Cuma, 5 Haziran 2009 - 07:30

Ellerin İsmini Ezberledin de...

Mustafa Kemal Erdemol

Televizyonda öfke içinde, daha doğrusu kendinden geçmişcesine yaptığı konuşmasını izlerken, "öfkeli gibi görünüyor ama başbakan aslında çok rahat" diye düşündüm, inanın. Alıştığı bir şeyi yapmanın verdiği o rahatlığı dikkatli bakan herkes görür aslında. Öfkesi, bağırıp çağırması, haklılıktan çok, bir alışkanlığın yinelenmesi, bana sorarsanız. Haklı olanlarda asla görülmeyecek bir üslup hakim konuşmalarında başbakanın. Dolayısıyla bir hayli yapay kalan öfkesine bakarak "alıştığı bir şey kızmak" demek, isabetli bir değerlendirme olur.

Onca yaşanmışlıktan, onca deneyimden, nihayet onca insan tanımış olmaktan süzülüp gelen bilgeliğiyle Goethe'nin "insanın bütün rahatlığı alışkanlıkta gizlidir" demesinde tabii ki doğruluk payı var. Başbakan'a bakınca, Goethe ile benzeri "insan sarrafları"nı anlamak her geçen gün kolaylaşıyor benim için.

Başbakan'ın son "öfkeli" görünme oyununun gerekçesi, partisinin adının nasıl söylenmesi gerektiğiyle ilgili. Mayın temizleme konusunda parti meclis grubuna açıklamalarda bulunurken, birden bire, nasıl bağ kurduysa, hayrettir, parti adının nasıl söylenmesi gerektiğine getiriverdi sözü başbakan. Partisine AKP denmesinin edepsizlik olduğunu iddia edip, "partimizin adı Ak Parti'dir. Böyle söylenmelidir" diye kükreyiverdi.

Pakistan'ın, "ak insanlar ülkesi" demek olduğunu okumuştum, kim bilir nerede? İngiliz ırkçısı, hastalıklı kafasına çok yakışan bir tutumla, Pakistanlılardan "paki" diye söz eder. Çok aşağılayıcı, çok kalp kıran ırkçı mı ırkçı bir ifadedir bu. Ama hiç bir Pakistanlı, bir İngiliz ırkçısına kendilerine böyle seslenilmemesi gerektiği konusunda bir şeyler açıklamak zorunda hissetmez kendisini. Irkçıyı ikna etmek gibi bir çabaları yoktur çünkü. Irkçıyla kelimeler düzeyinde mücadele etmek geriletici bir etki yapar. Ancak, -bu sözü askeri okuldaki Pakistanlı bir arkadaşından söz ederken sarfeden Prens Harry gibi - toplumda temsiliyet özelliği olan, öne çıkmış figürlerin sözkonusu kelimeyi kullanmalarına haklı olarak karşı çıkarlar. Irkçı ifade biçiminin yaygınlaştırılması, giderek, meşrulaştırılması tehlikesi gördüklerinden.

Geçtiğimiz yıllarda, Londra'da yapılan bir araştırmaya göre, bu kentteki orta dereceli okullarda okuyan Türkçe konuşan öğrenciler, kendilerinden "Turkish Delight" (Türk Lokumu) diye sözedilmesinden nefret ediyorlarmış. Muhtemelen, cinsel içerikli anlamlar yüklenerek aşağılayıcı bir içeriğe büründürülmüş ayrımcı bir ifade olduğundandır. Yoksa, öyle alınacak, kızacak, üzülecek bir şey yok bu sıfatlandırmada.

Pakistanlıların da, Türkçe konuşan öğrencilerin de rahatsızlık duydukları bu sıfatlara itiraz etmelerinde elbette haklılık payı var. Çünkü, Paki kelimesi, ırkçının dilinde öyle anlamlara bürünmüş, bu kelimeye o kadar nefret, o kadar aşağılama yüklenmiş ki, Turkish Delight, sözel cinsel tacizin öylesine güçlü bir ifade biçimine dönüştürülşmüş ki, Pakistanlılar da, öğrenciler de itirazlarında haklıdırlar.

Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisini bir Pakistanlı ya da Türkiyeli göçmen sanması pek bir tuhaf. Partisine AKP denmesinin "edepsizlik" olduğunu düşünmesi ise ayrı bir felaket. Kimsenin aklında, bir AKP karşıtı olarak, benim de, sözkonusu partiye AKP demenin bir küçültme, bir aşağılama olduğu gelmemişti. AKP'ye bu sıfatları, farkında mı bilmem ama, yükleyen Erdoğan'ın kendisidir oysa. Partisinin, AKP diyerek küçük düşürüldüğünü düşünmesi başka nasıl anlaşılabilir?

François Villon, Fransız edebiyatının tanrılarından kabul edilir. Soyadı olarak kullandığı Villon takma bir addır aslında. Villon, bir edebiyatçıda görmeye alışkın olmadığımız oranda bir şiddet adamıydı. Kavgacılık, soygun, dolandırıcılık, yaralama, hatta öldürme gibi bir çok olaya karışmış, ilginç mi ilginç biriydi. Fransız edebiyatına yaptığı onca katkının yanı sıra, ondan esinlenilerek, Fransız diline girmiş Villoner diye bir de sözcük vardır. Villon gibi insanlardan söz edilirken kullanılıyor.

Adam kayırma, yakınlarına çıkar sağlama, İsrail'le uyuşma, başka bir yaşam tarzı dayatma, büyüklenme, azınlığı yok sayma, sadaka ile oy toplama gibi tümü de olumsuz bir dolu olgunun Türkçe sözlüğe, tıpkı Villoner gibi, AKP'leşme tanımıyla girdiğine mi inanıyor acaba Erdoğan? Herhalde öyle olmalı, yoksa durup dururken, hiç de kötü çağrışımlar yapmayan AKP kısaltmasında ne gibi bir kötülük görebilirdi? Karşıtları değil, Başbakan AKP tanımına, belki de sadece kendisinin bildiği, öyle olumsuz anlamlar yüklemiş ki, söylendiğinde çıldırıyor adeta. Anladık, söyleyeni edepsiz kılıyor da, neydi bu anlamlar bilmek isterdim. "AKP derken şunları kastediyorsunuz" dese Erdoğan, bizi edepsiz yapan şeylerin ne olduğunu öğrenmiş olurduk.

Başbakanın, partisine Ak Parti denilerek "temizliğin" çağrıştırılacağına inanmış oluşundaki garipliği bir kenara bırakarak devam ediyorum. Hem çok sever, hem de her dinleyişimde ister istemez gülerim; hoş şarkıdır. İçinde işte o beni gülümseten çok hoş sözler de şunlardır: "Ellerin ismini ezberledin de/ Bir benim adımı öğrenemedin". İsminin öğrenilmesine gelinceye kadar sevdiği hanımefendi tarafından istenmeyişinin ne kadar çok belirtisi vardır ama bestekar inceliği işte, böyle ifade ediyor sıkıntısını. Belli ki uğruna şarkı yapılan hanımefendinin bestecimizde gönlü yok.

Recep Tayyip Erdoğan'ın da benzeri bir yakınma içinde oluşu, hoş değil midir gerçekten? O besteciyle tam tamına aynı durumla karşılaşsaydı, başbakan bunu nasıl dile getirirdi sizce? "Ellerin adını ezberleyip de benim adımı öğrenmemen edepsizliktir" falan olabilir miydi örneğin? Pek bir muhtemel.

Bestekar olma ihtimali hiç yok ama başbakan hiç değilse alışkanlıklarını değiştirmeye çalışsa, kendisi için iyi olacak.

Gereksiz şeylerle uğraşıyor başbakan. Çok gereksiz şeylerle.

Son sözü Goethe'ye bırakalım en iyisi: "İnsanlar gerekli olana yetişemedikleri için yararsız olana heveslenirler."

Başbakan kimi heveslerinden de vaz geçmeli demek ki?