Üniversiteler ve Yeniden Yapılandırma…

Son YGS sınavı, şifreleme hatalarıyla malül basit bir yol kazası değildir. Bilinçli olarak gerçekleştirildiği savlanabilecek ve sonuçları bakımından kamu kurumu olan ÖSYM’nin tümden tasfiyesini öngören bir aşama olarak nitelenebilir. Bu şaibeli süreçten, herşeyden önce şöyle bir sonuç çıkmıştır o da kurumsal olarak ÖSYM düzenlemelerine karşı giderek yükselen toplumsal bir güvensizliktir. Bundan sonra ki sürecin adının ise, sınav piyasasının da uluslararası düzeyde özel şirketlerin rant alanı haline getirilmesini kapsayacak yeni düzenlemelere başlangıç izleri arasından okunması gerekmektedir.

ÖSYM’nin gerçekleştirdiği en kapsamlı “sınav piyasası” etkinliği, YÖK sadaretine bağlı devlet ve özel vakıf yükseköğretim kurumlarına öğrenci seçmek ve yerleştirmektir. Türkiye’nin GATS anlaşması gibi uluslararası taahhütlerine de uygun olarak, YÖK kurulduğu günden itibaren, üniversite eğitiminin giderek piyasalaştırılması politikalarının peşini kovalamaktadır. Geçmişteki uygulamalar bir yana bırakılıp en yakın tarih örnekleri bile ele alınırsa, “YÖK’ün Yükseköğretimi Yeniden Yapılandırma” etkinliklerinin son derece hız kazandığı görülmektedir. Yapılan duyurular ve gerçekleştirilen toplantılarla “ortak akıl” oluşturulmakta ve seçim sonrası, muhtemel bir AKP iktidarına yedeklenmiş anayasal düzenlemelerle, YÖK yapılanmasında da “piyasacılığın” yeni evresine geçişi planlanmaktadır.

Bu yılın duyurularından ilki, 3 Şubat 2011 tarihinde kamuoyuna ulaştırılmıştır. Aynı duyuru, 10 Mart 2011 de “Yükseköğretimin Yeniden Yapılandırılmasına Dair Açıklama” ile bir kez daha yinelenmiş olup, YÖK internet sayfasında da metin halinde bulunmaktadır. Açıklama ve çağrı ise, geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen Gebze toplantısında (6 Nisan 2011), “Yükseköğretim Kurulu Ortak Akıl Platformu Çalışması” ile bir basamak daha ilerletilmiştir. Seçim öncesi son zirve etkinliği ise, 27-29 Mayısta gerçekleştirilecek olan “Uluslararası Yükseköğretim Kongresi” olarak düzenlenmektedir.

Platform çalışmasına geçmeden önce, son duyuruyu ele almak, izlenmesi planlanan rotanın yönünü anlamak bakımından hayli öğretici olacaktır. Duyurudan kimi alıntılar şu ifadeleri içermektedir:

“…pek çok alanda olduğu gibi yükseköğretim de bütün dünyada küreselleşen bir yapıya bürünmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin de dahil olduğu Avrupa yüksek öğretim alanını da aşan, akademide evrensel ilkeleri gerçekleştirme arayışları kadar Avrupa yüksek öğretiminde yaşanılan sorunların da bir sonucu olan Bologna süreci burada hatırlanmalıdır”.

“…Yükseköğretim alanında bugün gelinen nokta, sorunlar ve sorunlu alanlar için lokal çözüm arayışlarına yönelme yerine yükseköğretim sistemimizin yeniden yapılandırılmasını gerekli kılmaktadır. Yükseköğretim alanında zaman zaman yapılan kısmi değişiklikler yerine “yapısal değişim”in hangi düzeyde yasal bir düzenleme gerektirdiği bir engel olarak görülmeden bu yönde bir irade ortaya konulması gereği vardır. Bu sürece ilgili tarafların katılımı başlangıç aşamasında sağlanarak bir model oluşturulmalı ve geliştirilmeli, daha sonra bu modelin kamuoyunda yeterince tartışılması sağlanmalı, nihai şekli verildikten sonra da siyasi karar alıcılara bu model sunulmalıdır. Aynı şekilde gerçekleştirilecek değişikliğin dayanacağı zihniyetin ve dikkate alınacak temel ilkelerin belirlenmesi, yükseköğretimde planlanan bu değişim sürecini yönetmek kadar önemlidir”.

“…Yükseköğretimin yeniden yapılandırılmasının “bireylerin dünyanın değişen koşullarına uyum sağlayabilecek bilgi, beceri ve yetkinliklerle donatılması, girişimde bulunmaktan ve sorumluluk yüklenmekten kaçınmayan, eleştirel düşünme becerilerine sahip, insan hakları ve demokrasi, çevresel, kültürel ve estetik değerler konularında duyarlı aktif yurttaşlar olması, ayrıca verilen eğitimin geniş kitlelere erişerek ülkenin yarışmacı potansiyelini geliştirmesi, yapılan araştırmaların uluslararası düzeyde saygınlığı olan bilim ve sanat üretimine yönelmiş olması, ülkenin rekabet edebilirliliğine destek olması, topluma hizmet faaliyetlerinin etkin ve sürdürülebilir kılınmasını amaçlaması” gerektiğini düşünüyoruz. Yeni sistem kendi kendine öğrenen, gelişen ve kendini sürekli yenileyen bir yapıya sahip olacaktır”.

Öngörülen yapısal değişimin dayanacağı temel beş ilke de, “1. Çeşitlilik 2. Kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik 3. Performans değerlendirmesi ve rekabet 4. Mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı 5. Kalite güvencesi” olarak sıralanmaktadır. Bu temel ilkelerin kurgusal hedefi ise, özetle piyasa çeşitliliği içinde rekabetçi bir “yeni insan tasarımı”nın gerçekleştirilmesini ve yükseköğretim kurumlarının piyasalarla uyumunun rasyonalize edilmesini öngörmektedir.

Sonuçta, Gebze’de gerçekleştiren “ortak akıl” arama toplantısına, YÖK ve STK katılımı sağlanmış ve akıl ortaklaşmasını sağlayacak uygun bir senaryo akışı içinde “1) YÖK, ÜAK, Varlık ve Görev Tanımları 2) İşin Yönetimi, Mütevelli Heyeti, Meslektaş Katılımı 3) Dış Paydaşların Yönetime Katılımı 4) Çeşitlenme (Devlet, Vakıf, Şirket, Uluslararası Üniversitelerin Açılması) 5) Üst Yönetim YÖK ve ÜAK Üniversite Düzeyinde Rektör ve Senato Fakülte Düzeyinde Dekan, Kurul ve Bölümler Konusu 6) Rektörlerin Göreve Gelme Şekli ve Yetkileri 7) Üniversitede ve Fakültede Kurulların Yetkileri 8) Özerklik ve Hesapverilebilirlik 9) Yükseköğretimin Finansman Modeli 10) Kalite Güvence Sistemi 11) Önlisans, Lisans ve Lisansüstü Düzeyde Yaşananlar 12) Üniversitelerde Akademik Terfi Sistemi 13) İstihdamedilebilirlik 14) Üniversite-Sanayi-İşdünyası İlişkileri Üniversite STK İlişkileri” başlıklarına yanıt aranmıştır.

Bu toplantıya davetin hangi ölçütlere göre yapıldığı Üniversite Konseyleri Derneği’nce bilinmemektedir. Sermaye çevrelerinin örgütleri ile kimi mesleki kamu kuruluşları, STK’lar olarak bu toplantıda yer almış durumdadır. Eğitim-Sen ve “Üniversite Dernekleri Platformu” içinde olan TÜMÖD, bağımsız özneler olarak toplantıya davet edilenler arasında bulunmaktadır. Bu kuruluşların katılımları, kamuoyuna yaptıkları açıklamalardan öğrenilmiştir. Kurumsal görüşlerini yazılı bildirmelerinin ötesinde, toplantıda alınan kararların “ortak aklına” uyum sağlayamadıkları veya bunları etkileyerek değiştiremedikleri, yine açıklamalarında ifade edilmektedir.

Toplantıda alınan kararlara bakılırsa, varılan ortak aklın, özetle “bilimi, araştırmayı, üniversiteyi, öğretim elemanını ve öğrenciyi met’alaştıran bir sürecin daha da yaygınlaştırılıp, kalıcı ve geri dönüşsüz olarak bir ‘yükseköğretim piyasası” öznesi haline getirilmesi” olduğu ileri sürülebilir.

Bu manzara şaşırtıcı değildir. Kararların, akademi çevrelerinin de önemli bir kesimi bakımından “artık” rahatsız edici bulunmayan, ikna olunmuş, bir uygulama ve söylem alanı olduğunu belirtmek, “malumu ilam” da sayılmamalıdır.

Çözüm nedir sorusu, kuşkusuz bütün yakıcılığı ile ortada durmaktadır. Çözümün ayrıntılarını, var olan zemin içinden vaaz etmeden önce, zemininin nerede aranması gerektiği hakkında söz söylemek zorunluluk ve asıl problematik olarak ortada durmaktadır.

“YÖK kaldırılmalı, üniversite demokratikleştirilmeli” gibi çözüm niyetine ortaya sürülen öneriler, tuluat yapılan sahnenin bütün köşelerine toslamaya mahkûmdur. YÖK yeniden yapılandırılırken, bütün strateji ve taktikler, yükseköğretimin “sermaye birikimi” önünde bir engel olarak bulunabileceği olası bütün mevzilerden sökülüp, atılmasına yönelik bir gelişim izliyorsa, şimdilerde yapılan tüm girişim ve planlamalar buna uygundur ve doğrudur. Başka bir anlatımla, kaldırılması gereken YÖK’ün ve demokratikleştirilmesi istenen üniversitenin tam da istenildiği ölçüde sermaye uyumlu bir dönüşüme uğratıldığı ve uğratılmaya da devam edileceği, sürdürülen “yapısalcı” çalışmalardan açıklıkla anlaşılmaktadır. Bu bakımdan, akademinin “nasıl bir üniversite” sorusuna vereceği yanıt, eğer “emek eksenli ve kamusal yararı geliştirici” bir zemine dayanma kaygu ve kurgusu taşımıyorsa, başta YÖK Beyleri olmak üzere, yeni akademi elitleri, tam da “küreselleşmeci zihniyete” uygun “çağdaş” bir üniversite yapılandırmasını biçimlendirmektedir.

Kısaca, üniversite kurgusunu “sermaye piyasaları” bağlamı ve zemininden koparmak onu emek eksenli bir kamusalcılık alanına oturtmak gerekmektedir.

O zaman, üniversite için “emek egemen bir demokrasi anlaşıyışı”nın talep edilmesi, bir anlam kazanacaktır.

O zaman, üniversitenin hem bilimsel ve hem de kamusal kaynaklara dayalı mali özerkliğini talep etmek gerçekçi, çağdaş ve ilerici bir zemin olacaktır.

O zaman, yükseköğrenim dahil, eğitimde “eşitcilik” doğru bir tutum ve irade haline dönüşebilecektir.

O zaman, üniversitelerin otonomisi, yani kendini yönetme biçimi, tüm paydaşlarının temsil edildiği ve seçilmiş kurullar eliyle sürdürülebilir duruma gelecektir.

O zaman, gerek öğretim elemanları ve gerekse diğer çalışanlar için iş güvencesizliği, esnek istihdam ve akademinin her kesim ve hizmetinde giderek gelişen taşeronlaşma ve özelleştirmenin önüne geçilebilecektir.

O zaman üniversite, piyasaya hizmet kurumu olmaktan çıkacak ve bilimi yaratan gerçek kimliğine kavuşacaktır.

O zaman üniversite, insan emeğinin horlanıp, sömürülmediği toplumsal ve bilimsel bir kültür alanı yaratmanın onurunu da taşıyacaktır.

İş zor, yol uzun ve sayı azdır…

Haydi yarınların umudunu, mücadele iradesinde yakalamak için…

[email protected]

14/04/2011 Perşembe

YAZARIMIZIN SON YAZILARI

Neydi benim adım? 19/06/2014 Perşembe
Çünkü biz buna mecburuz... 12/06/2014 Perşembe
Seyir Defteri… 05/06/2014 Perşembe
27 Mayıs deyince… 30/05/2014 Cuma
Persona non grata 22/05/2014 Perşembe
Soma’nın altı Hades... 15/05/2014 Perşembe
Telefonumun rehberi... 08/05/2014 Perşembe
Haydi 1 Mayıs’a... 01/05/2014 Perşembe
Berkin’in uçurtması... 24/04/2014 Perşembe
Etiketler: