Yeni insanı kurmak

29/12/2015 Salı
Yeni insanı kurmak

İnsanlığın tarihsel yolculuğunun rotası buradan ufuk çizgisine uzan düz bir perspektif değildir. Dolambaçlı yollar, çıkmaz sokaklar, bataklıklar ve uçurumlarla dolu olduğu kadar, keşfedilmeyi bekleyen kıtalar, fethedilecek zirveler ve aşılacak çöller de barındırır. Yolculuğun şaşmaz bir kuralı ise şudur: Kervanın sahipleri bu yolculuğu kendi çıkarlarına göre yönetir ve er ya da geç onların çıkarları, kervanın tamamının çıkarlarıyla uzlaşmaz hale gelir. Zaten yolda düzülmüş kervan dağılmaya; toplumsal doku güvelerin insafına kalmış bir yün halı gibi çözülmeye ve çürümeye başlar.

Bu olduğunda artık insanlığın önünde iki seçenek kalır: Ya iktidar sahipleri ve yönetilenler beraberce bu çürüme bataklığına gömülür ve bir ibret öyküsü olarak tarihe geçer; ya da ezilenlerin içinden bir yıkıcı ve yeniden kurucu irade yükselir. Böylelikle içine sıkışılan çelişkiler çıkmazı çözülmez, ancak o çelişkileri yaratan toplumsal ilişkiler ortadan kaldırılarak aşılır. Yeni toplum eski labirentten çıkışı arayarak ve bularak değil, labirenti yıkarak kurulur.

Dolayısıyla çürüme dönemlerinde tarih Yeni İnsan’ı sahneye çağırır. Bu insan, kendi döneminin devrimcisidir. Eski düzeni yıkacak, yeni düzeni kuracak ve o yeni düzende yaşayacak olan insandır. Çernişevskiy’in Nasıl Yapmalı’da, Jack London’ın Demir Ökçe’de veya Yakup Kadri’nin Ankara’da aradığı insanlar birbirlerinden çok farklıdır ama üstlenmeleri beklenen toplumsal görev aynıdır: Yıkıcı ve kurucu iradeyi ortaya koymak ve örgütlemek.

Geçtiğimiz hafta Maltepe Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yaptığımız “Yeni İnsanı Kurmak” başlıklı söyleşinin ardından “kurmak” fiilinin doğru bir tercih olmadığını savunan birden fazla arkadaşım oldu. Alternatif olarak ise “kurgulamak” ve “yaratmak” önerildi. Bu tartışmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum zira “kurgulamak” ve “yaratmak” fiilleri bir “sıfırdan başlamak” vurgusu taşıyor. Bugün insanlığın ihtiyaç duyduğu yeni insanı ise sıfırdan değil, içinde yaşadığımız düzenin çamurundan yükselteceğiz. Bu yüzden Kendini Yontan Heykeltraş heykeli çok heyecan verici olsa da, gerçekliği yok.

Bedenimiz nasıl sorunlu da olsa çalışan ve bizi yaşatan bir sistemse, bizi saran toplumsal ilişkiler yumağı da sorunlu, çelişkili ama gündelik hayatı sürdürmemizi sağlıyor. Hayal kırıklıklarımız, mutsuzluklarımız, gelip geçen heveslerimiz ve yakaladığımızda sımsıkı tutunup genelde boğduğumuz bireysel mutluluklarımızla yaşayıp gidiyor ve bize tanımlanan temel fonksiyonu, emeğimizi patronlar yararına üretken biçimde kullanmayı yerine getiriyoruz. Bu ilişkiler yumağı düşünce, kanaat ve hislerimizi de büyük ölçüde belirliyor ve toplumsal varoluşumuzu oluşturuyor. Bu varoluş kuşkusuz bilinçli ve planlı müdahaleye açık, ama bu müdahaleler (yukarıdaki analojiden devam edeceksek) organ nakli yapmaya benziyor. Toplumsallığımızın şu ya da bu parçasında yapmaya çalıştığımız izole değişiklikler veya eklemeler, genelde bütünle uyumlu olmadığı için kadük oluyor.

İnsanların hayatlarındaki büyük değişiklikleri travma dönemlerinde yapabilmelerinin sebebi bu. Dağılan parçaları toplayıp hayatı yeniden kurarken radikal değişiklikler yapmak, parçalar bir aradayken yapmaktan çok daha kolay oluyor.

Bu bağlamda, eğer oturup travma beklemeyeceksek, bu çağın yeni insanını kendimizde kurmaya başlamak için ilk yapmamız gereken özel mülkiyet düzeninin etrafımıza ördüğü yumağı gevşetmek ve hayatımızı daha müdahale edilebilir hale getirmek olmalı. Bunun nasılını iki haftadır tartışıyoruz ve tartışmaya devam edeceğiz ancak hayatımızda bir sadeleşmeye gitmek ve düzenin üzerimizdeki rekabet, tüketim, uyuşma gibi basınçlarını reddetmek iyi bir başlangıç olacak gibi görünüyor.

Dolayısıyla, bir yeni yıl yazısı niteliğinde de olan bu yazının 2016’ya dair temennisi hepimizin, bilhassa da kendimin, yeni yılda hayatımızdan çaldığı vakte kesinlikle değmeyen dizi, sosyal medya gibi şeyleri tüketmeyi bırakması, bırakamıyorsa da ciddi biçimde azaltması ve hayatında güzelliklere, mücadeleye daha fazla yer açması olsun.

Bu arada, kuşkusuz “dünyayı biz mi kurtaracağız?” ya da, daha kibarca, “hiç de kurtarılmayı bekliyormuş gibi görünmeyen insanlığı kurtarmak için hayatımızda neden bu kadar kapsamlı değişiklikler yapmakla uğraşalım?” sorusu sorulabilir.

Bu sorunun birbirini tamamlayan iki yanıtı var: Birincisi, bu bizim sorumluluğumuz ve önümüzdeki hafta bunu tartışacağız. İkincisi ise, o değişiklikleri bugünden ve kendi irademizle yapmadığımız takdirde, dünya çapında yaklaşmakta olan felaket hepimizi, hayatlarımızı “çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edecek bir imkân ve şerâitte” yeniden kurmak zorunda bırakacak.

Yeni yıla girerken söylenecek söz değil belki ama, vakit daralıyor…

[email protected]
@nevzatevrimonal
www.facebook.com/nevzatevrimonal

ÖNCEKİ YAZILARI

İki yılın bakiyesi 04/10/2016 Salı
Empati değil kavga 27/09/2016 Salı
Kurban 20/09/2016 Salı
Bayrağı zapt etmek 12/09/2016 Pazartesi
Üniversite nasıl kurtulur? 06/09/2016 Salı
İki yıldönümü 30/08/2016 Salı
Anlatılan kimin hikâyesi? 09/08/2016 Salı
Zaman tüneli 02/08/2016 Salı