Faşizm, kozasını örüyor

13/11/2018 Salı
Faşizm, kozasını örüyor

 

"Çok alâmetler belirmişti" zaten. "Allah'ın" lütfu olan darbe girişiminden sonra belirtiler bölük bölük gelmeye başladı. En önemlilerinden biri, kamu görevinden ihraç edilenlerin "sivil ölüme" mahkum edilmeleriydi. Bu sürece, 12 Eylül askeri faşizminde bile görülmemiş bir acımasızlık ve hukuksuzluk eşlik etti. Olağanüstü Hal altında hak hukuk sorulamazken, "sonrasında" da sorulamaması garanti altına alındı.  Bütün bunlar Anayasa'da hâlâ bir "hukuk devleti" göndermesi varken yapılabildi.

KHK aşamalarından geçildikten sonra şimdilerde yasama organına doğrudan teklifler getirme aşamasına gelindi. İktidar partisi, geçen hafta TBMM Sağlık Komisyonu'nda "Sağlıkla İlgili Bazı Kanun ve KHK'lerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi"ni oldubittilerle, ilgili Meslek Odaları görüşlerine itibar etmeksizin, muhalefetin usul ve içerik yönünden itirazlarına ve direnişine alışıldık zorba yöntemlerle karşılık vererek geçirdi. AKP Grup Başkanvekillerinin bizzat boy göstererek Komisyon'u baskı altına alma gayretkeşliklerine bakılırsa, Genel Kurul aşamasının da farklı geçmesi beklenmiyor. Kanun teklifinin birçok maddesinde Anayasa'ya aykırılıklar var, ama rekoru kıranın teklifin uğursuz 5. maddesi olduğu anlaşılıyor. Bu madde ile 1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet Kanununa şu ek madde ekleniyor:

"EK MADDE 15- Terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilerek ilgili mevzuat çerçevesinde kamu görevinden çıkarılan tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzman olanlar sadece 12 nci maddenin ikinci fıkrasının (c) bendi kapsamındaki sağlık kurum ve kuruluşlarında mesleklerini icra edebilir. Ancak bu şekilde kamu görevinden çıkarılanlar ile güvenlik soruşturması sebebiyle kamu görevine alınmayanlardan Devlet hizmeti yükümlüsü olanlar, çıkarılma veya göreve alınmama kararının verildiği tarihten itibaren, 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun ek 3 üncü maddesinin birinci fıkrasında birinci grup ilçe merkezleri için belirlenen Devlet hizmeti süresi kadar müddetle mesleklerini icra edemezler. Devlet hizmeti yükümlülüğünü yerine getirirken kamu görevinden çıkarılanların hizmet süreleri bu süreden düşülür. Bunların, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra düzenledikleri raporlar, yargı kararlarına ve idari işlemlere esas alınmaz.”

Bu madde hükmüyle, daha önce kamu görevinden çıkarılan tabipler, diş tabipleri ve tıpta uzman olanların yalnızca SGK ile anlaşması olmayan çok sınırlı sayıdaki sağlık kurumlarında çalışabileceği düzenlenmektedir. Ayrıca, bu şekilde kamu görevinden çıkarılanlar ile güvenlik soruşturmasına göre kamu görevine alınmayanlardan devlet hizmeti yükümlüsü olanların bu hizmet yükümlülüklerini icra edebilmelerine engelleme getirilmektedir. Maddede kapsananların düzenledikleri raporların hükmü olmayacağı da ayrıca belirtilerek son darbe indirilmektedir.

Böylece, yasakçı zihniyet Tababet Kanunu vasıtasıyla Türk Ceza Kanunu'na rakip çıkarabilmeyi başarmaktadır. Başlangıçta hedefini 3 Y'ye (Yasaklar, Yolsuzluk ve Yoksulluk) karşı savaşmak olarak koymuş bulunan bir hareket, ilk ikisinde egale edilmesi zor rekorlar kırarken, üçüncüsünü de siyasi varoloşunun vazgeçilmezi bir dayanağa dönüştürmeyi başarmıştır. Anamuhalefet Partisi'nin ilgili yasa teklifine koyduğu kapsamlı "Muhalefet Şerhi"ne bakılırsa, sadece bu 5. maddede Anayasa'nın 6 maddesine aykırılık bulunmaktadır: Hukuk devleti ilkesine (Anayasa m.2), eşitlik ilkesine (m.10), kazanılmış haklar ilkesine ("Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz") (m.38), çalışma ve sözleşme hürriyetine (m.48), çalışma hakkı ve ödevine (m.49), kamu hizmetlerine girme hakkına ("Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez" (m.70). Bunca anayasal ilke ve hakkı çiğneyen bir düzenlemenin yapılabildiği rejime hangi ismin yakıştırılacağını fazla aramaya gerek olmayabilir.

Barış imzacılarından da biliyoruz. Çoğunluğunu akademisyenlerin oluşturduğu barış bildirisi imzacılarına reva görülen ağır baskıların, kamu görevinden uzaklaştırmaların, bu yetmezmiş gibi cezai kovuşturmaya tâbi tutulmaların, bazılarının aylarca tutuklanmasının, daha büyük kısmının ertelenen ağır mahkumiyet cezalarına çarptırılmalarının, yurt dışına çıkışlarının yasaklanmasının, mesleklerini ne kamuda ne özelde sürdüremez duruma getirilmelerinin ve benzeri icraatların 12 Eylül'ün ruhuna rahmet okuttuğu zaten biliniyor. Her türlü yasaklamanın konusu yapılan akademisyenlerden birinin, Ankara Hukuk Fakültesi'nden ihraç edilen Dr. Cenk Yiğiter'in 9 Kasım'da gözaltına alınması da bu sürecin uzantısı gibi görünmektedir.

Ama bu kadarla kalmayacağı kesindir. YÖK'ün yeni yönetmelik düzenlemesinde yeniden belirlediği atama şartlarına göre, devlet ve vakıf yükseköğretim kurumlarına atanacak (öğretim üyesi dışındaki) araştırma görevlileri ve öğretim görevlileri için sözlü sınavın ağırlığı yüzde 35'e çıkarılmaktadır. Bunun anlamı, YÖK'ün ve üniversite rektörlerinin istemediği hiçbir bilim insanının üniversitelerde çalışamayacağıdır. Taslak yönetmelikte yer verilen, "özellikli alanlarda ALES ve yabancı dil şartının aranmayacağı" hükmünün, kamuoyu tepkileri üzerine düzenlemeden şimdilik çıkarılmasının bir güvence teşkil etmeyeceği de açıktır. Çünkü bu hükmün ilerde "daha açık" tanımlanarak tekrar gündeme getirileceği anlaşılmaktadır.

Theodor Adorno'nun "Bilim itaatsız olana ihtiyaç duyar" ünlü deyişinin bugünkü Türkiye'deki karşılığı (mefhumun muhalifi olarak) ne olabilirdi? Herhalde şöyle: "Bilim karşıtları, itaatkâr olana ihtiyaç duyar"! Suskunluğa gömülmüş üniversiteler, içine kapanmış bölümler ve bilim insanları, bu "geçici" baskıcı dönemin geçmesini bekliyor olabilirler. Ülkenin tüm geleceğini şekillendirmeye, aydınlanma karşıtı bir rejim oluşturmaya tüm gücüyle abanan iktidarın tasavvurları ise hiç de geçici değil. O halde kendilerini tüketme ve kurumlarını kurtarma pahasına kozalarına çekilenler, kendi dışlarında örülen bir başka kozaya karşı mücadeleyi göze almadıkça aydınlanma yönünde çıkış bulamayacaklardır.