Fırtına yaklaşıyor

27/03/2018 Salı
Fırtına yaklaşıyor

Başlıktaki uyarı Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek'in 23 Mart'ta Uludağ Ekonomi Zirvesi'ndeki konuşmasının çerçevesinden çıkıyor: "Şu an dünyada bol para var, faizler düşük, yani hava güneşli ama bu küresel senkronize büyüme devam etmeyecek; belki yağmur yağacak, belki fırtına çıkacak. (...) Aleni bir şekilde ABD'den başlayan güçlü bir korumacılık eğilimi var. Yatırımlar durağan. Dünya büyük bir borç batağında. Şu an sorun yok ama faizler yükselirse bu borçların ödenmesi sorun olacaktır. Türkiye'de en önemli konu döviz borcu. Reel sektörün döviz açığı net pozisyonu 213 milyar dolar. (...) Ortak alın, halka ve sermaye piyasalarına açılın".

Aslında son günlerde döviz kurlarındaki yukarı doğru aşırı oynaklık, fırtınanın sanılandan daha yakında olduğunu gösteriyor olabilir. Bu kur artışları kuşkusuz bir sonuç. Buna neden olan etkenleri sıralamaya çalışsak, nerede sınırlayacağımızı bilemeyeceğimz kadar çok etken yazabiliriz. Aynı durum başka sonuçlar için de, örneğin yükselen cari açıkları açıklayıcı etkenler için de geçerli olurdu. Biri diğerinin açıklayıcı nedenidir de aynı zamanda: Örneğin döviz kurundaki yükselişe cari açıkların büyümesi etki ettiği kadar, tersi de geçerlidir yani döviz kurundaki artış -ithalata bağımlı bir ekonomide- cari açığı yukarı iter. Birçok başka gösterge açısından da bu karşılıklı belirleyicilik durumu söz konusudur.

Öte yandan, ortada hem tüketici hem yatırımcı açısından ciddi bir güven erozyonu da var. Dolayısıyla güvensizlik artışının ekonomi-dışı nedenleri de birikmiş durumda.

İsterseniz en güncel olandan yani kurlardaki artıştan başlayarak sıralamaya çalışalım. Önce ekonomik etkenlere bakalım:

(i) Cari açığın 2017'de sıçrama yapması ve bunun 2018'de de süreceğinin anlaşılması. 2016'da 33,1 milyardan 2017'de 47,1 milyar dolara çıkan cari açık, 2018'in henüz Ocak ayında yıllık bazda 51,5 milyar dolara sıçradı. Bu verinin açıklandığı 12 Mart'tan bu yana döviz kuru durmak bilmiyor. Çünkü yıl sonu cari açık tahminleri artık en az 60 milyar dolara göre yenileniyor ve bunun birçok başka göstergeyi de etkilemesi bekleniyor. Bunun arkasındaki neden de, dış ticaret açıkları yükselirken bunun cari açığa daha az yansımasını sağlayabilecek turizm gibi döviz gelirlerinin tıkanması.

(ii) Bu arada cari açığın finansman biçiminin bozulması. Bu finansmanın 2017'de Merkez Bankası'nın rezervlerinden ve doğrudan yabancı sermayeden ziyade sıcak para gibi geçici kaynaklardan sağlanıyor olması, ekonominin kırılgan görüntüsünü pekiştirmektedir. Geleceğe dönük olarak iyimserlik de yoktur.

(iii) Enflasyon hedeflemesi politikasına rağmen (ancak para ve maliye politikaları uyumundan söz etmek zor) enflasyonun tutulamıyor olması. Bu hem güven sarsıcıdır, hem de enflasyondan koruyucu bir sığınak olarak döviz talebini körüklemektedir. Döviz tevdiat hesaplarındaki artış, güvenli liman arayışına koşutttur. Bu da kurun yukarı doğru hareketini canlı tutar.

(iv) Kısa vadeli dış borçların TCMB rezervlerinin üzerine çıkması. En önemli kırılganlık göstergelerindendir ve Türkiye'de birkaç yıldır bu durum yaşanmaktadır. Kısa vadeli dış borçlara uzun vadeli olup da vadesi bir yılın altına düşmüş borçları da ekleyince orantı daha da bozulmaktadır.

(v) Ülkenin yıllık dış kaynak gereksiniminin (yıl içinde vadesi gelen dış borçlar + cari açık + çeşitli nedenlerle dışarıya çıkarılan sermaye) 230 milyar dolar gibi çok yüksek düzeylerde olması, buna karşılık uluslararası piyasalarda uygun borçlanma/borç çevirme koşullarının giderek zorlaşması ve Türkiye'nin kredibilitesindeki düşüşün bunu daha da kötüleştirmesi. Türkiye'den portföy çıkışının son 6 haftadır süreklilik kazanması ve bunun da yabancıların döviz talebini canlı tutması.

(vi) FED'in faizleri yükseltme ve bilançosunu daraltma (tahvil satışları) politikasında kararlı görünmesi. Böylece, sırasıyla, uluslararası fon akımlarının yönünün ABD'ye çevrilmesi ve bilanço daraltmanın dünyaya saçılan ABD parasını kısması. Benzer bir politikanın Avrupa MB açısından da beklenebilir olması.

(vii) Türkiye'nin uluslararası net yatırım pozisyonunun (UYP: ülkenin varlıkları ile yükümlülükleri arasındaki farkın) Ocak 2018'de eksi 481 milyar dolara fırlaması. 2017 sonunda 453 milyar dolar olan UYP'deki aylık sıçramalar bile artık dikkat çekicidir. Türkiye'nin toplam (özel + kamu) dış borcunun 2002'de 129 milyar dolardan 2017'de 440 milyar dolara çıkması ve bunun içinde yüksek açık pozisyon veren özel sektör dış borcunun 300 milyar dolar eşiğini geçmiş olması da ayrı bir kırılganlık konusudur.

(viii) Kamu maliyesindeki bozulmanın perdelenmesi nedeniyle kamu iç açıkların bugüne kadar gerçek boyutlarında görülmemesi, ancak birikimli yüklerin gelecek tablosunu karartması. Mega yatırımların KÖO ile yapılmasının doğurduğu yüksek maliyetlerin ötelenmesinin günü kurtarıcı etkilerinin artık tersine dönmekte oluşu. Bugüne kadar disiplinli bir maliye politikası götürüyor görüntüsü vererek derecelendirme kuruluşlarını olumlu etkileyen hükümetin, bu tılsımını giderek yitirmesi. İç borç çevirme rasyosunun yüzde 100'ün üzerine çıkması yani ödediği borçtan daha fazlasını borçlanması ve böylece iç borçların tırmanması. Ekonomiyi ve istihdamı canlandırmak için sağlam kaynağı olamayan genişletici maliye politikalarına girişilmesi. Bütçe açıklarını kapamakta kullanılan olağanüstü gelirlerin (vergi afları, özelleştirmeler, 2B arazilerinin satışı, döviz arbitrajından doğan TCMB kârlarının bütçeye transferi) artık tükenmiş bir yol olması. Bu nedenle, Varlık Fonu, otomatik bireysel emeklilik, tek kamu hesabı vs. üzerinden yeni çareler aranması.

(ix) Kredi Garanti Fonu üzerinden geçen yıl uygulanan kredi genişlemesinin, geçen yıl binlerce iflası önlemiş olsa da, bu yıldan itibaren hem Hazine hem bankalar üzerinde yük oluşturmaya başlaması.

(x) TCMB'nin faiz silahını bağımsız olarak kullanamaması ve zamanında buradan müdahale edememesi. Öte yandan, döviz kurunu aşağıya çekmek adına TCMB'nin döviz satışlarıyla kura müdahalesinin çok güçleşmiş oluşu; zira brüt döviz rezervlerinin 90 milyar dolara, bunun netinin de 27 milyar dolara kadar gerilemiş olması.

(xi) Bütün bunların sonucunda Türkiye'nin dünyanın en kırılgan beşlisi içinde demirbaş ülke konumuna gelmesi ve derecelendirme kuruluşlarının Türkiye'nin kredi notunu yatırım yapılamaz ülke düzeyine çekmesi.

(xii) Ekonomik verilerin güvenilmez oluşu ve buna milli gelir verilerinin de katılması.

(xiii) ABD'den başlayarak dış ticarette korumacılık eğilimlerinin artması.

***

Ayrıca birçok siyasi/psikolojik etken de TL'ye olan güvenin azalmasını yol açmaktadır:

(i) OHAL çerçevesinde hukuksuzlukların artması, yasama dışlanarak ülkenin KHK'lerle yönetilmesi; yargının bağımsızlığını yitirmesi; güçler ayrılığının son bulması ve tek bir kişide toplanması.

(ii) Yerli ve yabancı sermaye açısından hukuk güvenliğinin tahrip olması, hukuk dışı müsadere/el koyma yöntemlerinin yaygınlaşması.

(iii) Önemli kamu ihalelerinin neredeyse artık hepsinin davet usülüyle yapılıyor olması ve bu yöntemin iktidar yandaşı olmayan şirketlere kapalı tutulması.

(iv) Yolsuzlukların bir salgın gibi yayılması ve siyasi sorumlulardan hesap sorulamaması.

(v) Medyanın ezici çoğunluğunun iktidarın ve yandaşlarının kontrolü altına girmesi, son olarak Doğan yayın grubunun da üzerindeki basınçtan daha fazla kaçamayarak sektörden satış yoluyla çekilmesi.

(vi) Dış politikada öngörülemezliklerin artması; yeni bloklaşmaların Ortadoğu'da yeni çatışmalar riskini büyütmesi.

(vii) 2019 seçimlerinin OHAL koşulları ve iktidara yarayacak kanuni düzenlemeler altında yapılacak olması; iktidarın bu seçimlerde başarılı olması durumunda, tüm hükümleriyle yürürlüğe girecek olan 2017 Anayasasının aslında anayasal bir rejim sayılamayacak olan ve dünyada eşi benzeri olmayan bir "seçimli otokrasi"yi yerleştirecek olması... Bu otokrasinin aynı zamanda inşasına girişilmiş olan din devletinin olmazsa olmaz tamamlayıcısı olacak olması...

Yukarıda sayılan toplam 20 başlıkta Türkiye ekonomisine ilişkin kötümserliklerin nerelerden beslendiğine/besleneceğine değinmeye çalıştık. Bunlara eklemeler de yapılamaz değildir. Ama şunu da unutmadan: Sermayenin bir bölümü açısından bu koşullardan kendine, kendi bireysel sermaye birikimine hangi çıkarların sağlanabileceği ön planda olacaktır. Sermayenin önemli bir bölümünün yüksek uyum hızına sahip olduğu da unutulmamalıdır.

Ancak ekonomik sistemin bütünü açısından bakıldığında yolun sonuna gelindiğine dair işaretler daha baskın gözükmektedir. İktidarın şimdilik tek derdi ise 2019 siyasi konjonktüründen ayakları üzerinde çıkabilmektir. Bunun için denemeyeceği şey yoktur. Peki, muhalefet buna doğru karşılıklar verebilecek mi?