29 Ekim - Nurettin Abacıoğlu
20. yüzyıl dünya sosyal tarihi, “emperyalizm” e atılmış “Ekim Tokatları” bakımından insanlığın belleğinde ayrı ve onurlu bir kavşak olarak yer edinmiştir.
Eğer soru “hangi insanlığın?” olarak gündem edilir ise, kuşkusuz yanıt, halkların emekçi sınıf ve kesimleridir diye verilmek durumundadır. Kısacası sınıflı toplumlar içindeki, “sınıflar mücadelesi” “emek” adına iki tarihi fırsat yakalamıştır.
Sovyetler Birliği’nin kuruluşu ile taçlanan “Büyük Ekim Devrimi”, insanlığın toplumsal kurtuluş ütopyasının ete, kemiğe büründüğü ilk tarihi deneyimdir. Sovyet deneyimini, tüm cepheleri ile değerlendirmek gerekir. Devrimci bir partinin, sınıf önderliğinde “sosyalizmin inşaası” ve komünist toplumun kurulması yolunda oluşturduğu büyük umutlar ve kimi önemli başarılar, kazanımlar hanesine kaydedilmiş ve “başka bir dünya mümkündür” anlayışının hayata geçmesini olanaklı kılmıştır. Sonrasında olup bitenlerin toplamı ise, devrimciliklerinden vazgeçmiş ve bürokratlaşmış elitlerin dahliyle, tarihsel bir kesitte insanlık adına “şimdilik” kaybedilmiş bir dönemi sergilemektedir. Sovyet deneyimi yegane “sosyalizm denemesi” değildir. Sosyalizmin sonu ise, hiç değildir. Kısacası, ders çıkarılması ve yeni olanakların yeniden yaratılmasının gerekliliklerini içinde barındıran özgün bir “deneyim ve değer” olarak kavranmak durumundadır.
Hemen ilkinin ardından hayata geçen Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ise, “kapitalizme ve emperyalizme karşı” olma şiarı ile gerçekleştirilen bir “İstiklal Savaşı” ile sağlanmıştır.
“Anadolu İhtilali” nin kökleri, Sovyet Devrimine göre farklı mecralara dayanır. Bir burjuva ulusal kalmışmacı özü bulunmaktadır. Bununla beraber, “toplumsal kurtuluş” ütopyasına yol döşecek düzeyde gerçek ve meşru bir örnektir... Hatta, bu anlamda kendi ekseninden ilk örnek olduğu da su götürmez başka bir gerçekliktir. Sovyet deneyiminden farklı olarak, Kemalist Cumhuriyetin şeklî kurgusu, bugün henüz ortada duruyormuş izlenimini de yansıtmaktadır. Oysa çözülme ve çökme sürecinin sonuna geldiğine ilişkin önemli bir farkındalık gündemin merkezinde durmaktadır.
Anadolu ihtilalini kavrayış meselesi, tarihsel bağlamında biraz açılacak olursa...
1. Osmanlı’nin çöküş dönemi, köklerini tarihin derinliklerinden alır. Gerileme ve çöküşü II. Viyana Kuşatmasına göndermek mümkündür.
2. Osmanlı çöküşü esasen, savaşlara ilişkin yenilgiler ve toprak kayıpları olarak açıklanamaz.
3. Kapitalizmin, Avrupa anakarasındaki evrimi ve ortaya çıkan “sermaye birikim süreçleri”, Osmanlı toplumsal yapısı bakımından farklılıklar göstermiştir.
4. Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” kitabında tartışmaya çalıştığı “ilk sermaye birikimi”nin olmayışı meselesi, “Asya Tipi Üretim” tarzına ilişkin Marksistgil kuramsal çözümleme üzerinden bir tabana oturtulmaya çalışılmıştır.
5. Sonraları, Niyazi Berkes’in “Türkiye İktisat Tarihi” kitabında da vurguladığı üzere, “Ganimet Ekonomisi”ne dayandırılan betimleme, ilk çözümlemeyi destekler bir öznellik göstermektedir.
6. Feodal aristokrasinin sembolü olan “Osmanlı Saltanatı” aynı zamanda kendine kamuşalaştırdığı bir birikim alanının dışında mülkiyet rejimi tanımamış; yanısıra vakıf ve evkaf yönetimleri ile de ailesel aidiyet ve ilişkilerin bir uzantı garantisini temin etmiştir. Sonuçta, Osmanlı toplumu ne tarihsel “tarım devrimi” ve ne de “sanayileşme devrimi”ni yakalayabilecek sermaye girişimi ve yeni sınıfsal çıkar birikimlerini somutlayacak bir tablo oluşturamamıştır.
7. Kuşkusuz 18. ve 19. yüzyıllarda yoğunlaşarak, derinleşen Osmanlı-Avrupa merkezli etkileşimler süreci, batıdaki kurumsal görüntülerin, Osmanlı merkezi yönetim bölge ve çevresinde otokratik bir biçimde uyarlanmasının ötesinde, toplumsal bir öznellik sağlayamamıştır.
8. “Tanzimat”, yeni pazar ve sermaye birikimi alanı olunması üzerinden, “kapitalizm” tarafından dayatılmış bir siyasi ve iktisadi projedir.
9. Liberal ekonominin temeli olan “mülkiyet hakkı” ile insan, “can, mal, onur hakları”nın “azınlık hakları”yla bezelendiği bir buket sunar, “Tanzimat düşü”...
10. Bu düş ki önemle, hem Osmanlı’nın nihayete erişini ve hem de yerine sermaye birikimsiz bir yarı feodal-prekapitalist Osmanlı’dan, devrimci bir dönüşümle ortaya çıkan “Türkiye Cumhuriyeti”nin gelecek kaderini belirler.
11. 20. yüzyılın başlarına ulaşan “hasta adam” imparatorluk, gerileme ve çözülme sürecinin tam paylaşımına eşik atlatacak “Sevr” dönemecine gelinceye değin, insan malzemesi bakımından da “Tanzimat ideolojisi” dışında, başka bir dünya görüşü birikimi de oluşturamaz.
12. Devletin örgütlenme yapıları içinde göreli sınıfsal refleksler gösteren kadroların “liberal kapitalizm”le tanışıklıkları, “sosyalizm” e ilişkin fikirsel veya örgütsel birikime oranla, önemle ve çok daha baskındır.
13. Osmanlı mülkünde, Osmanlı’nın çözülmesi ve diğer yandan da emperyalistleşme sürecine giren Avrupa için yeni pazar olanaklarını yaratacak “Tanzimat Dönüşümü” esasen Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması ile atılır.
14. Kırım Savaşı, İngiliz müttefikkliğinde ve ilk kez Avrupa’ya borçlanarak gerçekleştirilir.
15. “Fransız Devrimi”, sanayi devrimi ile gelişme eğilimine giren Avrupa merkezli bilimsel ve teknolojik ilerlemenin, kapitalizm bağlamındaki kamusal alanda tüm siyasi ve hukuki yansımalarını da bir sonuca ulaştırır.
16. Fransız Devriminin görece önemli etkilerinden birisi olan “özgürlük” şiarının, Osmanlı entelijansiyasısında tutkulu bir yaygınlık kazandığı dönem, 1850 lere denk düşer...
17. 1856 da düzenlenen “Islahat Fermanı”, işte tam da, bu Avrupa ölçekli “büyük burjuva dönüşümü” nün Osmanlı’daki yansımasını içerir.
18. Kısacası “Ferman” ve sonrası “reformlar”, liberal ekonominin bu topraklardaki filizlenmesini ve sınıfsal olarak palazlanacak “sermaye hegemonyası”nın toplumsal ve hukuki altyapısını oluşturacak düzeyi sağlar. Mallar için ekonomik risklerden arınmış bir pazar; kârlılığı yüksek alanlara yatırım serbestisi ve bunun güvencesi olacak hukuki düzenlemeler; hammadde kaynaklarının yabancı yatırımlara ve yönetimlere açılması, ilk dönem liberalizasyonun temel ögeleri haline gelir.
19. Osmanlı mülkünün, otokratik yönetimce ağır borç yükü altına sokulması ve ödenemez duruma gelmesi de “Düyun-u Umumiye” aracılığıyla maliyenin kontrol altına girmesini belirler.
20. Belirtilen tarih dilimi, aynı zamanda dünya kapitalizminin yeni bir döneme evrildiği aşamadır. Yani kapitalizmin, “emperyalizm” e evrelenmesi, bir yandan sömürünün daha da yoğunlaşmasını tetiklerken, diğer yandan da emperyalistler arası sermaye birikim rekabeti stratejileri, yeni bir “paylaşım savaşı”na doğru ilk tohumlarını da vermeye başlar.
21. Osmanlı “I ve II. Meşrutiyet uğrakları”, “Tanzimat” dönüşümlerinin giderek kalıcılık kazandığı, diğer yandan da liberal piyasa düzenine sıçramaların yaygınlaştığı bir Osmanlı manzarası çizer.
22. Osmanlı entelijansiyası, bu liberal gelişmeleri, imparatorluktan uluslaşmaya evrilen “özgürlük” ve “bağımsızlık” düşün ve eylemleriyle yüzleşerek kavramaya çalışır.
23. Sevr’e gelindiğinde, dağılmış mülkün son paylaşımının senaryosu oynanmaya başlanır.
24. 1910-1922 bir dizi savaşlara sahne olur. Trablusgarp cephesinde başlayan macera, Balkanlar ve I. Paylaşım Savaşı öncesi Orta Doğu coğrafyalarına sıçrar.
25. 1915, emperyalizmin fiili olarak güç gösterisinin en önemli çıkışlarından birisidir.
26. Devrimci bir tarihsel sürece girmiş Rusya topraklarında monarşik “Çarlık” yönetiminin desteklenme işi de dahil, emperyalizmin Çanakkale’ye büyük bir yüklenmesi sahne alır. Sonuç, emperyalizm adına bir ara dönem hayal kırıklığıdır.
27. Ardından emperyalizmin yeniden paylaşımını ve iç hesaplaşmasını içinde taşıyan bir “dünya savaşı” Osmanlı’nın, Alman Emperyalizmine tutamak olmaya çalıştığı son felaket ile buluşur.
28. Sevr artık yürürlüktedir. Yegâne farkla, emperyalizm inanılmaz bir yol kazasına uğrar. Tam da bu sırada, “Büyük Ekim Devrimi” utkuya erişir. Tarih sahnesinden “Çarlık Rusyası” çekilir ve Sevr’in paydaşlarından birisi düşer. İngiliz Emperyalizmi, İtalya’nın nüfuz alanını genişletme endişesi ile yeni bir paylaşımda “Yunanistan” ı devreye sokar...
29. Mondros Mütarekesi, I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan ateşkes belgesidir. Osmanlı, Birleşik Krallığın Mondros Adası Limanı'nda 30 Ekim 1918 akşamı, infazını imzalar.
30. “İstikalal Savaşı”, işte bu Osmanlı süzgecinden feyz alan kadrolar içinden bir kısım “ulusalcı-millici” ler tarikiyle ve Fransız İhtilali’nin “özgürlük, bağımsızlık” belgilerini yeni sürece hedef olarak koyanlarca başlatılır.
31. Kadroların tümü eylemde ortak bir paydada bitişir. O da, ulusal kimlik algısını edinmiş bir “millet”e yönelik devreye sokulmuş “kıyıma ve yok edilmeye karşı durmak”tır.
32. Oysa, ortak akıl farklılıklar içerir. Kadrolar içinden kimisi, “istiklal”i teminle saltanat ve hilafetin korunarak yeniden tesisinin olanaklı olabileceğini düşlerken, Mustafa Kemal cehanında yer tutan başka bir bölük, yeni dünyanın böyle olamayacağının bilincindedir.
33. Mondros Ateşkes Anlaşması, Osmanlı Devleti'nin yıkımından sonra kurulan ve Türkiye'nin çerçevesini çizen ilk uluslararası belge olarak önem taşır.
34. Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasi manifestosu olan “Misak-ı Milli Beyannamesi”nin birinci maddesi, "30 Ekim 1918 tarihli anlaşmanın çizdiği hudutlar dahilinde, dinen, ırkan ve emelen [amaçla] müttehit [birleşik] Osmanlı İslam ekseriyetiyle [çoğunluğuyla] meskûn [insan oturan yer] bulunan aksamın tamamı, fiilen ve hükmen gayrı kabil-i tecezzi bir küldür [bölünmez bir bütündür]." demek suretiyle, Milli Mücadele'nin hedefi olan ulusal varlığı, Mondros Ateşkes Anlaşmasına gönderme yaparak tanımlar.
35. 21-22 Haziran 1919 “İstiklal Savaşının” dönüm noktasıdır. Amasya’da bir “ihtilal bildirgesi” hazırlanır. Tamim, ulusal egemenliğe dayanan, “Tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti” nin temellerini oluşturan ilk kuruluş belgesi olarak tarihe geçer. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin toplanmasını, milis direnişlerinin örgütlü bir istiklal ordularına dönüşümünün ilk filizleri ve topyekun kalkışma, işte bu belgeyle temellendirilir.
36. “Türkiye Halk İştarikûyun Fırkası”nın Kurtuluş Savaşına katıksız savaşkan ve siyasi desteği 1920 sonrası, bu tamim belgileri uyarınca hayata geçirilmeye çalışılır. Ne var ki, akamete de uğrar...
37. Savaşın cepheler hikayesi, halkın örgütlenme biçimleri, Anadolu halklarının ortak bir kimlik paydasında kendilerini, canlarından sakınmadan ifade ediş biçimleri, kurtuluş ve kuruluşun tüm değerleri ve eksikleri ile beraber ne denli meşru ve vazgeçilmez olduklarını tarihe şerh düşer...
38. 29 Ekim..., esasen budur. Önemlidir! Vazgeçilmezdir...
39. Sahnenin buraya kadar olan görüntüsü, Sovyet devriminden sonra, “emperyalizm için muazzam bir başka yol kazasıdır”...
40. Sonra ki hikaye, siyasi ve iktisadi olarak “tam bağımsızlık” şiarının yeniden kapitalist-emperyalizme teslim edilişinin hazin bir öyküsüdür.
41. Lozan, Türkiye “misak-ı milli” sini, doğunun ve mazlum halkların ulusal bağımsızlık utkusu olarak tescil ederken, bir yandan da İngiliz emperyalizminin temsilcisi Curzon’un ağzından, işin burada sonlandırılmadığının ve rövanşın geri alınacağının da ilk saptamasının yapıldığı bir tarih arenası olarak belgelere kazınır...
42. Türkiye Cumhuriyeti temel kurucu değerleri olan “bağımsızlık, halkçılık, ulusculuk, devletçilik, laiklik” bağlamıyla kendine özgü bir “Cumhuriyet” deneyim sürecine girer...
43. Savaşın şiarı olan “kapitalizme ve bizi yutacak emperyalizme” karşı olan ana eksen, kuruluş dönemleri içinde ve günümüze uzanan süreçte “kapitalist-emperyalizmle barış içinde bir arada yaşamaktan”, “emperyalizm taşeronluğu” na dönüştüğünden, “toplumsal kurtuluş” adına, şimdilerde elden kayıp gider...
44. Gelinen nokta, “gerici karşı devrim”in yeniden sultasını egemen kılmasıdır...
29 Ekim, tam bağımsızlıkçı antiemperyalist kimliğini yeniden nasıl bulur; işte yakıcı sorun ve soru budur...
Söz yok ki, kapitalizme karşı olunmadan, antiemperyalist olunamaz...
Devrim için koşulların en zayıf olduğu an; devrim için enerji biriktirmenin en güçlü olduğu zamandır.
Bugün yaşanılan da tam böyle bir zaman aralığıdır.
Cumhuriyet, “toplumsal kurtuluş” a kapı açma aralığında, mücadeleye ışık tutsun ve bir kez daha kutlu olsun...
Yorumlar - Bu habere 2 yorum yapıldı
İHD Diyarbakır Şubesi´nin basin aciklamasinda Bölge Temsilcisi Ali Akıncı’nın verdiği verilere göre2009`un ilk dokuz ayinda, 112 kişi çatışmada yaşamını yitirdi. 84 kişi yaralandı, faili meçhul cinayetler ve yargısız infazlarda 70 kişi öldürüldü. 31 kişi yaralandı, mayın ve serbest patlayıcı maddelerden dolayı 25 kişi hayatını kaybetti, 34 kişi yaralandı. Verilere göre son 9 ayda 25 bin 61 kişi gözaltına alındı, bunlardan 950 kişi tutuklandı. 655 kişi işkence ve kötü muamele ile karşılaştı. Aynı verilere göre 59 toplumsal olaya yapılan müdahalede 222 kişi darp edildi ve bin 374 kişi hakkında ise soruşturma ve davalar açıldı.
Sonuclari değerlendiren İHD Şube Başkanı Muharrem Erbey, “... demokratik kamuoyu ve hukuk gücü bir ülkede yoksa insan haklarından bahsetmemiz mümkün değildir. Türkiye’de son yıllardaki uygulamalara baktığımızda, her iki hakkın kullanımı önünde çok ciddi sıkıntılar söz konusudur.” Erbey, Cezaevlerinde tutuklu olanların sayısı 120 bini geçmiştir. Son dört yılda güvenlik güçlerinin çocuklara orantısız güç kullanımı sonucunda çocuk ölümleri artmıştır. AB İlerleme raporunda bu husus ‘Çocukları öldüren güvenlik güçleri beraat ettirildi’ şeklinde yazılmıştır”dedi. Erbey, son dönemlerde askerin siyaset, yargı, medya ve toplum üzerinde baskısını had safhaya çıkardığını belirterek, bu baskinin durulmasi gerketigi seklinde konustu.
kapitalizme karşı olunmadan nasıl antiemperyalist olunmazsa anadoluda da cumhuriyeti savunmadan sosyalist olunmaz.kemalist cumhuriyeti yıkarak sosyalizmi kuracaklarını sananlar teokratik karanlığın içinde kaybolacaklardır.kemalist cumhuriyet referanstır vazgeçilmez 29 ekim kutlu olsun...