Bir Kod farkı macerası

11/07/2015 Cumartesi
Bir Kod farkı macerası

Sadece 1,5 yıl ayakta kalmış 1985 yılında kurdukları amatör topluluk. İsmi Metallians. Besteleri yoktu, hard-rock, heavy metal kavırları çalıyorlardı. Hatta bir kez memleketlerinde, Bursa Spor Salonu’nda 5000 kişinin önüne çıkmayı başarmışlardı. Sonra üniversite sınavları, aile tercihleri derken dağıldılar. Zaten basçıları Tarkan Gözübüyük de Pentagram’dan teklif almış, İstanbul’un yolunu çoktan tutmuştu bile.

Solo gitarcıları Burak Kalaycı, solistleri Murat Gökçe, davulcuları Tercan Şener idi. Ritim gitarlarda da kim vardı dersiniz? Necati Tüfenk, hani sonradan Kod Müzik dükkânını açan, bu isimle konserler yapan Necati, yani bizim Kod Necati ya da yakınlarının hitap ettiği sıfatıyla Neco.

1988 yılında Necati’de İstanbullu oldu, Boğaziçi’nde Biyoloji bölümünü kazanınca. Gerçi bir yıl sonra Felsefe’ye geçmişti, ama sonradan burasının kendine uygun olmadığına hükmetti. Biz işte tam bu sırada tanıştık, Narmanlı Han’da... Sonradan her ne kadar avangard müzik türleriyle adı anılsa da, seksenlerin ikinci yarısında şekillenen kuşağın içindeki tüm müzik kurbanları gibi onun da geçmişi metalciydi. Soluksuz bir arayışın cenderesinde, sevdiği şeyleri sonuna kadar sahiplenen bir karakterdi.

Deniz’in handaki dükkânının karşısındaki kör kuyunun başında başlayan muhabbetimiz, kısa sürede, editörlüğünü yaptığım Stüdyo İmge dergisinde kendisine -Faith No More, Talking Heads gibi- sevdiği topluluklar hakkında yazılar yazdırmaya dek varmıştı. 

***

1983 yılında işler değişmeye başlamış, ergenlik hayalleri yetmezmiş gibi bir de müzik diye bir illet belirmişti. ITT Schaub-Lorenz 58 marka mono teybinden ilk kez Elvis Presley dinlediğinde kaderin ağlarını sinsice ördüğünü fark etmedi. O yaz annesinin çalıştığı Ziraat Bankası’nın Erdek’teki kampında -kendi gibi hasta Fenerli- yaşıtı bir çocuk yaklaştı yanına, kulağındaki walkmeni görünce. Olivia Newton-John dinlediğini öğrenince, onunla henüz iki ay evvel şampiyon olmuş futbol takımlarının dışında bir ortaklık daha kurmak, ilişkilerini böylelikle pekiştirmek istedi: “O da neymiş, bak Iron Maiden diye çok acayip bir grup var burada” diyerek “Number of The Beast” kasetini uzattı. Tatil boyu albüme adını veren şarkıyı söyleye söyleye ona ezberlettiren o çocuk, Necati’nin hayat boyu kadim dostu olarak kalacak Hilmi Tezgör idi.

Yaz bitince ilk işi bu albümü kasete çektirmek için en yakındaki plakçıya gitmek oldu. Çokran Plak’ta henüz bu albüm yoktu, ama sahibi Ahmet abinin tavsiyesiyle Kiss’in “Creatures Of The Night” kasetine sahip olmuş; böylelikle hayatını şekillendirecek büyülü bir yolculuğun, iflah olmaz bir tutkunun ilk adımlarını atmaya başlamıştı.

Artık çevresindeki arkadaşlarıyla elden ele dolaşıma başlayan kasetler hayatındaki en önemli şeylerdi. Bandaj topluluğundaki abilerinin yönlendirmesiyle ilk büyük kaynağa ulaşmıştı; “yaz, ne istiyorsan sana gönderir” diye önerdikleri kişi İstanbullu Tünay Akdeniz. İlk doldurduğu 90’lık Judas Priest kasetinin ön tarafında “Sad Wings of Destiny”, B yüzünde “Sin After Sin” albümleri vardı.

***

Hararetli bir metalci kesilmişti artık, İstanbul ayağının pekişmesiyle birlikte günceli de yakından takip ediyordu. Tünay Akdeniz sayesinde o dönem Batı müzik marketleri için de yeraltı sayılan -Heir Apparent, Exxplorer, Nasty Savage gibi- tüm metal topluluklarının albümlerine ulaşıyorlar, metal dünyasının karanlık dehlizlerine dalıyorlardı. Hilmi vasıtasıyla gelecekteki ortağı Avusturya Liseli Osman (Öztürk) ile tanışması, ilk iş girişimine zemin hazırladı.

O kadar çok şey biriktirmişlerdi ki, hem arşiv hem de bilgi olarak, neden bunu birleştirerek insanlara açmasınlardı? Üstelik arşivi daha da büyütmek isteyen öğrenciler için bulunmaz bir finans kaynağı olabilirdi bu. Kendilerine idealist müteşebbis misali bir isim verdiler: Rocker’s Dreamland.

Arşivi listelediler, fotokopi ile çoğaltıp elden ele dağıttılar. Çok ucuza çekiyorlardı, bu da çok ilgi görmelerine neden olmuştu. Bu yarı amatör iş aslında gelecekte bir dükkân ile zirveye çıkacak olan ticari faaliyetin ana rahmine ilk düştüğü andı.

Gelen küçük küçük paralar sayesinde sonsuz bir biriktirme ve yazı-tura usulüne dayalı paylaşma süreci başlamıştı. İstanbul’un saklı hazinelerinin sahibi namlı alternatif müzik dinleyicilerini, Çiçekçi Kaan’ı, Üsküdarlı Erol’u tavaf ediyor, buldukları her şeyi kayıt altına alıyorlardı. Dergileri de ihmal etmiyorlardı. Melody Maker’dan NME’ye bir takım dergilere aboneydiler, ayrıca Necati’nin Almanya’da yaşayan ablası da sağ olsun, ne istese gönderiyordu.

***

Necati 1994 yılında okulu bitirdiğinde Osman kurumsal hayatta peynir üreten bir firmanın muhasebecisi ya da bir başka ifadeyle âlemin indie müzik topluluklarını en iyi bilen peynircisi. İki kafadar posta yoluyla harıl harıl albüm alıyorlar. Necati de okul ile iş dünyası arasındaki boşluğu elinden geldiğince iyi değerlendiriyor; bulduğu her fırsatta -efsane 1994 Reading dâhil- yabancı festivallere gidiyor. Nirvana, Nick Cave, Sonic Youth, Dinosaur JR hepsini canlı izliyor.

Ellerindeki arşivi daha yararlı kılmak için Deniz Pınar’a açıyorlar. Çok aranan, ama pek bulunmayan plaklardan oluşan liste olağanüstü bir ilgiyle karşılanıyor. Bir sonraki adım, Necati’nin bir yıl süreyle -bir lise arkadaşının o dönem eşi Caner Beklim tarafından hayata geçirilen- Hür FM’de -analog makara bantlara kaydederek ve hızı yarım devir düşürerek elde ettiği irkiltici sesiyle- yaptığı Aksi Nota programı oluyor. Bu programın sağladığı en büyük fayda, programda çalmak için yabancı plak şirketlerine yapılan promo albüm talebine hepsinin olumlu yanıt vermesi.

Cömertliklerinin yanı sıra istisnasız tüm plak firmaları aynı soruyu soruyor, haricen: “bizim albümleri oralarda dağıtacak bir distürbitör yok mu?”

Soruların çokluğu, ortada doldurulması gereken bir boşluğa işaret ediyordu. Radyo programının bitmesinden sonra Necati’nin Almanya’da geçirdiği 1,5 yıl, bu sorunun etrafında dönen bir tecrübe birikimine yol açmıştı. Tamam, felsefe doktorası yapmak için gitmişti oralara, ama iyice anladı ki akademik-makademik işler ona göre bir şey değildi zaten. Buna kani geldiği süreç, çok sevdiği Ruins topluluğu ile yolunun kesişmesi ve bir kaç hafta içinde İstanbul Roxy’de, Tayfun ve Ünver’in desteğiyle bu topluluğa yaptıkları konserdi. İlk kez bu kadar kendinden emindi, hayatının işi müzikti.

Deniz Pınar ve Tayfun “Deform” Aras’a yaptığı ortaklık önerisi, son dakika Deniz’in yalnızlığı sevmesi engeline takılınca, ibre Osman’a döndü, aralarında paradan puldan anlayan birine çok ihtiyaç olacaktı. 1995 sonu Kod Müzik açıldı, Atlas Pasajı 16 numarada, Necati-Osman-Tayfun triosu tarafından.

***

Çok insan geçti bu minicik dükkândaki tezgâhın arkasına… Efendi insan Levent Pekel, rahmetli DJ İsmet, drum’n bass mücahidi Golem Kaan, Rush’tan sorumlu kültür bakanı Hilmi Tezgör, tutkulu Michael Jackson’cı Halil Çalık, Necati’nin (sonradan) eşi Müge Turan, Emre “Pedro Loco” Şahin, zor müziklerin ecinnisi Batur Sönmez, Selçuk, şartlı tahliye demokrat Galip, namı yurt dışına taşmış DJ Barış K.

Bir müzik dükkânını vazgeçilmez kılan en önemli şey, mekancı ile karşısındakiler arasındaki -atışma, tartışma ve aşağılama dahil- ateşli ilişkidir. Bu da ziyadesiyle vardı Kod Müzik’te, tıpkı Zihni’nin bir dönemi ya da Ankara’daki Süleyman’ın Shades’i gibi. Tercihleri yüzünden de farklıydı bu dükkân, bir de çalışanlarının subjektif karakterleri nedeniyle Hi-Fidelity romanındaki dükkânın kopyasıydı adeta. Dükkâncının da müdaviminin de işi neredeyse yarı-sayko bir hale sürüklemiş müzik manyakları olduğu kesindi. Butik dükkân modelinin en ucunda yer alıyordu; zira -Metallica, Led Zeppelin gibi- satmadıkları şeyleri isteyenlerin ya da yokluğunu sorgulayanların nasibine düşen yegâne şey, (katran ve tüye bulanıp, rayın üstünde taşınarak pasajdan çıkarılmadığına dua etsinler) dalga konusu olmalarıydı. 

Bu küçük dükkânda kapının karşısına denk gelen duvarda çok fazla nem vardı. Boyası her daim kabarmış, dökülmüş, üzerlerine sıklıkla değişe değişe asılan posterlerin ise sağı solu yamulmuş ve kararmıştı. Son çare arkadaki binaya giderek sahipleriyle konuşup izole ettirmekti. Pasajın arka çıkışından sonra kıvrıla kıvrıla uzanan daracık sokağın sonunda o duvara eriştiler, ama orada bina falan yoktu ki. Tekmil cephe boştu, arsada eski bir binanın molozları vardı ve birkaç osuruk ağacı. Romatizmayla bir arada yaşamayı öğrenen müzik insanları kuşağının sırrı buydu.  

***

Dükkâna takılan sayısız deli var, hepsi birbirinden arıza bir güruh. Burada pineklemekten başka işleri güçleri yok, canları sıkılıyor. Tipik örnek: pervane gibi yelek yepelek döne döne yürüyen, saksofon çalan çatlak tarz adamı Bülent (Tangay). Çok iyi müzik dinliyor, bir dönemin uzmanı, yakası açılmadık plakların sahibi, ama o kadar saldırgan ki, her an birinden dayak yeme potansiyeli hayli yüksek.

Diyelim kızcağızın biri gelmiş The Smiths soruyor, bizimki hemen başlıyor dırdıra “offf Allah’ım hep aynı şeyler, bu ne ya”. Nitekim günün birinde dinledikleri plakları beğenmediği için üzerine fırlatıp kaçmaya başladığı Cüneyt Cebenoyan ve DJ İsmet’in hışmından, caddede kısa süreli bir kovalamacanın ardından yakalanıp hırpalanmaktan kurtulamıyor.

Kızgınlıklarına rağmen herkes seviyor Bülent’i aslında. Onun kadar açık sözlü olamadıkları için arada kıskandıkları bile oluyor, The Smiths örneğinde olduğu üzere… (*)

Bir gün genç bir çocuk giriyor içeri, tanıdık müşterilerden biri değil: “sizde ciuv-ciuv müzikleri var mı?” diye soruyor. Şüphesiz elektronik müzik ve tekno’nun tartışmasız yükselişe geçtiğinin, halkımızın ayağına kadar gittiğinin ispatıydı bu. Evet, bildiniz. Hani işte o halkımızın gece kulüplerine dadanması yüzünden amele kokusundan hiç hazzetmeyen, ücretli emek olduğu halde sınıf atlama gayreti içinde debelenen, babasının adının Hüseyin olduğunu unutan -Richard ya da Robert zanneden- kendini beğenmiş şapşal kılabırlar var ya, onların devri başlamıştı.

Bir başka gün Teoman geliyor, eski moda poptu rocktu dinlemekten bir hal olmuş, gençlerin peşinde olduğu şeyleri arıyor: ne kadar The Smiths albümü varsa alıyor, gözünü kırpmadan. Müteakip günlerden birinde nereden düştülerse iki orta yaşlı adam geliyor, akşama kadar oturuyor Nick Drake dinliyorlar, o gün Hilmi ve İsmet ile baş başa. Zaten yapacak daha iyi bir şey yok, çünkü -güneşin dışarda insanları kavurduğu- o berbat günde dükkâna giren başka kimse olmamıştı ki.

***

Kapısının açık olduğu dönem, pek çoğumuz gibi benim de en büyük plak tedarik merkezimdi Kod. Necati’nin yurtdışından getirip hediye ettiği ilk DJ Shadow plağı “Endtroducing…”i bir yana bırakacak olursak; içinde -My Bloody Valentine, Momus, Primal Scream, House of Love, Jesus and Mary Chain ve Slowdive gibi- 32 adet Creation plağının bulunduğu bir partiyi bana özel tek kolide ithal ettiklerini hatırlarım. Tabii ki mutluydum, ama Zihni’den o ay aldığım maaşı tekmil avuçlarına saydığım için fakirdim.

Günler iyi geçiyordu, eğleniyorduk, ama her entelektüel tavrın bir faturası olacaktı tabi. (**) Hiç ticari olmadılar, olamadılar. Evet, zamanla yapımcı da oldular. İlk Türkçe sözlü Punk-rock kasetini (Rashit), ilk house albümünü (Mert Yücel), ilk rap toplamasını (Yeraltı Operasyonu), doksanların yerli alternatif müzik sahnesini kusursuz yansıtan toplamasını (Aksi İstikamet) yaptılar. İlk hardcore albümünü (Crunch), split kasetini (Ask It Why/Sevdasız Hayat) yaptılar. Gökhan Dabak ve Gökalp Baykal’ın solo çalışmalarını çıkardılar. Sıra dışı 14 adet yerli yapıma imza attılar.

Fugazi, Plastikman, Morphine, Dead Can Dance, Trans Global Underground’ı memleket sathında tanıttılar, sevdirdiler. Frank Zappa, Nick Cave, Robert Wyatt’ı halkımızın anlayacağı bir dille anlattılar, en makul fiyatlarla sattılar, ama külliyen battılar...

Yola çıktıkları noktaya dönecek olursak: aslında her şey kendi arşivlerini büyütmek türünden masum bir arzuyla başlamıştı. Ancak bir süre sonra arşiv de büyüyemez hale geldi, çünkü o albümleri eve götürmek yerine satmak zorundaydılar; ticaret dişlileri giderek daha çok sıkıştırıyordu bir taraflarını. Değişen kuşakların müzikle ilişkileri, Bulgar baskılar derken, dükkânı 2002 sonunda DaFrogg Selim’e devrettiler.

***

Dükkânın son yılında değişen şeylerden biri de, bir zamanlar albümlerini satmak isteyen yabancı şirketlerin sorusuydu. Bu kez de “oralarda bizim sanatçılara konser yapacak promoter yok mu?” diye sorarlardı. Onlar da kimle beraber yaparız diye ufak ufak British Council, Alman Kültür, İKSV gibi yerlerin kapısını çalıyor; arada bir yaptıkları işlerden çok küçük de olsa para kazanıyorlardı. Önlerinde yeni bir sayfa açılmıştı; zaman konser salonlarının tozunu yutma ya da Kod Müzik’ten kalan borcu ödeme zamanıydı...

Gezici organizatörlük Magma ve Vox (eski Manhattan) ile başladı. Sevdikleri isimleri getiriyorlardı; Stephen Malkmus, New Model Army, Clinic, Pram, Jonathan Richman, Kosheen gibi…  Ben özellikle birini hiç unutamam. 

Stüdyo İmge’nin 1993 Ocak sayısında, sonradan blue jean dergisine transfer ettiğimiz manevi kızımız Özlem Gürel’in yazısına “şanslıysak bizim şehirde de çalarlar” diye başlık attığım Violent Femmes konseri bu. Gerçekten şanslıymışız; 11 yıl sonra da olsa, Kod Müzik olmasa izleyemezdik onları 27 nisan 2004 tarihinde Manhattan Bar’da.

Mekânda havalandırma yok denecek kadar zayıftı, ses düzeni iyi değildi; en kötüsü de, sahnenin kodu düşük olması nedeniyle önlerde yer alan şanslılar (ve tanrının basket oynatacak kadar boy konusunda cömert davrandığı arkadaşlar) dışında, yıllardır yollarını gözlediğimiz topluluk üyelerini görme şansı yoktu. Sahne görüşünü bloke eden kolonlar da cabası, ama kimin umurunda. Aile reisliğinin sembolü haline gelmiş ‘herif atleti’ni kendine yakıştıran (neredeyse ‘in’ yapan) gitarcı Gordon Gano, davullara muzipçe vuran sempatik Victor de Lorenzo ve basını makineli tüfek gibi kullanan (heavy metalciler gibi değil) Brian Ritchie, Manhattan’daki tüm olumsuz şartları yerle bir etti o akşam.

***

Kod Müzik artık bir organizasyon şirketiydi ve tek patron Necati idi. Sahada artık daha seyrek görünüyor olsa da, kesintiye uğramayan tek şey eşi Müge ile gerçekleştirdiği 14 yıllık radyo programı Gece Servisi idi. Ki o da tam 602 program sonra veda etti.

Sadece Necati, ortakları ve çalışanları değil, Kod Müzik bir şekilde elinin değdiği tüm kalabalık için bir okul olmuştu. Herkes kendine uygun -ya da değil- çok insan tanıdı, çok şey öğrendi. Paralı iyi aile evladından loserına ortak paydası iyi müzik olan; lüzumlu lüzumsuz bir insan kalabalığının cirit attığı bir camia oluşmuştu Kod Müzik etrafında. 

Bugün insanın aklına düştüğünde tatsız hatıralar ve zor geçen günler bile ne kadar sevimli görünüyor, değil mi?

Güzel günlerdi.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(*) Her aklıselim müzik hastası gibi, onların da -eşsiz arpej, sound ve tekniğiyle Johnny Marr’ı takdir etmelerine rağmen- Morrissey sevmeyenler fraksiyonundan olduğunu kolayca kestirdiniz değil mi?

(**) Necati’nin elindeki kabarık faturanın bir satırında da yüzünde çıkan saçkıran da vardı, çektiği sıkıntılara istinaden.

 

Murat Beşer ([email protected])

ÖNCEKİ YAZILARI

Plak piyasasının derin devleti 23/07/2016 Cumartesi
Atlantis Tansel - 2 02/07/2016 Cumartesi
Atlantis Tansel 25/06/2016 Cumartesi
Kronik Özer (2) 11/06/2016 Cumartesi
Kronik Özer (1) 04/06/2016 Cumartesi
Hayri Plak 28/05/2016 Cumartesi
Toplumsal plak toplayıcısı 21/05/2016 Cumartesi
Ne ölenle öl, ne gidenle git 14/05/2016 Cumartesi
Bugün platomuzda ne var? 07/05/2016 Cumartesi