Laik semtte ideoloji

12/07/2016 Salı
Laik semtte ideoloji

Geçen hafta islamcı ideolojinin yoksul emekçiler arasında nasıl yaygınlaştırıldığını tartışmış ve bu hastalığı yayan başlıca taşıyıcıların esnaf olduğunu savunmuştuk. Bu hafta ise kadrajı kendimize çevirip, milliyetçi ve liberal ideolojilerin laiklik ve çağdaş yaşamdan yana emekçilerin aklına nasıl bulaştırıldığını inceleyeceğiz.

İşleyen mekanizma kuşkusuz tıpa tıp aynı değil; zira arada salt eğitim düzeyinden kaynaklanmayan, ciddi bir kişilik farklılığı var. İslamcı iktidarın karşısında kendini muhalif olarak tanımlayan kentli bireye, hacı esnafın yoksul emekçiye yaptığı gibi hotzot ederek, aradaki gelir farkını yüzüne vurup üstünlük taslayarak düşünce enjekte edilemez; ters teper. Nehrin bu yakasında otoriter baskıdan pek nefret ederiz ve kaba üslupla dayatıldığında en doğru fikri dahi reddetmeye programlıyızdır. Daha önemlisi, şişkin egomuzdan dolayı bize mantıklı gelen düşünceleri bile kabul etmek yerine en azından bir süre “şeytanın avukatını oynar,” sadece muhalefet etmek için muhalefet ederiz. Çünkü çevremizde, başkalarının düşüncelerini kolayca kabul eden birisi olduğumuz kanısının uyanmasından korkar, bunun kişiliğimizin zayıf olduğuna delalet edeceğini düşünürüz.

Dolayısıyla düzen bize karşı farklı ancak benzer bir taktik izler. İslamcı ideolojiyi nasıl tek mahareti kalitesiz malını müşteriye itelemek olan esnaf yaygınlaştırıyorsa; bizim cenahta da fikirler için toptancı ve perakendecilerden oluşan bir dağıtım ağı vardır. Bunlar da malı fikirler olan birer esnaf gibidir; toptancıları kabzımala, perakendecileri ise manava benzetilebilir. Aynı malın toptancıları nasıl hallerde toplanıyorsa, aynı ideolojinin toptancıları da bazı gazetelerde, dergilerde toplanır. Düşünce bu kanallardan “kanaat önderleri”ne, oradan da çeşitli diyalog ya da monologlar vesilesiyle bize ulaşır.

İki zehir dedik: Milliyetçilik ve liberalizm.

Bugün kentli, eğitimli emekçiye uygun, iki kere rafine milliyetçiliğin yuvası Sözcü’dür. Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil vs. burada yazar. Sadece bu ikisi, sosyal medyanda açık ara en fazla paylaşılan köşe yazarlarıdır. Muhaliflerdir, kalemleri pek keskindir. Öyle ki, sertlikte Aziz Nesin’e taş çıkartırlar. Ne var ki fikir derinliği deseniz, Nesin’in fikriyatı sadece kendisinin değil ülkedeki herkesin boyunu aşarken bunlarınkine ayağınızı soksanız bileğinize ancak gelir. Özdil’in her paragrafı bir satır, Coşkun’un her yazısı bir paragraf kadardır. Kalemlerinden “mültecilerin Türkiye’yi Araplaştırmakta kullanılacağı” gibi şahane pislikler dökülür. Sığlıklarını “taşı gediğine oturtarak” kamufle eder ve herkesi “derine gitme boğulursun” diyerek kendi sığlıklarına çekerler.

Bu kesinlikle Atatürkçü insanların AKP’ye öfkesinin yansıması değil, aksine onu sığlaştırma, düzen içinde tutma operasyonudur. İnsanlar aptal değildir, ama Sözcü okuya okuya aptallaşır. Özdil ve Coşkun’un sığ fikirleri işe giderken emekli öğretmen komşumuzun kapısına bırakılmış gazetenin manşetinden, kitap-kafe açmış lise arkadaşınızın Facebook paylaşımlarından suratımıza çarpar. Ve bir gün birini doğru bulur, gericiliğe karşı dile getiremediğiniz öfkeye tercüman olduğunu zannederiz…

Liberal ideolojinin dağıtım ağı bugün biraz daha karmaşık olsa da aynı mantığa sahip. Aradaki fark, ideolojinin işlevselliği ve bulaşıcılığının sığ sadelikten ziyade derinlik taklidi yapıp aklı boğan bir balçıkla sağlanması. Bu bataklıkta kesin fikirler yok, “ilericilik” ve “gericilik” kavramları hiç yok, yalnızca totaliterlik, vesayet, islamofobi gibi “öcü”ler var. İşin özünde söylenen ise 1923’te kurulan cumhuriyetin “yanlış” olduğu, AKP’nin onu kısmen düzelttiği ama sonradan bozduğu, sebebinin de Tayyip Erdoğan’ın bir diktatöre dönüşmesi olduğu. Bu çürük çekirdeğin etrafına Elif Şafak, Orhan Pamuk gibiler karmaşık mistik analojilerle okuru boğan romanlar örer, Murat Belge ve Halil Berktay gibiler ise afili Habermas, Baudrilliard, Hayek alıntılarıyla süslenmiş yazılar yazar. Tabii sosyalizme çakmadan olmaz ve diktatörleşme analizlerine muhakkak Orwell alıntıları ve Stalin benzetmeleri eşlik eder.

Aslında kendi fikirleri yoktur, alıntıladıkları ideologların Türkiye başbayii gibi çalışırlar. Ve dağıtım ağının bir sonraki halkasında da onların bayileri, perakendecileri bulunur. Onların izinden gidip akademik kariyer yapan gençler yarısından fazlası alıntı makaleler yazıp derslerde öğrencilerine anlatır, 12 Eylül’den sonra dönüp reklamcılığa başlamış solcu eskisi ajansında çalışan gençleri rakıya oturduğunda babacan bir tavırla onları över.

Ve biz, tatmin olmadıkça yüreğimizi sıkıştıran özgürlük arzumuzu birazcık teskin etmek için o karanlık labirente gireriz. Sonra daha derine, daha da derine, ta ki her fikrin birbiriyle çelişkili bir dengede durduğu mutlak eylemsizlik noktasına kadar.

Haftaya, “ne yapmalı?”yı tartışarak bitireceğiz.

[email protected]
@nevzatevrimonal
www.facebook.com/nevzatevrimonal

 

ÖNCEKİ YAZILARI

İki yılın bakiyesi 04/10/2016 Salı
Empati değil kavga 27/09/2016 Salı
Kurban 20/09/2016 Salı
Bayrağı zapt etmek 12/09/2016 Pazartesi
Üniversite nasıl kurtulur? 06/09/2016 Salı
İki yıldönümü 30/08/2016 Salı
Anlatılan kimin hikâyesi? 09/08/2016 Salı
Zaman tüneli 02/08/2016 Salı