Tarih ve coğrafya

Eğer geleceği düşünüyorsak, ciddi bir sorundur üzerinde durmakta yarar vardır.

Sorunu ortaya koymak için basit bir örnek verelim.

Türkiye’de Cumhuriyet 1923’te kurulmuştur ve 90 yıllık bir geçmişi vardır. 1968 yılı, bu 90 yıllık dönemin tam ortasıdır. Şimdi, 1968 yılında 20’li yaşlarında olan ortalama bir solcuyu alalım. Bir de bugün, 2013 yılında, gene 20’li yaşlarında olan bir solcuyu. Bunların her ikisi de geriye, geçmiş 45 yıla baksın. İlki, 1923’e, yani Cumhuriyet’in kurulduğu yıla kadar uzanacaktır. İkincisi de aynı şeyi yaptığında, uzanacağı dönem 1960’ların o civcivli ikinci yarısı olacaktır.

Soru şu: Bunlardan hangisinin geriye dönük tarih malumatı (“bilgisi” demiyorum), ilgisi, merakı, duyarlılığı ve farkındalığı daha gelişkindir?

Türkiye’ye odaklanırsak, 1968 yılında duran gencin gerisinde Cumhuriyet, Cumhuriyet devrimleri, Kürt isyanları, ilk planlama deneyimleri, İkinci Dünya Savaşı, çok partili rejime geçiş, Demokrat Parti iktidarı, tam boy anti-komünizm, 27 Mayıs, yeni anayasa, Türkiye İşçi Partisi ve nihayet kendi zamandaşı olarak devrimci gençlik örgütlenmeleri ve eylemleri vardı.

2013 yılındaki genç solcunun gerisindekiler ise TİP’li Meclis, devrimci örgütlenmeler ve eylemler, 12 Mart darbesi ve idamlarla başlar Ecevit ve Milliyetçi Cephe dönemleri, 12 Eylül karanlığı, “Özallı yıllar”, ekonomik krizler, Kürt direnişi, yeni sosyalist partiler diye devam eder ve 10 yıllık AKP iktidarıyla günümüze ulaşır…
Benim yapabildiğim tespit şu: 1968’in genç solcusunun kendi ülkesinin gerideki 45 yıllık tarihine ilişkin malumatı, ilgisi ve farkındalığı (bu kavramları da seçerek kullanıyorum) 2013 yılının genç solcusunun önceki 45 yıla ilişkin bugünkü malumatı, ilgisi ve farkındalığına göre daha gelişkindi…

Bir açıklaması olabilir mi?

***

“Eski kuşakların kendi anneleri babaları, bugünkü gençlerin anne babalarına göre daha geveze kişilerdi, ha bire konuşup anlatırlardı” gibisinden denemeleri geçersek, ilki daha genel, ikincisi ise özel olarak solla, sosyalizmle ilgili iki neden akla geliyor.

Birincisi, günümüzün merceğinden bakıldığında “iş bulma”, “para kazanma”, “teknolojiye hakimiyet” gibi açılardan bir işe yaramasa bile, ergenleri ve gençleri önce ülke, sonra da dünya vatandaşlığına hazırlama açısından bir dönemin tarih ve coğrafya dersleri en azından daha ön açıcı, zemin kazandırıcıydı.

Evet, tarihse “resmi tarih” okutulurdu yer yer içerdiği kimi zırvalarla birlikte…

Ama en azından gençlere bir tür “tarihsel akış”, “hareket” fikri kazandırır, “neden böyle olmuş acaba?” sorusunu sordurur, giderek biraz meraklı olanını neden-sonuç ilişkileri kurmaya davet ederdi.

Coğrafyaya gelince: “Bana ne Mısır’ın yüzey şekillerinden” dedirtebilecek coğrafya dersi pek sevilmese bile, bu ders sayesinde en azından Nil Nehri’nin Akdeniz’e döküldüğünü bugünküne göre daha fazla kişi bilirdi…

İkinci neden ise, özel olarak solla, sosyalizmle ilgilidir.

Daha doğrusu, özellikle son 20 yılda belirginlik kazanmak üzere, sol-sosyalist düşüncenin mekansallık ve zamansallıktan (tarihsellikten) önemli ölçüde kopmuş olmasıyla ilgilidir.

Mekansallık ve zamansallıktan kopmuşluk olgusunun, tarih ve coğrafya dersleri konusunda az önce değinilen ilk genel nedenle ilişkisi kurulabilir. Yani denebilir ki, “ne yapalım, şimdi bize bunları öğretmiyorlar”. İyi de, sosyalistlik iddiasındaki bir gencin bu boşluğu en azından kendi çabalarıyla kapatması gerekmez mi?

Gelgelelim, son 20 yılda yaygınlaşan belirli bir “sosyalizm” anlayışı, bu yöndeki çabaların da önünü kesmiştir ve kesmektedir.

Bir kere, sanki ülkelerin özgüllüklerinin yok sayılmasını, tek mekân olarak yalnızca dünyanın bütünün görülmesini gerektiriyormuş gibi yorumlanan “enternasyonalizm”, solcunun mekan ve mekansallık algısını önemli ölçüde köreltmiştir.

İkincisi, bir “reel sosyalizm” karalamaları, bir de (Türkiye söz konusu olduğunda) “resmi tarih” umacısı, bu kez solcunun tarih ve tarihsellik kavrayışına ve olası merakına ket vurmuştur.

***

Eski ortaöğretim müfredatına herhalde dönülmez.

“Reel sosyalizmi” de geri getiremeyiz.

Bu durumda, yukarıda söylenenlerin bir “sorun” oluşturduğu kabul ediliyorsa, sorunun en azından “hafifletilmesi” için neler yapılabilir?

Bu da ilerideki bir başka yazının konusu olsun.

02/03/2013 Cumartesi

YAZARIMIZIN SON YAZILARI

Korkmayın, Baas falan gelmez 16/06/2014 Pazartesi
Biraz da ileriye baksak? 10/06/2014 Salı
Şeytanın fısıltıları 03/06/2014 Salı
‘Elitlik’ üzerine 31/05/2014 Cumartesi
İyi haber: 'TİP' geliyor! 30/05/2014 Cuma
Provokasyondan korkmamak 27/05/2014 Salı
İki Haziran 24/05/2014 Cumartesi
‘Kritik dönem’ 22/05/2014 Perşembe
Dünyanın tepesinde… 17/05/2014 Cumartesi
Modus vivendi 15/05/2014 Perşembe
Etiketler: