Gerekçe uydurmak

11/04/2017 Salı
Gerekçe uydurmak

Başlıktaki ifadenin doğrusu “bahane uydurmak”tır. Ama bir siyasi rejimi tepetaklak edecek önemde bir Anayasa değişiklik paketinin gerekçesine bakılınca, başlıktakinden daha iyi bir ifade bulmak zordur. Anayasanın toplam 177 maddesinden 79’uyla bir şekilde oynayan bu kapsamlı dönüştürme operasyonu, en azından 1,5 sayfadan daha ayrıntılı bir gerekçeyi hak etmiyor muydu? Topluma/seçmene saygı bunu gerektirmez miydi? Ama Erdoğan Anayasası’nı hazırlayanların (sahi kim onlar?) açıklamaya değil perdelemeye ihtiyaç duydukları, Saray dışında bir mihraka hesap verme kaygılarının da olmadığı anlaşılıyor.

Referanduma beş kala, oylanacak anayasanın gerekçesi üzerinden son bir değerlendirmenin yararlı olacağını düşünüyoruz. Aslında bu değerlendirmeyi Şubat sonu-Mart başında kaleme almış ve SODEV Dergisi’ne göndermiştik. Derginin basımı geciktikçe (esasen dağıtımı da sınırlı olduğundan) oraya gönderdiğimiz yazının bir bölümünü burada alıntılamanın uygun olacağını düşündük. İşte o bölüm:

“1982 Anayasasını hedefe koyan İslamcı siyaset, uzun süre liberalleri de bununla oyalamış ve desteğini kazanmıştı. Ama asıl kastının 1961 Anayasası olduğu, hatta gerçek muradının 1924 Anayasası dahil tüm Cumhuriyet anayasalarına ruhunu veren kurucu iradeyi rafa kaldıran yeni bir rejim inşası olduğu apaçıktı. Nitekim TBMM Başkanlığı'na 12.12.2016'da sunulan anayasa teklifi, alışılmış bir değişiklik teklifinden ziyade bir yeni rejim kurma tasavvurunun ilk büyük hamlesidir. Bunu da, uyduruk olduğu kadar çok açık bir niyet beyanı olan ‘Genel Gerekçe’sinde bulabiliriz:

‘Ülkemizde anayasalar, toplum ve temsilcileri tarafından değil vesayetçi zihniyete sahip elitler tarafından, devleti sınırlamak için değil, toplumu hizaya sokmak için hazırlanmış metinler olmuştur. 1961'de ve 1982'de askeri darbelerden sonra yapılan anayasalar bir toplum mühendisliği projesi anlayışıyla hazırlanmıştır.

Gerek 1961 gerekse 1982 anayasaları esasen, millete, milli iradeye ve seçimle oluşan iktidara güvensizlik üzerine bina edilmiştir. Anayasa, millet iradesi ile oluşan iktidara ortak kurumlar ve yöntemler geliştirmiştir. Adeta, seçimle oluşan iktidarın yanında seçime ihtiyacı olmayan bir iktidar alanı açılmıştır. Böylece milli iradeye ortak, milli iradeyi kontrol eden bir ‘vesayet’ sistemi oluşturulmuştur.

Vesayet sistemi ile millet iradesine ve iktidara ortak olmak isteyen çevreler, seçimle oluşan iktidarı bölmek ve zayıflatmak düşüncesiyle hareket etmişlerdir. 1961 Anayasası döneminde yasama kuvveti zayıflatılmış, yürütme iktidarı çift başlılık ve az yetki ile çalışamaz hale getirilmiştir’.

Ama az ilerde, bununla çelişen biçimde, çift başlılık 1989 sonrasına atılmaktadır: ‘Cumhurbaşkanının 1982 Anayasasında yetkilerinin çok önemli derecede arttırıldığı görülmektedir. (...) 1980'lerin sonunda bürokratik kökenli Cumhurbaşkanı yerine demokratik siyasetten gelen bir Cumhurbaşkanının seçilmesi, vesayetçi tasarımı bozmuştur’. (Kastedilenin Özal olduğu açıktır).

Bu gerekçeden 11 ay önce, 28 Ocak 2016 günü Ankara ATO Congresium'da AKP'ye yandaş derneklerin oluşturduğu ‘Türkiye Anayasa Platformu'nun düzenlediği toplantıda Erdoğan, "Bugüne kadar kurulan anayasaların hepsi ithaldir. Şimdi yerliye ve milliye dönüyoruz". (...) "Mevcut anayasa yıllar içinde yapılan tüm tadilatlara rağmen hala 1960 ve 1980 darbelerinin ruhunu yaşatıyor, millete karşı güvensizliğin eseridir" diye konuşuyordu.

Şimdi bu basmakalıp, ama özünde kuvvetli bir rejim değişimi arzusunu yansıtan ifadeler üzerinde biraz duralım:

Bir kere, görünür iddialardan farklı olarak, AKP/Erdoğan ikilisinin 1982 Anayasasından çok 1961Anayasasına karşı olduğu görülmektedir; ama bu dahi yeterli bir hedef değildir. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet inşasının bir sonucu olan, izleyen siyasi/toplumsal dönüşümleri de yansıtan değişikliklere konu olan 1924 Anayasının bile ‘ithal’ olarak nitelendirilmesini sadece temelsiz ve haddini aşan bir eleştiri olarak geçemeyiz; bu, esasında, Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine ve parantez olarak küçümsenen Cumhuriyet dönemine olan nefretin dışa vurumudur. Ama daha ötesi de vardır; 1876 sonrasının parlamenter sistem doğrultusundaki tüm anayasal kazanımları hedeflenmektedir. Aslında siyasal İslamcılar daha geniş bir parantezi, Batılılaşma çabalarının simgesel miladı kabul edilen Tanzimat'tan itibaren de açmaktadırlar. Ancak iki devleti kapsayan 180 yıllık bir ‘parantez’ olamayacağı gibi, ne 1923, ne 1876 ne de 1839 öncesinde bugünkü geri İslamcı siyaset anlayışının içine sığabileceği bir tarihsel ortam yoktur ve oluşturulamaz.

İkincisi, AKP'nin çok aşındırdığı ‘vesayet’ sözcüğünün bu gerekçede de gelişigüzel kullanılan bir suçlama kavramı olmaya devam ettirildiği, buna bir de toplum mühendisliği suçlamasının eklendiği görülmektedir. 15 yıldır hızlandırılmış bir İslamizasyon (yani toplum mühendisliği) projesi uygulayan, bir sonraki hedefine Anayasayı da bu yönde değiştirmeyi koymuş bulunan bir İslamcı hareketin pervasızlığının sınır tanımayacağını anlaşılmaktadır.

Üçüncüsü, ‘Adeta, seçimle oluşan iktidarın yanında seçime ihtiyacı olmayan bir iktidar alanı açılmıştır’ denilirken, AKP iktidarında 'Anayasal yetkili organ’ niteliği dahi taşımayan 'FETÖ'cü kadrolaşmaların, 'FETÖ'cü yargılamaların nasıl bir paralel devlete dönüştürüldüğüne dair Anayasa dışına çıkışlar görmezden gelinmekte, bir bakıma da dolaylı olarak itiraf edilmektedir. 

Dördüncüsü, AKP'nin yeni Anayasa teklifinde yürütmenin temel taşları olacak olan Cumhurbaşkanı Yardımcıları ile Bakanların esas itibariyle seçimle gelmeyenlerden atanacakları perdelenmektedir. Tam da gerekçenin saptamasını kullanırsak, ‘seçime ihtiyacı olmayanlara bir iktidar alanı açılmakta’, bunlar Meclis'e karşı sorumlu tutulmamakta, Meclis denetiminden de fiilen kurtulmakta, özetle asıl seçimle gelenlerin marjinalleştirileceği bir yapı oluşturulmaktadır.

Beşincisi, ‘çift başlılık’ meselesini AKP çevreleri ve Erdoğan ucuz bir siyasi argüman olarak dillerinden düşürmüyorlar; ama kesinlikle doğrusunu söyle(ye)miyorlar. Oysa, mutlakiyetçi rejimlerin meşruti monarşilere dönüşmesine eşlik eden siyasi süreç, kralın/sultanın yetkilerinin azaltılarak yeni oluşan yürütme organına devredilmesi olmuştur. ‘Çift başlılık’ denilen şey, bu toplumsal/siyasi evrimin tarihi bir kalıntısıdır. Batı'da da böyledir. Ama ABD gibi Ortaçağ geçmişi olmayan yeni ülkelerde doğrudan başkanlık sistemine geçilmesi kendi tarihsel oluşum koşullarının sonucudur.

Sonuç olarak, ‘çift başlılık’ denilen şey, nominal bir cumhurbaşkanı ile güçlü bir başbakan arasında sorun yaratacak bir durum değildir. Sorun, yarı-başkanlık sistemlerinde (Fransa'da kısmen) vardır. Türkiye'de ise, 2014'te Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığına kadar böyle bir sorun yoktur. Sorunu yaratan, Anayasa dışı fiili bir yarı-başkanlık yönetimi oluşturan Erdoğan'ın kasıtlı çabalarıdır. Sorunu yaratıp sonra buna uygun Anayasa oluşturmaya giden (tam da bu nedenle AKP'ye destek verdiğini iddia eden yedek güç Bahçeli'den ve) Erdoğan'dan başkası değildir. Kuşkusuz Türkiye'de kurucu Cumhurbaşkanı ve ardılı 1950'lere kadar yürütme erkinin daha güçlü siyasi simalarını oluşturmuşlardır; ama Meclis'in sistem içindeki başat rolünü aşındırmaya yeltenmemişlerdir.

Dolayısıyla, yapılmak istenen sıradan bir anayasa değişikliği değildir. Erdoğan'a ısmarlama elbise gibi biçilmiş yeni bir başkancı rejim inşa edilmektedir. Değişiklik değil, yeni bir anayasa yapılmaktadır. Ancak, kuvvetler ayırımına dayanmayan bu yeni rejime artık bir anayasal hukuk rejimi diyebilme olanağı da kalmamaktadır.”

(...)

“Eğer bu teklif geçer ve güçler dengesinin iktidar lehine daha fazla döndüğü hissedilirse, izleyecek hamle, Anayasanın değiştirilemez ilk üç maddesi de dâhil olmak üzere laiklik, temel haklar, din ve vicdan özgürlüğü ve kamu yönetiminin yeniden yapılanması gibi alanların yeniden düzenlenmesi olabilecektir. Siyasal İslamcı hareket, eğer muktedir olabilirse, 2023'te 1923'ün bütün izlerinin silinmesini programına koymuş bulunmaktadır.

Dolayısıyla iktidarın son iki hamlesinden birincisi yani otokratik başkancı yapı 16 Nisan'da başarılı olursa, ikincisi yani İslamcı bir rejim kurulması önündeki son anayasal engellerin ayıklanması için güç kazanmış olacaktır. Kuşkusuz, ikinci hamlesine kadar geçecek zaman zarfında bugüne kadar yürüttüğü İslamizasyon projesini de sürdürmeye ve hatta hızlandırmaya devam edecektir”.

***

Sona doğru, iktidar tüm baskıcılığıyla “Hayır” kampanyalarını engellemeye hız vermiştir. Suriye'nin ABD füzeleriyle vurulması konusunda ise olaylardan asla ders almaz biçimde mezhepçi yüzünü, pro-emperyalist ve teslimiyetçi karakterini anında açığa vurmuştur. Şimdi sıra, “hayır”ları bu iktidarın yüzüne çarpmaya gelmiştir.