Hepsi suçlu, istisnası yok

05/02/2015 Perşembe
Hepsi suçlu, istisnası yok

Sermaye düzeninin çekirdeğinde finans vardır. Banka gökdelenleri bu düzenin dingili, kapitalist dünyanın etrafında döndüğü eğik eksendir. Hangi tarlayı sulayan hangi dereyi takip ederseniz, suyun başını tutmuş bir banka bulursunuz ve bu yüzden patronlar düzeninde bir iç hesaplaşma yaşanacaksa bu her zaman bankalara uzanır; zira bankası olanla olmayan aynı ligin oyuncusu değildir.

Emeğini satarak yaşayanların büyük ozanı Brecht Üç Kuruşluk Opera’da meselenin özünü bir cümlede anlatır: Banka kurmanın yanında, banka soymak nedir ki? Eğer konu kanun değil adaletse, banka sahiplerinden daha büyük suçlu bulamazsınız. Onlar sahte umut tacirleridir: Tatlı dille ödeyemeyeceğimiz krediler verir ve yıllarca süt ineği gibi faizini sağarlar. Her biri Shakespeare’in haris tefecisi Shylock’tan bin kez daha alçaktır: Shylock’ın derdi intikamdır, bunlar ise üretebildiğimiz sürece borçlu kalıp elimize geçen her kuruşu vermemizi ister, yaşlanıp üretemez hale gelince de elimizde avucumuzda ne kaldıysa alıp bizi ölüme terk ederler.

Bu yazının sonunda bir fotoğraf var. Son günlerde çok yayınlandı, muhtemelen görmüşsünüzdür ama şimdi birkaç saniye bakmanızı rica edeceğim.

(…)

İnsan öfkeleniyor değil mi? 24 Ekim 1996, hepsi bir arada. 1990’lardaki banka hortumlarının kıyakçısı hanım ağa Asya Finans’ı açıyor, diğerleri de badem bıyıkları, yapışkan sırıtışlarıyla kadrajdan taşıyor. Çok değil iki yıl önce, 27 Mart 1994’te aynı hanım ağa Taksim’de düzenlenen Laiklik Mitingi’nde hafta içi gündüz okullardan akın akın getirilen lise öğrencilerine konuşuyor, esip kavuruyordu. Hatta ben de elimde Türk bayrağı, kravatını gevşettiğim üniformamla oradaydım. Ama iş banka kurmaya geldiğinde, hepsi kol kola girmiş, poz vermiş. Çünkü banka sahibi olmak, süper lige çıkmak demek. O ligde maçlar seyircisiz oynanıyor ve birileri kazanıp birileri kaybetse de bütün goller bizim kalemize atılıyor.

Türkiye’de beyaz yakalı, eğitimli emekçiler bankacılık sektörünün büyümesiyle sahneye çıktı. Cumhuriyet kurulurken siyasetten dışlanan gayrimüslimler nasıl etraftaki tek hesap kitap bilen insanlar olduğu için okuma yazması bile olmayan Müslüman ve Türk toprak ağalarının, türedi burjuvaların yanında muhasebeci, mutemet ya da umum müdürü olduysa; 1990’larda siyasetten dışlanan biz eğitimli emekçiler de balon gibi şişen bankacılık sektörüne doluşturulmuştuk. Nitelikli eleman ihtiyacı o kadar şiddetliydi ki İTÜ, ODTÜ gibi diploması senet sayılan teknik üniversitelerden mezun mühendislerin çoğu da fabrika veya inşaat yerine banka şubesi yönetiyordu. Bankalar o kadar kazanıyordu ki, bunca işgücü yaratma çabasına rağmen ücretler düşürülemiyordu. Bu yüzden bir takım aklı evveller bu yıllarda iyi kazanan beyaz yakalıları “orta sınıf” diye yaftalayıp Cavit Çağlar, Ahmet Özal gibi alçakların, kendi bankasından çuvalla para kaçırırken güvenlik kamerasına yakalanmayı başaran Yahya Demirel dallamasının suç ortağı ilan ettiler.

Sonra 2001 Şubatı’nda dükkân kapandı. Hırsızlar çaldıklarını afiyetle yemek için gözden uzak yerlere çekildi; olan bize oldu. Kriz bahanesiyle on binlercemiz tazminatsız işten atıldı, intihar oranı bir yılda yüzde 50 arttı.

Dükkân yeniden işlemeye başladığında 28 Şubat vesilesiyle kenara çekilen ve ekonomi çöktüğünde altında kalmayan şanslı badem bıyıklılar patron olmuştu. 2003’ten itibaren hızla büyüyen dünya ekonomisinin rüzgârıyla yelkeni doldurdular, iyice semiren görgüsüz Araplara gömlek ve boğazda yalı, aynısının Rus olanına domates ve sıcak denizlerde yazlık, ucuzlayan kredi ortamında rahat harcamaya başlayan Avrupalıya sadece montajını yaptıkları araba ve televizyonları satmaya başladılar.

Ama gün geldi, bu deniz de bitti. Dünya krizi paylaşılan pastayı daraltırken, Haziran Direnişi diktatörlüğün sonunu gösterdi. Bank Asya bu yüzden İmar Bankası üzerinden Uzanlara çekilen tasfiye operasyonu gibi basit bir komplo değil, bu ülkenin egemen bloğunun nihai çözülüşünün göstergesidir. 17 Aralık’ta AKP döneminin en az 90’lar kadar yolsuzlukla dolu olduğu ortaya saçıldı. Aradaki tek fark on yılın ayakkabı kutularını saklayacak bir siyasi istikrar örtüsü altında geçirilmiş olmasıydı ve AKP’lilerin yola çıkarken giydikleri kefen edep yerlerini kapatan bu örtüden başka bir şey değildi.

Peki, fena mı? Yemesinler mi birbirlerini?

O kadar basit değil, çünkü bu köşede iki hafta önce tartıştığımız üzere, aradan geçen on yılda onlar bize borç vererek zengin oldu, biz de o borçlarla kendimize kumdan hayatlar yaptık. Şimdi ise bir tsunami yaklaşıyor ve bir kez daha tazminatsız işten çıkartmalara, çift vergilere, faiz artırımlarına hazırlanıyorlar. Bank Asya sadece cemaate operasyon değil; aynı zamanda er ya da geç patlayacak balonun sorumluluğunu yıkacak bir günah keçisi tayinidir. Yiğit Bulut’un gizemli zırvalamaları bunun göstergesidir.

Şimdi aşağıdaki fotoğrafa tekrar bakalım ve hep bir ağızdan “Hadi lan, alayınız ordaydınız!” diye kükremeye hazır olalım.


[email protected]
@nevzatevrimonal
www.facebook.com/nevzatevrimonal

ÖNCEKİ YAZILARI

İki yılın bakiyesi 04/10/2016 Salı
Empati değil kavga 27/09/2016 Salı
Kurban 20/09/2016 Salı
Bayrağı zapt etmek 12/09/2016 Pazartesi
Üniversite nasıl kurtulur? 06/09/2016 Salı
İki yıldönümü 30/08/2016 Salı
Anlatılan kimin hikâyesi? 09/08/2016 Salı
Zaman tüneli 02/08/2016 Salı