“Çiçek Kanunu”, AİFD İlanı ve Honduras’ta Darbe

Haftalık tefrika yazıların en önemli sorunu "dur bu hafta bitiriyorum" derken, gündelik yaşamın hızından ve zamanından kopup, ayrılmasıdır. Üniversite meselesi üzerine en son yazdığım üç yazı, işte tam da bu örneğe bir kez daha denk düşmüştür. Zira, gündelik yaşam olanca hızıyla ve "Türkiye siyaset potası" ise, tam bir yuvarlanma içinde seyretmektedir.

Haberlere bakılırsa, iki yerli, bir yabancı başlık, bana göre öncelikler arasına oturmaktadır. Yerlilerden ilki olan, "Çiçek Kanunu" önemli bir konudur. Kanunun kanunlaşması sonrasında sonuç çabuk alınmış bulunmaktadır. Gazetelerde yer alan AİFD (Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği) ilanı da , bu sıcaklarda hayli serinletici ve buzludur.Yanı sıra, Honduras'ta ki askeri darbenin ardında ilaç şirketlerinin parmağı olduğuna dair şaiyalar bulunmaktadır. Oysa, hepsini konuşacak yer yoktur. Gene de deneyeceğim...

"Çiçek Kanunu"

Birkaç gün önce nur topu gibi bir "Çiçek Kanunu" müjdesini aldık. Çiçeğin kır, bahçe ve parklardaki ile bir ilgisi yok. Meramım basittir; Albay Çiçek'ten bahsediyorum. Herkesin bildiğini temcit pilavı gibi tekraralamakta mana yok; ama yine de bir özet olsun...

AKP ve Feto'yu halletme komplosunun (ki... bu komplo, deruni bir senaryolaştırma ile bir fotokopi evrağa kaydedilmiş ve malum "taraf"ça da ele geçirilip, yayımlanmış bulunuyor...), altında imzası olup, olmadığına karar verilemiyen ve Askeri Mahkemelerce olmadığı hükmüyle, dava hakkında görevsizlik kararı verilen meselenin, askere bırakılmayacak kadar ince bir iş olduğuna karar veren "riyaset-ül siyaset"e ait "Meclis heyeti", askerin sivil mahkemede yargılanmasının önünü açan bir kanunu, yani "Çiçek Kanunu" nu apar, topar ve bir geceyarısı operasyonuyla Genel Kuruldan geçirmiş bulunuyor.

Sadece geçirmekle de kalmıyor, gereği olarak öngördüğü işi de yerine getiriyor. Albay Çiçek, sivil mahkemece "terör örgütçüsü" olmaktan tutuklanıp kodese konuyor. Demem odur ki; Türkiye bu kanunla pek de bir sivilleşme ve demokratik aydınlanmaya falan tabi olmuş değildir. Yapılan iş, memleketin belinden aşağıya vuruşun yeni bir örneğidir. Bu meramımı anlatacağım...

Askerin, sivil mahkemeye gönderilmesi malum kesim ve taraflar bakımından sürdürülegelen bir operasyondur aslında ve bu operasyon, kendi içinde yeni bir aşamasına vardırılmıştır. Aşama, yeniden yapılandırılacak TSK ile ilgili olup, "postmodern terminolojiyle", "yapıbozucu" bir süreç başlatılmıştır.

TSK'nın tarihi, Türkiye'nin yeniden teslim alınış tarihi gibi, perde perde ve farklı fragmanlardan oluşan bir tarihtir.

Kurtuluş Savaşı, "Büyük Millet Meclisi Orduları" tarafından gerçekleştirilmiştir. Kuşkusuz bu lafı, milis kuvvetleri olarak örgütlenen bir halkın, orduya dönüşüm sürecini hesaba katarak sarfediyorum. Dolayısıyla, Türkiye'nin mazlum halkı, kendisi olarak gördüğü ordusunu, sonralarda postal tekmesini sırtına yese bile, hep sevegelmiştir.

Baba dedem, Osmanlı ümmetinin bir ferdi olarak dünyaya gelmişti. Öldüğünde Cumhuriyet vatandaşıydı. Belleğimde, yitip gitmeden kimi iz etmiş hikayelerine bakılırsa; çoçuk yaşta, Dömeke Meydan Savaşı için askeri alındığını söylerdi. Hayal miydi, ney di?.; kendi gitti, hatıraları kaldı yadigar; şimdilerde geriye bileni kalmadı. Ama, çeşide ve bolluğa bir bakarmısınız; Galiçya, Yemen, Balkan, Trablusgarp Savaşı, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarının onca mistik cephe hikayelerini dinlediğimi hatırlıyorum. Derdim, dedeme güzelleme değildir. Söylemek istediğim, pekçoğumuzun ailesi, böylesi asker manzaralarını nasıl da içselleştirerek barındırır.

Sonra vakit tamama ermiştir. Askeriye, yeni bir Türkiye ufkuna araç kılınmıştır. Ve sonuçta, 1950 de kan parasına Kore'ye giden TSK, verdiği telefata mükafat olarak, memleketin adını NATO paktına kazıttırmıştır.. İşte bu kavşak, kendi yağıyla kavrulmayı "tam bağımsızlık" hedefi seçmiş Türkiye'nin, kapitalizme tam tekmil dönüş yaptığı ve emperyalist buyurganlığın ipini yeniden kendi boynuna geçirdiği önemli bir tarih kesiti olmuştur (..hoş, esasında da, öncesinde de, ya da başından beri, bu dönüş hep de düşlenmiş ti ya.., şimdi, ayrıntısını bir soluk geçelim...). TSK adına da, artık memlekete hizmetin yolu, ABD'nin yanında, "batılı dostlar"ımızın "alî" (yüksek) çıkarları bağlamında tebdil-i kıyafet eylemeye dönüşmüştür. Yani genotipten, yeni bir fenotipe doğru bir evrilme.

NATO ve ABD standartlarına her evrilme, TSK'nın "modern ordu" örgütlenmesinde de yeni "öz değerler" kazanmasına neden olmuş görünmektedir. Buna "darbecilikler" tarihi dahildir.

Bu iştigal alanıyla ilgili olarak, kimisi askeri darbe der ya, ben 27 Mayıs'ı bir kenara ayırırım. Zira o kalkışma, hiç de basit bir askeri emir komuta zinciri altında falan değildir. Yani ve esasen, ortada ordu cenahından küçük rütbelilerin bir isyanı vardır. Ve önemle de üniversite gençliği arasında, bu kalkışmanın öncüleri ve kovalayıcıları olmuştur. Sonrası mı; 27 Mayıs'ın kimi Anayasal kazanımları Türkiye'yi "sallan, yuvarlan" neredeyse, 1980 lerin neoliberalizm furyasına değin 20 yıl idare etmiştir.

Arada 23 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963 gibi yarı yolda kalmış girişimler de, TSK tarihi bakımından maruftur.

Kuşkusuz, makûs darbeler tarihi içinde, en önemlileri "bir 12 ler çiftlemesi" olarak şekillenmiştir. İlki 1971 Martına denk düşer. Türkiye Cumhuriyeti tarihi bakımından sıralı bir dörtleme içinde başarılı olmuş ikinci ve emir-komuta zinciri içerisinde yapılmış ilk askeri darbe eylemidir. 9 Mart'a geriye dönülse, başka bir cuntanın tasfiye sonrasında, Türkiye Solunun beline yönelen bir zulüm dönemidir. İkinci 12, aylardan Eylül'e, yıllardan da 1980'e denk düşer. ABD'nin "Our Boys" diye nitelediği ve emir-komuta zincirinde tepeye taşıdığı "faşit diktatörlük", Türkiye'nin geleceğini emperyalizm çıkarlarına yeniden şekillendirmek üzere tedavüle sokulmuştur. O tarihten bu yana, yaşanan onlarca siyaset sahnesinde, memleketin halkçı, toplumcu, aydınlanmacı damarları ve insan unsuru dahil tüm kurumsal zenginlikleri adım, adım kurutulmaya ve teslim alınmaya, işte bu diktatörlükle, yüz tutmuştur. Bu tablonun baş aktörü, yargılanırsam, intihar ederim buyuruyor. Bu sözcük bile ne ironi; tarihin ve halkın duygularına sığınırken, afolmuyacağının bilinçaltı kavrayışıyla, kendi biletini vicdani olarak işte böyle kendi kesiyor...

97 nin 28 Şubat'ına artık yerim kalmadı...geçiyorum ve bunca malüllükten sonra, "Çiçek" meselesine, yine de bu kavşaktan bakmak gerekir diye düşünüyorum...

İlk olarak şu şerhleri düşsem, yanlış olur mu bilmem. 1) AKP bunca işsizlikten, krize, siyaseten yaşadığı şıkışmışlığından, öyle pek basit olmayan bir vücut çalımıyla sıyrılmasını bilmiştir. 2) Kamuoyunda, kendi profili bakımından da aşınan Ergenekon sürecini, TSK'nın darbeci geçmişini kullanarak yeniden cilalamış ve kaygan zeminde kendi kurallarına göre

hesaplaşmanın yeni bir adımını atmıştır.

Mesele, askerin, sivil yargıda icabına bakılabileceği bir hukuk aydınlanmacılığı gibi görünmemektedir. Her ne kadar, işi bu tarafa ötelemeye çabalayan ve ahalinin aklını böyle karıştıran, epeyi çığırtkan ortada bulunsa da! Mesele, emperyalizmin bölgede ki alî çıkarlarının anahtar teslim, ilgili mercilere iletilmesi babında, yerli siyaset aktörlerinin, yani iktidar partisinin "sınırsız güç kullanma arkalanmasının iyice önünün açılması"dır. TSK'da, herhal 1950 den günümüze; yani yaklaşık 60 senedir, istenilen ehilliğe çoktan kavuşturulmuştur. Bunda şüphe yoktur. Gene de, meselenin özü insan olduğundan, yurtsever askerin sağından ve solundan çekinen o küresel düzen efendileri, uşaklık mekanizmasıyla, memleketin her köşe ve kurumunu bilfiil işgal uğraşının içine, cihet-i askeriyeyi de yeniden yapılandırmayla artık tam tekmil ilave etmişlerdir.

Adına şimdiye değin "Amerikancılık, piyasacılık, gericilik" denilen illet, memleket sathında yeni bir aşamaya vardırılmıştır. Bunun adı, aşina olduğumuz üzere "faşizm" dir. Kısacası demokrasi rüyası ile ilgisi olmayan ve kuvvetler ayrılığının bile artık lüks sayıldığı, bir tek güce, şu andaki islami iktidara pekişen bir diktatorya sürecine gidiş başlamıştır. Nitekim, Albay Çiçek, terör örgütçüsü olmaktan sivil mahkeme tarafından tutuklanmıştır. Paşaların ne söylediği anlaşılamayan ince lafları havada kalmış ve Türkiye üzerinde oynanan son raunda bir adım daha yaklaşılmıştır. Meselenin özü, kısaca budur. Senaryo, İstanbul tayyare meydanına, Fetto'nun inişiyle bezemeli hale geçecek bir finale doğru hızla yürümektedir...

AİFD İlanı

AİFD, iki gündür gazete ilanı veriyor; ilanında "..yapılan tüm yenilikçi çalışmaların arkasında..." olduğunu bildiriyor ve "...Türkiye'de orjinal ilaç pahalı değildir..." diyor. Düğün değil, bayram değil; bu mesele nereden çıktı; halkımız kestiremiyor.

Araştırıcı İlaç Firmaları Derneği, Türkiye'de de sektörde bulunan ve dünya literatürüne göre "Çok Uluslu Şirket"ler denilen ilaç firmalarını bünyesinde barındırmaktadır. 2009 itibariyle 60 trilyon doları aşkın bir dünya ticaret hacmin içinde, bu ticaretin yaklaşık dörte birini gerçekleştiren bir sektörün Türkiye mümessilleri, nedense bu sıcak yaz gününde böylesi bir ilanla "Türk hekimleri ve eczacıları" na güven duyduklarını açıklamış bulunuyorlar. Orjinal ilaç, Ar-Ge yapan firmaların geliştirdiği ve patent, veri koruma gibi sinai ve fikri mülkiyet hakları ile sahipliğini ellerinde tuttuğu ilaçlara verilen addır. Türkiye'de hekim ve eczacılar, orjinal ilaçların yanısıra jeneriklerinin de kullanılmasını önerdikleri pek çok mesleki politikayı, gündemlerinde bugüne değin sürekli kılmışlardır. Ayrıntıya başka bir yazıda girmek üzere, bu konu, sektördeki orjinal ilaç üreticilerini her zaman ürkütür görünmektedir. Jenerik ilaç, orjinaliyle aynı etkililik ve güvenlilikte olan, patent, veri koruma gibi süresi tükenmiş ve çok daha ucuza tedavi olanağı oluşturan "benzer" ilaçtır. Bu piyasada orjinalcilerle, jenerikçiler arasında kıyasıya bir "tekelcilik rekabeti" sürdürülmektedir. İlanın kerrakesi budur...

Honduras'ta Darbe

Honduras'ta ise, seçimle iş başına gelmiş solcu lider Zelaya, askerlerce al aşağı ediliyor. BM dahil, dünya kuruluşları olayı kınarken, Latin Amerika için Bolivarcı Alternatif (ALBA)'in başını çeken Venezüella, Küba, Nikaragua gibi ülkelerin liderlikleri, Zelaya'nın siyasi meşruiyetini tanımaya devam ediyorlar...

Gazetede şöyle bir haber var... Aynen geçeyim...

"Venezüella merkezli haber sitesi Aporrea'da çıkan bir haber, yorumda; darbenin ardında uluslararası ilaç tekellerinin bulunduğu iddası yer aldı. Orta Amerika Sosyal Gözlemciliği isimli kuruluş tarafından yapılan açıklamaya göre, Zelaya'nın ALBA'ya girilmesini kabul ettikten sonra, ilaç hammmaddelerini Avrupa ülkeleri ya da ABD yerine, Küba'dan alma kararı "ilaç mafyasını" harekete geçiridi. Bugün Honduras'ta ilaç ihtiyacının %80'ininden fazlasının uluslararası ilaç şirketleri tarafından sağlandığı belirtiliyor. Habere göre Glaxo SmithKline'ın bölgedeki merkezi Panama'da; Pfizer'in Kosta Rika'da; Novartis, Bristol Myer ve Aventis'in merkezleri Guatemala'da bulunuyor. Honduras, 2009 başlarında bu firmalardan yüksek fiyatlı ilaçlar yerine, Küba'dan ilaç almaya karar vermişti. İddiaya göre, Kuzey Amerika ve Avrupa'nın güçlü ilaç lobileri buna izin vermek istemedi".

Haberin Türkçe kaynağını 30 Haziran Cumhuriyet'ten aktardım. Asıl kaynak ise, verdiğim şu bağlantıda: ""Honduras: Intereses Transnacionales farmacéuticos implicados en golpe de estado a Zelaya. http://www.aporrea.org/tecno/n137379.html". Meraklısına duyurulur...

Haber, öyledir, böyledir. Bugüne değin çok uluslu firmalar, dünyanın onca bucağında ne denli işlere karışmıştır da, kirlilerinin, hele darbelerle özdeş tutulanların izini tam da sürmek, pek mümkün olamamıştır. Türkçe'deki laf duruma uygundur. "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz"....

Türkiye'deki ilan ve husursuzluk ile, Honduras'ta olan bitene yamanan iddialar, şimdilik bir rastlantıdan öte değildir herhal...

Neden mi yazdım, bunca lafı. Sözünü önceleri de çok ettim; ama bu olup biten, memelekete, sonunda emekçiye vurur. Öylese mücadeleyi sıkılamak, hiç bırakmamak gerekir. Faşizme uyanık olmak da yetmez yani..,

Bir kez daha dikkatlerde bulunsun; işte!

nuriabaci@gmail.com

Popular content