleri düşünüldüğünde, ülke bağımsızlığı ve güvenliği açısından bugünden kestirilemez boyutlarda risklerin üstlenilmesi demek olacaktır.