Perşembe, 1 Aralık 2011 - 08:59
YazdırYazdır Arkadaşına gönderArkadaşına gönder

Server Tanilli: Bir onur abidesi

Nurettin Abacıoğlu

Türkiye Akademiyası’nın, ne mutlu ki, Server Hoca gibi bir onur abidesi vardı. Sadece akademiyaya mı aitti? Kuşkusuz değil; Türkiye’nin bilim emekçisi proleter oğullarından birisi de. Şimdi bayraklarımızda rengi; dalga, dalga uğurluyoruz...

Tanilli, sadece akademik olmanın sıradan bir öznesi değildi. Toplumcu bir aydın olmanın sorumluluğunu, bilimine ve topluma karşı emekten yana olmanın kefesinde tarttı. Hem de yaşamının bütün üretim alanlarında ve olanca ağırlığıyla. Bu tercihini kendi yaşam kültürü ve sınıfsal anlayışı olarak sonuna kadar göğüsledi ve savundu. Sonra, dünya halklarına mal olması gereken bir mücadele ve bilim iradesini bizlerin yaşamına armağan ederek bu dünyadan geldi geçti...

Yitik haberini aldığımda, ilk duyumsadığım derin bir iç acıması ve bizim saflardan bir yenisinin daha kervana katıldığının burukluğu ve derin boşluğu oldu. İç acıması insanidir. Göz pınarlarına gelip takılıveren parlak, saydam bir çift yaş da öyledir. Bir yandan kaybedilene hemen başlayan bir hasretliği içerir ve bir yandan da kendimize ait olanın hüznü ve acısının tadıdır. Yani, göz pınarlarımızdaki yaşlarımız ve yüreklerimizin burkulması sadece kendi içimize akıttıklarımızdan ibarettir. Ama işte hepsi budur!.. Oysa, durduğumuz yerden dünyaya bakarken, Tanilli ile aynı pencerenin pervazına tutunmuş olmak; emeğin toplumsal kurtuluşuna dair mücadele iradesini aynı saflarda paylaştığını bilmek artık “acıyı bal eyler”; “karanlığa ışık sıkar” ve bu da mütevazi ve insani başka bir onurdur. Hem de “düşmana inat”. İşte bu duygularda dalgalanırken, yaşadığımız evrende Tanilli Hoca ile yollarımızın nerede kesişti sorusunun bir kez daha aklıma gelip takılışı... Öncesinde nerede buluşmuştun diye soranı çıkarsa, “Bir Bilim Adamının Savunması” kitabını 1978 de okuduğumda diye yanıt vermeliyim.

O, o sıralarda Üniversitede doçent. Bense akademik yaşamımın baharında TÜMAS üyesi doktora yapan bir asistan. Kentlerimiz farklı; üniversitelerimiz farklı ve davası açıılana değin, benim ondan henüz bir haberim yok. Yıllardan 12 Mart sonrasının en derin izlerinin sürdüğü bir çağ yangını yılı; yani 1978. Tam da “Uygarlık Tarihi” ders notlarının “komünizm propagandası” ihbarcılığına uğradığı ve 12 Mart faşizminin ülkede kol kanat gezdiği bir zaman aralığında, DGM önünde yaptığı tarihi savunmanın kitaplaştırıldığı bir dönem. Ve ben kitabı Esenboğa hava limanında, o sıralar aynı kürsüde çalıştığımız bir arkadaşımı İngiltere’ye akademik çalışma yapmaya uğurlarken satın almışım. Yani kitabın ilk sayfasına böyle bir şerh düştüğüm için şimdilerde hatırlıyorum.

Kitabın toparlayıcısı, Mehmet Emin Değer. Asker bir hukukçu iken, 12 Mart sonrasının savunmanlarından birisi olarak karşımıza çıkıyor. “CIA Kontrgerilla ve Türkiye”; “Emperyalizmin Tuzaklarındaki Ülke: Oltadaki Balık Türkiye” gibi yapıtların da yazarı. Rıfat Ilgaz ölümünden önceki son yazısını “Bizden Biri” başlığı ile Emin Değer’e ayırmış ve diyor ki, “...Hak adamı olduğu kadar halkın da adamı, haksızlıklar karşısında belgeli, becerili savunucumuz olan Emin Değer...”

Gülçin Çaylıgil ve Ziya Nur Erun, Tanilli davasının ilk savunmanları arasında. Konudan haberdar olan Emin Değer’de, kendisinin savunmanlar arasına katılması için ondan izin istiyor. DGM divanı kurulduğunda, iddia makamındaki savcı “Uygarlık Tarihi” kitabını komünizm propagandası olarak niteliyor ve “suç kanıtı” sayıyor. Savcıya dayanak oluşturan bilirkişi raporunun altında da Ceza Hukukçularının duayeni bir üniversite hocasının, Prof. Dr. Nurullah Kunter’in imzası var. Kunter 1981 de yaş haddinden emekliye ayrılıyor. Bir dönemlerin Kunter’i ni hatırlayanlar için burada yeri gelmişken bir hatırlatmam da olsun. Bilim saiki ile yazılmış bir kitabın içindekilere başka bir bilimcinin katılmaması, eleştirmesi ve hatta aksi yönde kanaat bildirmesi normal sayılmalıdır ve fakat acı olanı, onun içinde suç unsuru arayıp, ona ilişkin delillendirmeler yapmaya kalkışmak ve “kelle istemek” acaba ne menem birşeydir. Bir bilimcinin akademik yaşamında durduğu yer, “bilim ve iktidar” ilişkileri içinde dar bir aralığa düşerse ve takındığı tutumla bu bataktan çıkamazsa, sonrasında söyledikleri, yazdıkları hangi arşın, hangi endazeye vurulup, değerlendirilecektir. Geçiyorum... İhbarcı öğrenciler de, tanık sandalyesinde oturuyorlar. Oysa duruşmalar başladıktan sonra bunların, Tanilli’nin dersini alan öğrenciler olmadığı da ortaya çıkıyor. Tanilli’nin yanında ise, önce kendisi duruyor. Ya da Tanilli, emekten yana bir dünya görüşü ve sağlam bir “Anayasa Hocalığı” bilgi birikimi ile bilimin ve doğrunun yanında duruyor. Savunmanları var ki, onlar da bilimin, aklın ve emeğin süzgecinden geçirilmiş hukuki görüş ve kanıtları en anlamlı düzeyde ve tüm duruşmalarda sonuna değin kovalıyor. Bir de unutulmaması gereken şu ki, o zaman ki TÜMÖD (Tüm Öğretim Üyeleri Derneği) İstanbul Şubesi, eser hakkındaki bilimsel incelemesini mahkemeye sunuyor. Tanilli’nin Uygarlık Tarihi yanında o zamanın akademiyasının bir bölüğü dimdik yer alıyor; ayakta duruyor...

Dünkü soL Portalda yer aldı;.. elimdeki kitapta da ayrıntılarına değin nice özlü sözü tarihe şerh düşülmüş durumda...

Tanilli diyor ki;..

“Doğrudur veya yanlıştır, taraftar olunur veya olunmaz… Bir bilim adamı olarak kabul ettiğim metod, görüş ve düşüncelerimden dolayı kime karşı sorumluyum? Yaşadığım çağa ve topluma karşı… Ya Mahkemelere? Asla.

Sayın Başkan, Sayın Üyeler,

Çağına ve toplumuna karşı görevini yerine getirmiş bir hocanın huzuru içindeyim şu anda. Yazdıklarım, yazılması gereken şeylerdi. Bugün yazmaya kalksam -en azından- gene aynı şeyleri yazardım. Hiçbiri hakkında en ufak bir pişmanlık duymuyorum. Kalemimden çıkmış her cümlenin -cümle ne demek- her kelimenin ve hecenin altında, entellektüel şeref ve haysiyetim yatmaktadır. İnsanım, hayatta dönebileceğim şeyler olabilir. Ama entellektüel şeref ve haysiyetimden, -ölüm bahasına da olsa- dönemem. Atilla İlhan'ın o yeni ve unutulmaz şiirlerinden birinin son mısraları geliyor aklıma :

O sözler ki kalbimizin üstünde/ Dolu bir tabanca gibi / Ölüp ölesiye taşırız/ O sözler ki bir kez çıkmıştır ağzımızdan/ Uğrunda asılırız.

Ben, içinde yaşadığım çağa ve topluma karşı, bir bilim adamı olarak sorumluluğumu yerine getirdim.

Şimdi sorumluluk sırası sizde. Yalnız, unutmayınız ki, siz de çağınıza ve topluma karşı sorumlusunuz. Çünkü, her mahkeme kararı, onu verenlerin yalnız hayatları boyunca değil, onu verenler hayattan' çekildikten sonra da anılır. İyi anılır, kötü anılır, ama anılır. İsterim ki, sizin kararınız -ilerde kültür tarihinin mutlaka bahsedeceği bu dava dolayısıyla- iyi anılsın, takdirle anılsın. Sizleri tarihin huzurunda, toplumun huzurunda sorumluluklarınızla baş başa bırakıyorum.

Hoşca kalınız.”

Tanilli, iç huzuru ile veda ediyor. Anlaşılan Mahkeme Heyeti de, tarih ve toplum huzurunda bilimini savunan bir bilimcinin bu savunmasından etkileniyor. Tanilli beraat ediyor. Beline kurşunu hemen yemeden önce. Yaşamını bacakları kötürüm, aklı ve toplumcu vicdanı dört kol, on bacak ile koşmaya başlamadan önce...

Kitabın başına Uğur Mumcu bir önsöz yazmış. Başlığı ise, “Bir Onur Heykeli...”

Bu yazıya da son söz olsun; şimdi sıra Uğur’undur...

“Adalet tanrıçasının neden gözleri bağlıdır? Belki bu terazide eşit ağırlıkların tartılmadığını bildiği için! Öyle midir, değil midir, bilemem. Fakat adalet tanrıçası, herhalde, sanık sandalyesinde oturtulan bilim adamlarından çok ama çok utanmıştır.

Ülkemizde son yıllarda, iki bilim adamı, Prof. Mümtaz Soysal ve Doç. Server Tanilli, ders kitaplarında yazdıklarından ötürü mahkeme önüne çıkarıldılar. Her ikisi de aydın onuru ile bu davaları göğüslemesini bildiler. Soysal, kendisini suçlayan askeri savcıya karşı şunları söylüyordu: “Siyasal suçlar hiçbir dönemde hiçbir iktidara onur vermemiştir. Beni de layık olmadığım bir sandalyeyye oturtuyorsunuz!” Server Tanilli ise, Devlet Güvenlik Mahkemesi yargıçlarının yüzlerine karşı “Mahkemelere asla hesap vermem” diye haykırıyordu.

Server Tanilli, “milliyetçi-toplumcu” ideolojiyi benimseyen bir öğrenci tarafından ihbar edilmişti. DGM savcısı bu ihbarın doğrultusunda iddianame düzenledi. Bir ceza hukuku öğretim üyesi, yazdığı kitabı unutarak, aynı Fakültede ders okutan Tanilli’yi demir parmaklıklar arkasına göndermek için raporlar yazabilir.

Server Tanilli görevini yapıyordu. İhbarcı öğrencisi, iddianameyi düzenleyen savcısı ve raporu yazan öğretim üyesi, bunların hepsi, ama hepsi görevlerini yapıyordu.

Ama bu görev neyin göreviydi?..

Biz sadece Doç. Tanilli’nin görevini biliyorduk: Bıkmadan, usanmadan, egemen sınıfların sardığı bela çemberlerine aldırmadan, halka, işçiye, köylüye gerçekleri anlatabilmek.

Doç. Server Tanilli’nin suçu buydu!

Üniversite öğretim üyesi misin? Seçimini yapacaksın: Ya egemen sınıfın yanında yer alacaksın, arabalar, katlar, villalar, paralar içinde yüzeceksin, ya suya da sabuna da dokunmadan sürüngenler gibi yaşayacaksın ya da Doç. Tanilli gibi inandığın gerçeklerin uğruna, özgürlüğüne ve günün birinde yaşamını armağan edeceksin... Yok başka çaresi!

Tanilli yerini seçmişti. Yer işçi sınıfı ideolojisini savunanların safıydı. Tanilli bu safta yer aldı. Erkekçe, yiğitçe, ama çalımsız, ama gösterişsiz.

Çağımızda kahramanlık kılıçla, tankla, tüfekle olmuyor. Kahramanlık, inandığı ilkeler uğruna katlanılan özverilerle ölçülüyor artık.

Tanilli, sadece DGM denile olağanüstü mahkemede yargılanmadı. Faşist çeteler, onu evine giderken, gece karanlığında pusuya düşürerek kurşunladılar. Ve infaz öyle yapıldı.

Tanilli, “Uygarlık Tarihi” adlı ders kitabından ötürü yargılanmıştı. Şimdi Tanilli belden aşağısı tutmayan vücuduyla dimdik, kendisini yargılayanları, ve de kurşunlayanları yargılıyor. Hem de insanlık ve uygarlık adına!

Server TANİLLİ, DGM önüne çıkarıldığında, yanında hukukçu dostlar buldu. Bu dostlardan biri, Avukat M. Emin DEĞER’di. Değer, 12 Mart günlerinde beni de Sıkıyönetim mahkemlerinde savunmuş, eli sten tabancalı askerler önünde savunmalar yapmıştı.

Emin DEĞER, Tanilli ile ilgili dava dosyasını, kamuoyuna sererek, bir takım sorumluları da hesaplaşmaya zorlamaktadır. Bu öyle bir hesap ki, bu dosyada devrimle karşı devrim, aydınlık ile karanlık, işçi sınıfı ile burjuvazinin köhne hukuku çarpışmaktadır.

İşçiler Server Tanilli’yi unutmayın. O sizin gerçek dostunuz ve avukatınızdır!

Uğur MUMCU”

Şimdi bayraklarımızda rengi; kendi bayrak oluyor. Dalga, dalga uğurluyoruz...

nuriabaci@gmail.com

Ekler

İletişim: habermerkezi@sol.org.tr - sol@sol.org.tr