Thursday, 20 March 2014 - 08:48

31 Mart üzerine tatava yapmak...

Nurettin Abacıoğlu

Bu yazı portaldaki yerine asıldığında, seçime on gün kalmış olacak.

Ertesi günü, yani 31 Mart, bu coğrafyanın tarih takviminde “31 Mart” olayı olarak anılır...

Gerçi bu tarih Rumi takvime göre 31 Mart 1325 dir. Yoksa Miladi takvim hesabına bakılırsa, 31 Mart, 13 Nisan 1909’a denk düşer. Hikayenin özü itibariyle, II. Meşrutiyete, yani 1908 devrimine, İngiliz muhipliği yedekliğinde yapılan gerici, karşı bir kalkışmanın başlangıç tarihidir. Sonucunda da, 24 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet’in yeniden ilân edilmesiyle başlayan ve 6 Kasım 1922'de Osmanlı Devleti'nin tasfiyesiyle sona eren dönemin içindeki devrim-karşı devrim; darbe-karşı darbe çalkantılarının içinde önemli bir köşetaşıdır...

Gelelim 31 Mart 2014 tarihine...

Takvimdeki sıradan bir gün olmaya aday sayılabilir; ya da bu ülkenin kaderinde yeni başlangıçlara bir başlangıç olacak bir tarihi gün olarak yeniden kayıtlara girebilir...

Bir gün öncesi, yani 30 Mart’ta yerel yönetimleri seçmek için sandık başı edileceğinden, yeni biletin nasıl kesildiğini ahali olarak hep beraber göreceğimiz ilk gün 31 Mart günüdür.

Bilindiği üzere 2014 yerel seçimi, bir dizi seçim takviminin de başlangıcı sayılıyor. 2015 de önce Cumhurbaşkanlığı ve sonrasında da genel seçimler sıraya girmiş bulunuyor. Bu takvim böyle işler mi (?) ayrı konu. Ancak şimdilik, sürecin böyle sürebileceği varsayılıyor.

Bu yerel yönetim seçimleri önemli. Zira memleket ve dünya gündemi itibariyle seçim işi öyle bir temele oturdu ki, mevcut iktidarın hukuki meşruiyetinin de adeta sınanacağı bir deney haline dönüşmüş bulunuyor.

Seçmen profiline çok kabaca bir bakış atılacak olursa, iki ana bölük ahali ve bir de bunların çeperinde görece daha küçük konumlanma gösteren bir seçmen kitlesi var...

Bölüğün bir bölümü mevcut Akp iktidarının seçmen tabanı. Bunlar da kendi arasında ikiye ayrılmış gibi görünüyor. İlki RTE’nin anal bölgesinde “kıl” olmayı tercih edecek kadar mevcudu içselleştirmiş olan seçmen ile kıl olmayı düşünmemesine karşın, sistematik nedenlerle mevcuda “kul” olmaktan başka çare göremeyenler...

Düne değin, bunun başka bir blok olduğu da yazılıp, çizildi. Mevcut iktidar, adeta örtük bir cemaatlar koalisyonu olarak 12. yılına girdiğinde önemli bir dağılma gösterdi. Bu koalisyonun F tipi kanadının, şimdilik RTE ile beraber iktidar eylemekten koptuğunu ve Akp’nin mevcut yönetimince, üzerine sindirme operasyonları düzenlenen bir muhalefet odağına dönüştüğünü görüyoruz.

Bölüğün ikinci ana damarı, iktidar karşıtı olan geniş cephenin profilini içeriyor. Bu cephe gök kuşağı gibi her türlü siyasi rengi içinde barındırıyor. Ana şiarlarına bakılırsa, üç büyük kentten İzmir’de, mevcut muhalefet iktidarını korumak ve diğer kentler olan İstanbul ve Ankara’da, yerel yönetimi Akp’den geri almak... Neredeyse, bu tarz-ı siyaset, hem taktik ve hem de stratejik ve dolayısıyla pragmatik bütün girişim, oluşum ve yaklaşımların ana eksenini oluşturuyor... Bu siyaset alanının bir tanımlaması da var kuşkusuz. Bu cenahtaki egemen siyaset anlayışı “ne olursa olsun, bunlar hele bir gitsin” görüşünde birleşmiş vaziyette. Sosyal medyadanda yayılan “Tatava Yapma Bas Geç!" mottosunu kullandıklarını söylemek de mümkün. Neye basılacak derseniz; özetle İstanbul’da Mustafa Sarıgül’e ve Ankara’da Mansur Yavaş’a... Yanlış da anlaşılmasın; basılacak olan mühürdür; yani oy pusulasında parti logosunun altına...

“Tatava yapma”, halk ağızı olarak yaygın kullanılan bir sözcük. Bildiğim iki anlamı var. “Boş söz, laf” söylenmesini yasaklayan bir emir kipi. Yani lüzumsuz laf edenin, biraz da argo bir göndermeyle, sözünü kesmek için kullanılıyor. İkinci anlamına gelince, bayramlık bir terim olup; “arefenin arefesi” anlamını içermektedir. Yani arefenin bir önceki gününe, tatava dendiği rivayet-i muhtelif olarak kayıtlarda bulunuyor. Bu anlamda deliye her gün bayram misali, “tatava yapma” fiili de lâkırdılarımız arasına karışmış ve hergünü sürekli bayram hazırlığında yaşamayalım diye bir toplumsal düzen kotası ya da mottosu olarak dilimize girmiştir. Yani içerdiği iki anlam bakımından da, her tür kullanılışı yerinde sayılmalıdır.

Bu seçim işinde “tatava yapılmasın”ı istemeyenler, özellikle sol-sosyalist cenahtaki seçmenin yani “o” çeperde kalanların, muhtemel tavır ve girişimlerine karşı, koalisyon içi bir ikna aygıtı olarak bu mottoyu kullanıyorlar. Malûm; sol-sosyalist siyaset, işin tarihsel, siyasi, iktisadi ve sosyolojik çeşitli cephelerinden konuyu irdeleyip, doğru tahlil, doğru eylemi önüne koyabilme adına çaba sarfediyor. Tatava yapılmasını istemeyenler de, solcuların bu boş işlerle uğraşmasını bir biçimde engelleyip, mühürü eline aldığında “hele bunlar bir gitsin” diye “bu seferlik de bir bas, sonra ötesine bakarız” önermesinde bulunuyor.

Yani şunun şurasında, seçime on gün kala, bu durum, tam da iki ara, bir dere mislidir.
Öncelikle şu saptamayı yeniden yapmak gerekir!

Akp denilen iktidardaki parti aygıtının, halen “hukuki meşruiyeti” devam etmektedir. Oysa “siyasi meşruiyetini” çoktan kaybetmiş ve tarihin arşivlerine kaldırılmış vaziyettedir. Bu meşruiyet yitiminin en önemli kavşağını, “Haziran Direnişi” oluşturmuştur. Haziran Direnişi’nin bir buharlaşma olmadığını, “tam kazanıyorduk; ama bak işte bitti” hayıflanmasına bir mahal bulunmadığını da Berkin evladımızın cenaze töreni bir kez daha göstermiştir. Berkin’e yakılan toplumsal ağıt, Haziran’ın akla kazınmış bir damar olarak işlediğini, en güzeliyle herkese göstermiş bulunmaktadır.

RTE’nin Akp’si ne yapmaktadır? Giderek daha da saldırganlaşmakta, insanı, insanlığından ve yaşamaktan utandıran bir şirazeden çıkış noktasına getirmektedir. İşte o nedenle hukuken ve halen iktidar sandalyesinde oturan bu erk, siyaseten tamamen meşruiyetini yitirmiş, bitirmiş vaziyettedir.

İşte soru ve sorun da burada başlamaktadır. Madem bitti, öyleyse gitsin. Böylece hukuken de bir an önce işin sonuna gelinsin; bu bekleyiş hele bir bitsin. Bu doğru tesbite pragmatik çözüm ise ancak şu fasılda biçimlenmiştir. “Hele bir götürmek için ve son kez olarak”. Yani CHP’si, MHP’si hatta yandan çarklı cemaat desteklemesi ile RTE’yi hukuken göndermede herkes aynı saflara çağrılmaktadır.

Eyvallah; bu RTE’nin bitişinin ilanıdır; oysa bu sömürü, yolsuzluk, rüşvet, irtikap sisteminden halkın, toplumun toptan kurtuluşu değildir. Düzen, düzen içi yöntemlerle, miadı dolmuş bir siyasetçiyi çöpe atarken, sistemik hiç bir değişime imza atmayacak ve onun sürdürülmesi adına sistemi aynen koruyup, kollayacak ağrısız, sancısız bir süreci, “hele bir gitsinler” siyasetini kodlamaktadır...

Hemen, “eee yani ne olacak; yani RTE gitmesin mi (?)” sorusu gündeme getirilebilir. Yanıtı basit ve yalındır. Sistem parti ve adaylarını bırakınız ve yüzünüzü toplumcu siyasetlere dönünüz. Bu önerme ne denli doğru olsa da, “ah keşke bu denli kolay olsaydı” yanıtını hemen üretmektedir.

Her ne kadar sınıf bilinci, hayatta nerede durduğumuzu ve eylediğimiz belirlese de, sadece “yalın bir bilinç” olgusu, seçim ve benzeri tercih işlerine bütüncül bir damga vuramıyor. Seçmenin tavrını belirleyen o denli sosyal içerikli davranış parametresi vardır ki, sonuçta bilince yansıyan “hele bir gitsinler” anlayışı bir siyasi tercih ve eylemlilik olarak ortaya çıkabiliyor. Neredeyse bu durum “öğrenilmiş çaresizlik sendromuna” eş bir tablo oluşturuyor...

İş daha ileriye de taşınabiliyor. Pragmatik olarak doğru sayılabilecek ikinci bir önerme ilkini kesiyor. “Kim nerede güçlüyse siyasi kimliğe bakmaksızın oy desteği o tarafa”...

Sonra da bunun eğrisi ve doğrusuna ilişkin konuşana dönülüyor ve “tatava yapma, bas geç” deniliyor...

Ha!.. işin bir de diğer yanı var. Diyelim ki bu iktidar, kilit belediye başkanlıklarını alarak bu seçimden çıktı. Bu iş, ne dünyanın sonu ne de milli matem falan değildir. Zira siyaseten meşru olmayı kaybedenin, hukuki varlığında görülebilecek bir debelenme, işin bir müddet daha devam edeceğine ilişkin sadece semptomatik bir göstergedir.

1980 lerden bu yana, bu ahali “toplumsal kurtuluşa” bu denli yakınlaşmamıştır. Haziran Direnişi, toplumsal bedenin sol tarafındaki, tıkalı bulunan bütün damar yataklarını açmıştır. İyileşmek ve ayağa kalkmak için zamana ihtiyaç olabilir. Bir kez siyaseten gidenin de, hukuken yerinde uzun boylu oturamayacağını tarih iyisiyle, kötüsüyle her zaman göstermiştir.

Toplumsal kurtuluş bir bayramsa, bayrama hazırlık aşamaları olarak hem tatava yapacağız ve hem de arefeyi yaşayacağız...

Öyleyse sol-sosyalist siyasetlere her seçim öncesi ve sonrası hep burun bükülse de; aldığı oy oranı binde 1-3 ler mertebesinde gezinse de; bu nedenle biraz da “ti” ye alınıp, dalga geçilse de; hatta verdiğiniz oy Akp’ye yarar diye bölücü ilan edise de...

Bırakalım birileri, doğru söylemeye devam etsin... Toplumun hem aklı, hem vicdanında öncü olarak yer etsin...

Eğer 31 Mart sabahına bir bayramı özlemi varsa...

Tatava yapana da, bu kadarcığı bu çok görülmesin...

nuriabaci@gmail.com

Ekler

İletişim: habermerkezi@sol.org.tr - sol@sol.org.tr