Bağımsızlık

25/07/2017 Salı
Bağımsızlık

Bağımsızlık mücadelesi anti-emperyalizm ile özdeş midir? Her zaman değil. Anti-emperyalist mücadelenin günümüzde artık anti-kapitalist bir mücadeleyi de içermesi gerektiği gibi yoğun bir tartışma içine girmeden de söylenebilecekler var.

Bir kere, bağımsızlık mücadelesi eğer emperyalizmin koruması/kollaması altında yapılıyorsa (Suriye ve Irak Kürt hareketleri en yakın örneklerdir) bunun anti-emperyalizmle bir ilişkisinin olamayacağı açıktır.

İkincisi, kendi iç iktidarını pekiştirebilmek için, bağımsızlıkçı bir cumhuriyet refleksini köreltebilmek (ve sonuçta bağımlı bir din devleti kurabilmek) için emperyalizmle tam bir işbirliği içinde hareket eden bir rejimi, değişen konjonktüre göre anti-emperyalist bir kodlamaya tâbi tutmak akla aykırıdır.

Üçüncüsü, sistemin egemen güçleri, baş hegemondan her düzeydeki alt hegemona kadar, bağımsız karar alma potansiyeline en fazla sahip olanlardır. Dolayısıyla, derece derece bağımsızlıklarını (ve güçlü ulus devlet yapılarını) korumaktadırlar. Ama burada dinamik dengeler söz konusudur, ekonomik ve askeri gücün yükselişi belirli bir gecikmeyle de olsa mutlaka siyasi alana da yansımaktadır. Ana hegemon gücün dahi, dünyanın geri kalanını ve dönemin kurumsal düzeneklerini tamamen yok sayamayacağı için, karar alma bağımsızlığı mutlak değil görecelidir. Ama eğer bir sıralama yapılmak istenseydi, dönemin hegemon gücüne tam puan vererek aşağıya doğru sıralamak gerekirdi. Karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin olması, böyle bir sıralamayı anlamsız kılmazdı. Bu söylenenlerin sonucu şudur: Görece en bağımsız ülkeler, genellikle, anti-emperyalist olmak bir yana emperyalizmin tam merkezinde olanlardır. Bugünkü dünyanın yükselen hegemon gücü Çin ile askeri ve coğrafi avantajlarını kendi bağımsız politikaların inşa etmekte kullanan Rusya için kuşkusuz ayrı bölümler açılabilir. Bunların, bağımsızlıklarını koruyan ve hatta geliştiren ülkeler kümesinde olduğu açıktır,  ancak buradan çabucak bir emperyalizm/anti-emperyalizm tartışması içine girip saf tutmak ve kesin sonuçlara varmak yanlış olacaktır.

20. yüzyılın ikinci yarısında bağımsızlıklarını peşpeşe kazanan üçüncü dünya ülkeleri, her zaman değilse de genellikle emperyalizmin çizdiği kurumsal çerçeve içinde dünya sistemi içinde kendilerine yer buldular. Sosyalist sistemin de katkısıyla emperyalizmin çizdiği hattın dışında konumlanma çabası içinde olanlar, “bağlantısızlar hareketi” örneğinde olduğu gibi eğer güçlerini birleştirebildilerse belirli bir süre görece başarılı olabildiler, özellikle de her üyenin bir oy sahibi olduğu BM ve yakın zamanlara kadar Dünya Ticaret Örgütü gibi platformlarda bir karşı ağırlık oluşturabildiler. Ama emperyalizm, kendi kontrolü dışına daha fazla çıkma potansiyelleri taşıyabilecek bu hareketlere müsamahalı davranmadı ve kendi aralarında bölünmeleri için veya onları ikili müzakerelere zorlamak için elinden geleni yaptı.  Bazılarında darbelerle kendilerine yakın hareketleri iktidara taşımaya ve gerekirse doğrudan askeri müdahalelerle iktidar değiştirmeye kadar sert güçlerini kullanabildi. Bununla birlikte, bugün gelişmiş kapitalist ülkeler dışındaki siyasi coğrafya emperyalizme bağımlılık ilişkileri bakımından bir bütün olmaktan uzaktır; farklı bağımlılık/bağımsızlık dereceleri ve biçimleri söz konusudur. Aynı durum gelişmiş ülkeler bloğu içinde de geçerlidir. Her durumda, bugünlerde dünyada ekonomik, askeri, siyasi dengelerin yeniden oluştuğu önemli bir kırılma sürecinden geçilmektedir.

***

Türkiye gibi bağımsızlığını 20.yüzyılın ilk çeyreğinde kazanmış öncü bir ülke açısından 20.yüzyılın ikinci yarısı tam tersine bağımsızlık kayıplarıyla yaşanmıştır. İki dünya savaşı arasında hegemon gücün (İngiltere’nin) tasfiyesi, buna karşılık (ABD’ye) hegemonya transferinin henüz gerçekleşmemiş olması nedeniyle, Atatürk Türkiye’si ekonomik gücünün çok ötesinde bir bağımsızlık hamlesi yapabilmiş, birinci sanayi devrimini tamamlamak için kendi iç dinamiklerini serbestçe harekete geçirebilmiş ve benimsediği bağlantısızlık ilkesi temelinde daha sonra ikinci dünya savaşının yıkımından uzak durabilmişti. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında dış dinamiklerin belirleyici olduğu bağımlılık ilişkileri ilmik ilmik örülmeye başlandı. NATO ordusuna dönüşen TSK, hegemon gücün ayar verme operasyonlarının uygulayıcısı oldu. 1980 darbesi bunun doruk noktasını oluşurdu; bu askeri darbe, aynı zamanda ve özellikle ekonominin yeni küreselleşme dalgasına tam bağımlılık ilişkileri içinde eklemlenmesinin aracıydı. Bu çerçevede büyük bir dönüşüme tâbi tutulan, sanayileşme süreci kesintiye uğratılan, kamu iktisadi girişimleri baltalanan, tarımsal destekleme modeli aşındırılan ekonomik yapı yanında toplumsal ilişkiler de yeniden belirlendi, emeğin sendikal örgütlenmesi çökertildi, siyasi ağırlığı büyük darbe yedi, bölüşüm ilişkileri emek aleyhine kuvvetli bir şekilde bozuldu, ülke spekülatif sermaye hareketlerine ve dış borçlanmaya kontrolsüz bir biçimde açıldı.  Emperyalizmin kapitalist özünden ayrı kavranamayacağının adeta uygulamalı dersi verilmekteydi. 

1980’ler başındaki askeri darbe yönetimini darbenin doğrudan uzantısı olan ANAP izledi. 1990’lar koalisyonlar dönemiydi ama asıl belirleyici olan, gerileyen merkez sağın boşluğunu dinci sağın doldurmaya başlaması ve iktidar pratikleri edinmesiydi. 2000’lere damgasını vuracak olan AKP, arkasında bulduğu güçlü dış desteği içerde kendi iktidar alanını pekiştirmek için kullanacaktı. Ekonomik alanda kendisinden istenen her ödünü vermekte hiç duraksamayacak, 1980’lerdekinin devamı olan IMF-DB programının en sadık uygulayıcısı olacak, üstelik neo-liberal iktisat politikalarını (özelleştirmeler, kentsel yağmalar, vb.) kendi partileşme süreci (yani kendi denetimindeki sermaye birikim süreçleri) için de bir fırsat olarak görecekti.

Bu iktidar türü, ülkede bağımsızlıkçı ideolojinin son kırıntılarını temizlemek için de emperyalizmin güdümünde (ve onun doğrudan maşası Feto örgütüyle işbirliği halinde) elinden geleni ardına koymayacaktı. “Vesayetçiliğe karşı savaşıyoruz” aldatmacasının ABD ve Avrupa’da bu iktidara büyük prim yaptırmış olması, Batı’nın nesnel çıkarlarından ayrı düşünülemezdi kuşkusuz. Bunun için iki sözde darbe teşebbüsü dere tepe kullanılacaktı. Birincisini Ergenekon-Balyoz gibi davalara malzeme yapacak, ikincisini (Büyükanıt’ın arkası boş e-muhtırasını) ise Cumhuriyet mitingleriyle yükselen kitlesel tepkileri sindirmek ve başkanlık sisteminin yolunu açmak için kullanacaktı. (Her ikisinde de emperyalizm AKP’nin arkasındaydı). Bu mizansenlerde ortağı olan Feto hareketinin bu defa kendisinin adeta davul zurnayla ilan etmiş gözüktüğü darbe girişiminin önünü ise “bırakın yapsınlar” diyerek açtıktan sonra kendi sivil darbe yolunun taşlarını dizecekti. Ama artık, 2013’ten itibaren, Batı’nın desteği AKP liderinin arkasında değildi; içerde ve dışarda Batı’nın kontrolü dışına çıkma belirtileri göstermekteydi, zorbalık yöntemleri Batılı kamuoyunun midesinin kaldırabileceği eşiğin üzerine çıkmaktaydı; dil aşırılıkları (Nazi vs. suçlamaları, mültecileri silah olarak kullanma tehditleri) tahammül sınırlarını aşmaktaydı, artık Batı’ya verebileceği yeni bir şeyi kalmayan bu üçüncü dünya tipi otokrata karşı eski hoşgörünün yerini dışlama almaktaydı. Erdoğan iktidarı bunu zamanında algılamayı bile başaramayacaktı.

***

Şimdi bu tarihsellikteki ve bu yapıdaki bir iktidar türünden bazıları bir anti-emperyalist mücadele ekseni çıkarmaya çalışıyorlar. AKP’nin son zamanlardaki Suriye politikası ile emperyalizmin kuklası olan Feto hareketi ile mücadelesine bakarak bunu göstermeye çalışıyorlar. Bir kere Suriye örneği, bir dış politika hezimetinin vardığı bir ricat pozisyonudur. Başlangıçta yanlış saf tutmanın, Esad’ın başına dünyanın bütün cihatçılarını musallat etmenin faturasıdır. Koşulların zorlamasıyla bazı gözden geçirmeler yapılmasına rağmen hâlâ bile bazı cihatçı örgütlere destekten vazgeçilmemiş olması, bağnazlığın boyutlarını göstermektedir. Emperyalizmin arzuları doğrultusunda Suriye’nin paramparça edilmesine ve nihayetinde Suriye’de kimsenin aklına gelmeyecek bir Kürt devleti oluşumuna nesnel olarak tüm katkıyı yapmış olan AKP iktidarını şimdi bu son oluşumu sekteye uğratmak için yaptıklarından dolayı anti-emperyalist mi ilan edeceğiz? Ya da yedi düvele (şimdi Almanya’yı da kapsama alan) kof bir meydan okuma tavrına girmesine alkış mı tutacağız? Feto hareketinin kendi iliklerine kadar işlemiş siyasi bağlantılarını açığa çıkarmayan, darbe gerekçesiyle kendi diktasını pekiştiren bir iktidara anti-emperyalist mücadele misyonu mu yükleyeceğiz?

Ülkesinin ekonomik çıkarlarını emperyalizme peşkeş çeken, bağımsız sanayi ve tarım politikaları uygulayamayan, böyle bir perspektifi dahi olmayan; ülkenin itibarını ve hareket yeteneğini sürekli aşındırarak emperyalizmin müdahalelerine giderek daha açık hale getiren, bağımsız karar alma kapasitelerini sürekli olarak gerileten bir iktidar türünün herhangi bir anti-emperyalist pozisyon ile ilişkisi olabilir mi?