Elli yıllık ‘Biz Adam Olmayız’ nakaratı

26/07/2016 Salı
Elli yıllık ‘Biz Adam Olmayız’ nakaratı

Aziz Nesin’in bir kitabına isim de veren olağanüstü öyküsü 1962’de yayınlandı ve elli küsur yıldır güncelliğini yitirmedi. Siyasetin sertleştiği, gericilik, baskı ve şiddetin yaygınlaştığı her dönemde memleketin batı hayranı, bireysel özgürlüğüne düşkün, eğitimli insanları koro halinde “biz adam olmayız” şarkısını söylüyor. Son on yılda ise nakaratta önemli bir değişiklik oldu: Memleketle mutsuz da olsa bir bağın korunduğunu gösteren “biz” vurgusu toptan atıldı ve yeni nakarat “bu ülkeden bir halt olmaz” biçiminde benimsendi.

Üstat bu günleri görseydi, neşterden keskin kalemiyle bu bozgunculuğa korkunç dersler verirdi. Onun sahip olduğu zekâ ve yeteneğin pek uzağında biri olarak ben ise anlamaya ve eleştirmeye çalışacağım.

Sorun kendisini en açık biçimde, 15 Temmuz’dan bu yana iyice yaygınlaşan “çekip gideceğim bu ülkeden” dışavurumunda gösteriyor. Ancak bunun hastalığın özü değil, en göze batan belirtisi olduğunu düşünüyorum. Esas mesele insanın gitmek istemesi değil; yurduna yabancılaşması ve yaşanmışlıkların hayatına kattığı anlamı reddeder hale gelmesi. Gitme arzusu bundan ürüyor ve bir yerden sonra gerçekleştirilmesinin önemi kalmıyor. Bu yabancılaşma ve kendini her türlü toplumsal bağ ve sorumluluktan azade görme hali benzersiz bir bencilleşme, nihayetinde de kişilik yıkımıyla sonuçlanıyor. Hatta sağda solda “çekip gideceğim” geyiği çevirenlerin büyük bölümü bunun gerektirdiği zorluk ve riskleri de göze alamadığı için kös kös okuluna, işine gitmeye devam ediyor ve her tepesi attığında laf olsun diye “intihar edeceğim” diyenler gibi çevresindekileri üzen, onların da umudunu törpüleyen sevimsiz insanlara dönüşüyorlar.

(İnsanları böylesine küçülten islamcı gericiliğe de, özel mülkiyet düzenine de lanet olsun, ama bu hafta odağımız bu değil.)

Yabancılaşma insanları öylesine tuhaflaştırıyor ki, 15 Temmuz gecesi İstanbul’un her tarafından makineli tüfek sesleri gelir, jetler alçak uçuş yaparken birileri Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin önünde Pokemon avlamaya devam edebiliyor. Ya da birkaç hafta önce yurtdışına yerleşmiş eski bir dostum darbe sabahı daha dumanlar tüterken Facebook’ta nasıl göç edilir tavsiyeleri vermeye başlayıp “haydi gelin, su çok güzel :P” yazacak kadar şuursuzlaşabiliyor.

Korku, yılgınlık, konfor arayışı, bireysel bencillik, sadece yakın insanları kapsayan genişletilmiş bencillik… Bunlar insana has zaaflar ve hepsi bir yere kadar anlayışla karşılanabilir. Ama aklı başında herkes zaafların övünülecek şeyler olmadığını, bunlardan mümkün olduğunca kaçınılması gerektiğini bilir. İnsan, insana dair “iyi” ne varsa ona zaaflarına meydan okuyarak, onların üstesinden geldiği ölçüde ulaşır. Ne var ki, hayatını göstermek için yaşayan, yaptıklarını sosyal medyada ilan edip onay almadan gözüne uyku girmeyen narin egolu 21. yüzyıl insancığı için zaaflar yoktur, yalnızca meziyetler vardır. Hasta olsa hastalığını övüp ilgi çekmeye, nasıl kimsenin olmadığı gibi hasta olduğunu ispatlamaya çalışan bu insan zaaflarını da öve öve göklere çıkartır. Elini hiçbir taşın altına koymayan, örgütlü davranmanın anlamsız, islamcı ilkelliğin yenilmez olduğunu savunan, tek çıkış yolunun “çok geç olmadan” kaçıp gitmek olduğunu iddia edip karşı çıkan herkesi enayilik, hayalperestlik ya da aptallıkla suçlayan o mide bulandırıcı tip böyle ortaya çıkar.

Çizginin çekilmesi gereken yer de burasıdır. Zira insan erdemli olamayabilir, insanlık halidir; ancak erdemsizliği savunmak alçalmadır. Yeraltından Notlar’da bu hali benzersiz biçimde anlatan Dostoyevski’yi büyük bir yazar yapan nasıl insan alçaklığını çok iyi anlıyor olmasıysa, onu gericinin teki yapan da o alçaklığı bütün eserlerinde övgüye varan sonsuz bir hoşgörüyle kucaklamasıdır. Ve hiç tesadüf değildir ki Dostoyevski, gençliğinde devrimci mücadeleye bir ucundan bulaşıp, devletin şamarını yediği gibi geri basmış, çarcı ve allahçı olmuş bir dönektir. Anlayışı, tecrübesindendir.

Bu alçalma, gerekçesi ne olursa olsun ayıplanmalı, kınanmalı ve reddedilmelidir.

***

Bitirirken üç not düşmek istiyorum.

1- Ömrü denizlerde geçmiş Bruno Catalano’nun (bir tanesini bu yazının sonunda görebileceğiniz) olağanüstü heykel serisi Yolcular’ın bedenlerindeki eksiklik yoksullukları değil yurtsuzluklarıdır.

2- İnsan ruhundan, kişiliğinden, hayatından bir parçayı nerede kaybettiyse, orada bulur. Kim çaldıysa, ondan geri alır. Kömürlükte düşürdüğümüz anahtarı daha aydınlık diye bahçede aramak ne kadar boşunaysa, burada yitirdiklerimizi gurbette aramak da boşunadır.

3- Ne kaybettiysek biz yalnız ve gericilik örgütlü olduğu için kaybettik. Bu sorunu çözdüğümüzde, gericilerden çok daha güçlü olacağız ve cümle hesapçının aksine onlarla uzlaşmak zorunda kalmayacağız.

[email protected]
@nevzatevrimonal
www.facebook.com/nevzatevrimonal

ÖNCEKİ YAZILARI

İki yılın bakiyesi 04/10/2016 Salı
Empati değil kavga 27/09/2016 Salı
Kurban 20/09/2016 Salı
Bayrağı zapt etmek 12/09/2016 Pazartesi
Üniversite nasıl kurtulur? 06/09/2016 Salı
İki yıldönümü 30/08/2016 Salı
Anlatılan kimin hikâyesi? 09/08/2016 Salı
Zaman tüneli 02/08/2016 Salı