Cumartesi, 10 Ekim 2009 - 07:31
YazdırYazdır Arkadaşına gönderArkadaşına gönder

İstikamet: Totaliter Demokrasi

Metin Çulhaoğlu

Önce sorular.

R.T. Erdoğan’ın son AKP kongresinde yaptığı “kucaklayıcı” konuşmaya ne demek gerekir?

Hemen ardından, IMF-Dünya Bankası patronları İstanbul toplantısında özetle ne dediler? Erdoğan’ın aynı toplantıda söyledikleri belirli bir mesaj da içeriyor mu?

Erdoğan’ın niyetleri ve Türkiye’nin yakın geleceği açısından bakıldığında, bu ikisi arasında belirli bir bağlantıdan söz etmek mümkün mü?

Sorular bunlar. Sırayla gidelim.

* * *

Erdoğan’ın “mozaikçi” kongre konuşması ciddiye alınmalıdır.

Bu konuşma, bir siyasal partinin kongresinde değil de örneğin herhangi bir kültürel etkinlikte Kültür Bakanı, bir UNESCO temsilcisi veya Başbakanın kendisi tarafından yapılmış olsaydı olağan karşılanabilirdi. Ancak, konuşmanın yapıldığı yer iktidardaki siyasal partinin kongresi, konuşmacı da o siyasal partinin yarın belki de Cumhurbaşkanı olacak lideridir.

“İşte, ne güzel” diyen çıkacaktır. Öyle ya, bu mozaikçi konuşmada ülkenin gelmiş geçmiş “tüm değerleri” kucaklanmıştır; hiç olmazsa Nazım’ın, Ahmet Kaya’nın adları da anılmıştır. Fena mı?

Fena, hem de çok fena...

Tekrar hatırlatalım: Konuşan, UNESCO temsilcisi veya Kültür Bakanı değil, iktidardaki siyasal partinin lideridir. Mozaikçi konuşmasında söyledikleri de sonuçta şu anlama gelmektedir: “Bu coğrafyanın tarihinde ve yakın geçmişinde siyasal, felsefi, kültürel ve sanatsal ne varsa ben bunların hepsini sahiplenirim, hepsine kendi zeminimde bir düğüm atıp orada tutarım.”

Mozaikçi konuşmada, bu coğrafyada öne çıkmış figürlerin temsil ettikleri düşüncelerin apayrı mecralarda akmalarından, aralarındaki karşıtlıklardan, bu karşıtlıkların süreç içinde evrildiği noktadan ve bundan sonraki yeni çatallaşmalardan elbette söz edilmemiştir. Hepsi, adeta tarih dışı ve statik bir düzlemde öylece yan yana durmaktadır. Dahası, bir siyasal partinin lideri, yerleştirildikleri sabit bölmelerde bu değerlerin hepsini sahiplenme iddiasındadır.

Üstelik “çok partili” ve genel oy hakkına dayalı “serbest seçimli” bir rejimde.

Bu iddianın temelinde yatan yönelimin siyasal literatürde bir adı var mıdır?

Adını ilk koyanlardan biri, batılı anti-Sovyet akademisyenlerin “Sovyet yanlısı” sayıp pek tutmadıkları tarihçi Edward Hallet Carr’dır.

Koyduğu ad da şudur: Totaliter demokrasi...

* * *

Peki, IMF-Dünya Bankası patronları İstanbul’da ne dediler?

“Virajı aldık”, “biraz daha zaman gerek” türü, söylenmesi adetten laflar dışında verilen mesaj nettir: “Bu işler öyle rahat gitmeyecek. Bu yola bir kez girildi, geri dönüşü yoktur. İnsanlar yoksulluğa ve açlığa katlanacak, biz de bu arada geri dönüşü olmayan yolu biraz daha düzlemek için neler yapılabilir, onlara bakacağız...”

“Artık önümüzdeki maçlara bakacağız...” gibisinden.

Bundan hemen önce, kendi kongresinde, ülkenin tarihinde ne varsa her şeyi kucaklamış olan Erdoğan da, süngüsü düşük ve eskisi gibi buyurganlık yapabilecek durumda olmayan patronlara kendince mesajını vermiştir. Eşitsizliklerin arttığından, “dışarıdaki protesto seslerine kulak verme” gerekliliğinden söz etmiştir. Bu mesajda, “madem bu kadar öngörü yoksunuzunuz, bari her şeye maydanoz olmayın” şeklinde örtük bir alt mesaj da yatmaktadır.

Erdoğan ve AKP, gerçekten “krizi fırsata çevirme” niyetindedir.

Ancak bu fırsatın, Türkiye’nin yeni ekonomik hamleleriyle ilgisi yoktur. Asıl niyet, şu an pek çok açıdan “hamur” görünümü veren Türkiye’yi yeniden yoğurup şekillendirmek, bu yeniden şekillendirmenin ekonomik boyutunda ise uluslararası ekonomik sistemin yarık ve çatlaklarından olabildiğince yararlanmaktır.

Başka bir deyişle Erdoğan ve AKP, ülkeyi yeniden şekillendirme sürecinin ekonomik boyutunda, işine geldiği yerlerde ve zamanlarda “kemer sıkmayacaktır.”

Kriz, ülkenin “totaliter demokrasi” bağlamında geriye dönüşsüz yeniden şekillendirilmesinde bir araç sayılmaktadır.

* * *

“Totaliter demokrasi” dedik, az buz değildir.

Az buz değildir ve bu yönelişin sermaye kesimine de uzanması kaçınılmazdır.

Kaçınılmaz olduğunu, Hürriyet’ten, bir zamanların TİP’lisi Mehmet Y. Yılmaz da anlamış olacak ki “Sıra sermayenin el değiştirmesinde” demekte, hemen ardından Abdurrahman Dilipak’ın bir yazısına atıfta bulunup “Doğan’dan sonra sırada Koç mu var?” sorusunu yinelemektedir (Hürriyet, 7 Ekim 2009).

Sıra Koç’a gelir mi gelmez mi, orası ayrı mesele; ama totaliter demokrasinin operasyon alanları arasında, medyanın, yargının ve asker-sivil bürokrasinin yanı sıra sermayenin de özel bir yeri olduğu apaçık ortadadır.

Ancak, kendini “en mağdur” sayan sermaye kesimleri bile bu sürece fazla diklenemeyecek, hatta her şeye (Al Capone yakıştırması) karşın işin içine bir de “Aşkale kampı” karıştırılmadığı için haline şükredip AKP’yi demokrat saymaya devam edecektir.

* * *

Böyle bir gidişatta, siyaset tablosunun diğer, “muhalif” bölümünde ne olacaktır?

AKP, liberal, açılımcı, mozaikçi ve kucaklayıcı sosla bezeli totaliter demokrasi yolunda ilerlerken, karşısındaki kemikleşmiş başlıca parti olarak MHP’yi bulacaktır. CHP mi? Bir tarafta AKP’nin “değerlere sahip çıkan”, “liberal” ve “açılımcı” görüntüsü ile diğer tarafta MHP’nin temsilciliğine soyunduğu “ulusal duyarlılıklar” arasında sıkışmaya mahkûm görünen bu parti, sonuçta her ikisinin üçüncü sınıf veya elden düşme bir senteziyle oynayıp duracaktır.

Ya “Kürt açılımı”?

İşte, burada ciddi sorun vardır. AKP’nin, tutturduğu yolda kendini eksiltmeden yürüme kararlılığı ile Kürt sorununda açılımcı ve sorun çözücü olma kararlılığı arasında rahat ve kalıcı bir örtüşme sağlanabileceğini söylemek mümkün görünmemektedir. Önemli olan, süreçteki başat ve belirleyici çizginin ne olduğuna bakmaktır. Başat ve belirleyici çizgi AKP’nin Türkiye’yi totaliter demokrasiye doğru şekillendirme niyeti ise, “Kürt açılımı” ikincil bir çizgi olarak kalacaktır ve bu çizgide nasıl, ne zaman ve nereye kadar ilerleneceğini başat olan çizgi belirleyecektir.

DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün Erdoğan’da ve Hükümet’te gördüğü “sürekli makas değiştirme” ve “rotayı sağa sola kırma” oynaklıklarının ardında yatan da budur.

* * *

Son olarak sırada yabancıların deyişiyle “40 bin dolar ödüllü soru” var: “İyi de bütün bunların devrimci mücadelemiz açısından anlamı ne?”

Birincisi, gidişat faşizme veya şeriata değil, totaliter demokrasiye işaret etmektedir.

İkincisi, faşizmle veya şeriatçılıkla “mozaikçilik” yapılamayacağına göre yön işaretinde bir kez daha “Yeni Osmanlı” yazmaktadır.

Üçüncüsü, AKP Kürt sorununda bir yandan “açılım” temasını işlerken, diğer yandan fırsat kollayıp zamanı gelince bu coğrafyayı ve insanlarını ideolojik-siyasal anlamda asimile etmeye yönelik hamlelere yönelecektir (etnik kimlikleri kendilerinde kalabilir).

Dördüncüsü, sol, ne amaçla nereye çekiştirildiğini iyi kavrayıp “mozaikçilik” türü açılımlara hiç itibar etmemeli, tarihsel olarak ürettiği kendi değerleriyle yetinmeyi bilmeli, bu değerlerin başka “değerlerle” uzlaşmazlığını ve onlara üstünlüğünü usanmadan vurgulamalıdır.

Bu da, net ve ödünsüz bir ideolojik duruş ve saldırı demektir.

Öbür türlüsünün, “müneccimin kıymetini bilmezsek, astrolog mahzun kalır”, “kırık çıkıkçı da bizimdir ortopedist de” veya “modern farmakoloji kocakarı ilaçlarıyla birlikte yaşamayı öğrenmelidir” demekten farkı olmayacaktır.

Bunu da bırakalım başkaları yapsın.

Mesele demokrasinin olması veya olmamasıdır

Demokrasi insanlığın geliştirebildiği en insani, en adil, en eşitlikçi ve özgürlükçü bir yönetim biçimidir. Genel olarak gizli, eşit, özgür seçme ve seçilme hakkı ile düşünce, basın ve örgütlenme özgürlüğü her Demokrasinin temelini oluşturur. Özel olarak demokrasi sınıfsal ve tarihseldir. Kapitalizmdeki demokrasi egemen burjuva sınıfının ve tabakasının çıkarlarına ve o ülkenin somut tarihsel gelişim sürecindeki özgüllüklerine uygun yapısallık taşır. Türkiye'de % 10 barajlı, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri görece kısıtlı, basını baskı ve özel denetim altına tutulan, seçmenin iradesini adil ve tam yansıtmıyan, çarpık bir burjuva demokrasisi vardır. "Totaliter Demokrasi" kavramı bu durum da ne anlama gelmektedir? Eğer "Totaliter Demokrasi" demokrasinin genel özelliklerini, yani gizli, eşit ve özgür seçim hakkının ve diğer özgürlüklerin kısmen veya tamamen yok olması ise, zaten o rejim artık hiç bir biçimde "DEMOKRASİ" olamaz. Onun adına "Totaliter" "Dikta" veya "Faşist" rejim denmesinin de artık pek önemi kalmaz. Çünkü önemli olan demokrasinin varlığı veya yokluğudur. Ancak AKP iktidarının gönlünde yatan, Çulhaoğlu'nunda işaret ettiği gibi, gerçekten de "Totaliter" bir rejimdir. Bu uğurda AKP, ülkenin en değerli tarihsel ve kültürel kimliklerini dahi hayasızca kullanmaktadır.

memleketin sahibi

akp nın son kongresinde dile getirdiği 'kucaklayıcı' mesajlar partisinin 'milli birlik' projesinin bir açılımı olarak görünmekteyken, diğer tarafta ise solun bu topraklarda sahiplendiği ve birer değeri olan kavramları akp tarafından sağ ın birer kimliği haline getirilmektedir. açılıma destek veren sol ideolojik/siyasal olarak güçlü olduğu sürece memleketin asıl sahibi uzunca bir dönem boyunca akp ve sağ olacaktır..

Ekler

İletişim: habermerkezi@sol.org.tr - sol@sol.org.tr