İktidar perspektifi

13/04/2018 Cuma
İktidar perspektifi

İki sözcükten oluşan bu tamlama, ülkemizin sosyalist/komünist hareketini değerlendirme bakımından önem taşımakla, bana göre en büyük önemi taşımakla birlikte, oraya gelmeden önce, şu sosyalist ile komünist sıfatlarını bir arada ve kimileyin birbirinin yerine kullanma alışkanlığımla ilgili bir iki söz etmekte yarar var. 

Yıllarca sosyalizmden, onun uğrunda mücadeleden söz ettik; aklımız, yüreğimiz, yalnız bunlarla anlatılamayan gücümüz yettiği kadar da uğraştık. Bütün o uğraşlar boyunca, hemen hemen hiçbir zaman “biz sosyalistiz, ama komünist değiliz” diyen, bu söylemi, siyasetinin temelinde bir yere koyan bir çizgi, akım ya da parti ortaya çıkmadı. Avrupa söz konusu olduğunda böyle değildir örneğin. Dolayısıyla, sosyalist hareketimiz, onun gelmişi, geçmişi, şusu busu denince üstüne alınanlar biz oluyoruz, biz söylüyoruz, biz atışıp tartışıyoruz. Kimse de çıkıp siz kendi adınıza konuşun, biz sosyalistiz, ama komünist falan değiliz, demedi; hâlâ da demiyor. Öyleyse, eskiden kalma ağız alışkanlığıyla “sosyalist hareket” demekte önemli bir sakınca yok; neyin kast edildiği konusunda bir karışıklık doğmuyor.

Özetle, Türkiye sosyalist hareketi demekle bizim ülkemizde işçi-emekçi sınıfların sömürüden kurtuluşunu, sosyalizmi amaçlayan, düzen dışı siyasal akımların toplamını anlatmış oluyoruz. En azından benim dilimde, farklı bir açıklama yoksa, öyledir. Bu alışkanlıktan vazgeçmek için şimdilik bir neden yok. 

İşte o “Türkiye sosyalist hareketi”nin en büyük zaafı, başlıkta yazılmış bakış açısına sahip olmayışıdır; atacağı her adımı iktidarın ele geçirilişini kolaylaştırma, çabuklaştırma, olabildiğince güvence altına alma açısından tasarlayıp gerçekleştiren bir perspektiften yoksunluğudur. 

Bunu dert edinen, ortaya çıkışının, şu ya da bu ölçüde benzerlerinden bağımsız biçimde var oluşunun gerekçesi olarak açıklayan ilk eğilim, çizgi, iddia, daha kendi adını koyarken bu farklılığını açıkça vurgulama yolunu seçmişti. Kendi içinde, hatta kendi dışındaki bazı çevrelerde şaşırtıcı olmayacak “sosyalist devrim” yerine, “sosyalist iktidar” adını alırken, iç içe geçen ikili bir amacı vardı: Bir yandan o güne kadarki sosyalist harekette büyük bir eksiklik olarak saptadığı iktidar perspektifinin altını çiziyor; bir yandan da kuramsal bir açıklık getirerek devrim ile siyasal iktidarın alınışı arasındaki çok güçlü bağı ortaya koyuyor, daha açıkçası, siyasal anlamıyla devrimin iktidarın ele geçirilişiyle gerçekleştiğini belirtmiş oluyordu. 

Bu çizginin daha sonra gelişip yeni  açıklıklara ulaşarak partileştiği ve bugün güçlü bir damar olarak varlığını sürdürdüğü biliniyor. Bu damarın, belki de öznel niyetlerin dışında nesnel zorunlulukların etkisiyle ortaya çıkışının, herhangi bir örgütün resmi onayı olmaksızın siyasal varlık kazanışının ürünü olan aylık “Sosyalist İktidar” dergisinin Ekim 1979 tarihli ilk sayısındaki “Başlarken”  başlıklı yazıda şu “temel saptama” yapılmıştı:  

“Türkiye sosyalist hareketinin başlıca güçsüzlüklerinden biri, iktidar perspektifinden yoksunluğudur. Bütün teorik mücadele, iktidara yaklaşmaya, iktidarı almaya, korumaya ve pekiştirmeye yöneliktir; öyle olmalıdır.”

Burada mücadelenin “teorik” özelliğinin vurgulanması, adı geçen yayının kendisine biçtiği misyonun asal özelliklerinden biri ile ilgiliydi; bugün ayrıca üzerinde durmak gerekmiyor. O derginin kısa sürmüş ömründe yapabildiklerinin yanı sıra onu hem adlandırma hem ideolojik-siyasal içerik olarak izleyip geliştiren örgütlenmelerde bu “iktidar perspektifi” sözü, kavramı, ayıracı, neredeyse bıktıracak kadar tekrarlanmıştır. Buradaki “bıktıracak kadar” sözünü bir eleştiri olarak değil, vazgeçilmez bir gerekliliğin yerine getirilişini vurgulamak için kullanıyorum.

İlk sayının ilk yazısını izleyen ve “Solda Durum Saptaması” başlığını taşıyan bir tür “manifesto” denebilecek, yine kolektif ürün niteliğindeki yazıda ise şu saptama yer alıyordu:

“Sosyalist hareketteki insanların, kendilerini yarının sosyalist toplumunun kurucuları olarak görmeleri gerek. İktidar perspektifi olmayan biri, kendini nasıl yarının sosyalist toplumunun kurucusu olarak görebilir? Yapamaz bunu. Böyleleri yalnızca bugünü yaşarlar. Sadece bugünü yaşayan, yarını göremeyen, kendilerini yarının sosyalist Türkiye’sinin kurucusu yerine koyamayanların ise bugünkü eksikliklerini görmeleri, bunları gidermeleri ve kendilerini geliştirmeleri mümkün değildir.” 

Bunların ve benzerlerinin yazılıp söylenişinin üzerinden yaklaşık 40 yıl geçmiş. Ayrıca, o 40 yıl boyunca üretilenler, özgün olanıyla tekrardan öteye gitmeyeni ile, basbayağı bir “külliyat” oluşturacak kadar çoğalmış durumda. Yine de, basit tekrarlardan yeni boyutlar getirenine kadar çeşitli ürünleriyle bu konu gündemden düşmüyor; iktidar perspektifinin belirleyiciliğini vurgulama ihtiyacı ortadan kalkmıyor.

Ortadan kalkacak gibi de görünmüyor.

Bunun bir nedeni, anlatanların birtakım yetersizlikleri olabilir. “Demek, iyi anlatamamışlar” denebilir. Öte yandan, bir tür hırsızın hiç mi suçu yok mantığıyla, anlamaları gerekenlerin şu ya da bu öznel ve nesnel nedenlerle anlamayışlarından söz açılabilir. O arada, dünya komünist hareketini değişik dönemlerde farklı ölçülerde uğraştırmış aşamacılık, azami-asgari program, ittifaklar, vb. tartışma ve sorun başlıklarına değinilebilir. Sosyalizmin yirminci yüzyıl kapanırken büyük çözülüş ve dağılışına, bunun bütün dünyadaki ve ülkemizdeki derin ideolojik/teorik, siyasal ve, neden öyle bir sözcüğü kullanmayalım, dev bir meteorun çarpmasına benzer bir tür fiziksel etkiye yol açışına vurgu yapılabilir. Hiçbiri de konu dışı yahut açıklayıcılıktan tümüyle uzak sayılmaz. Uzaklık ne söz, bunları bir biçimde kapsamayan herhangi bir açıklama çabası yetersiz kalır. Buna karşılık, böyle bir açıklama girişiminin bu tür bir yazının değil, pek çok bireysel ve kolektif  çabanın bile boyutlarını aşabileceği ortadadır.

Ama, iktidar yönelişinin yokluğunun değil varlığının sorun olduğunu düşünen, yalnız düşünmekle kalmayıp bunu sol saflarda yaygınlaştırmaya uğraşan iktidar kaçkınlarına hiçbir hoşgörü payı ayırmadan söylemek koşuluyla, işin bir de insancıl yanının bulunduğunu kabul etmeliyiz.

Önceki yazıların birinde de üstünde durmuştum, ama tekrarında sakınca yok. Osman Çutsay 8 Ocak 2018’de burada gündeme getirmişti; bilenler hatırladılar, sayılarının çok daha fazla olduğunu sandığım bilmeyenlerse, herhalde belli bir şaşkınlıkla, öğrenmiş oldular: 

“Bundan 101 yıl önce, 1917 yılı ocak ayında, Zürih Halkevi’nde Almanca verdiği bir konferansta Lenin ‘Biz yaşlılar, bu gelen devrimin nihai muharebelerini belki yaşayamayacağız’ diyordu. 46 yaşındaki devrimci sanki bir ömrü kapatmaya, sonsuzluk yorganını üzerine çekmeye hazırlanıyordu. İnsanlar yaşadıkları zamana benzerler: Rus devrimcileri kendi içlerinde bile yakın bir gelecekte herhangi bir ışık göremiyordu. Ancak aynı Lenin, birkaç ay sonra dünya tarihini altüst edecek bir müdahalenin damgası olacaktır. Herhalde hep kendi bulgu ve reçetelerinde ısrar ettiği için...”

Tamam da sadece o nedene bağlanabileceğini  sanmıyorum.

Bir gün mutlaka iktidarı alacaklarına inanan devrimciler de, mücadelenin içindeki sıradan emekçiler kadar sık ve onlar kadar umarsızca olmamakla birlikte, kimileyin “biz görmeyiz ama…” havasına kapılırlar. “Ama…” dedikten sonra darboğaza girmiş mücadeleyi yeni çözümler bularak sürdürebilmeleri, devrimci inançlarının ürünüdür; apaçık bir hüzünle dile getirdikleri kendi ömürlerinin yetmeyebileceği kaygısı ise ülkülerine nasıl bağlı olduklarının göstergesi… 

Büyük devrimciler farklı bir türdür. Bu tür ve izleyicileri için, en elverişsiz durumlarda bile devrim yapma, başka bir anlatımla, iktidarı alma düşüncesinin her zaman gündemi belirleyici bir yeri, bir vazgeçilmezliği olmuştur. Nesnel ve öznel koşullara ilişkin hiçbir değerlendirme, bu düşüncenin geri plana atılmasını onlara doğru ve haklı göstermez; ancak, kuşkusuz, insan olarak duyabilecekleri en büyük sevinç ve mutluluktan yoksun kalma olasılığını hatırlatır.  

Diyeceğim, onların hayatlarındaki buna benzer hüzünlü söylenmelere, kimileyin kendi dillerinden dökülmüş olsa bile, pek de kulak asmamak gerekir. 

 

 

 

 

 

ÖNCEKİ YAZILARI

Hurafeler 05/10/2018 Cuma
Oku oku, nedir sonu? 07/09/2018 Cuma
Felakete dönüşen gecikme 31/08/2018 Cuma
Hem doğarız hem ölürüz 24/08/2018 Cuma
Bir krizden tablolar 17/08/2018 Cuma
Ne oturup ağlarız… 10/08/2018 Cuma
Sağın hizmetinde bir sol 27/07/2018 Cuma