Hesap veriyorum

01/09/2017 Cuma
Hesap veriyorum

Uzun zamandır aklımda olan bir yazıydı. Böyle bir başlangıç ortaya çıkınca, ona denk getirmekte ne sakınca olabilir?

Az buz değil, 47 yıl önce, 1970’te hocam, sonraki yıllarda yoldaşım ve dostum olmuş Yalçın Küçük ile ilkin 1975’te en son da 1998’de aynı mecrada/medyada/iletişim ortamında/yayında yazdıktan ve o ortaklaşmaların en yenisinin üzerinden 20 yıla yakın bir süre geçtikten sonra, aynı ortamda diyelim bu kez, o sözcüklerin hiçbirini pek uygun bulamamışken birinde karar kılmış olalım, yeniden buluşmamızın hemen ardından böyle bir okura hesap verme yazısı yazmak,  hoş bir rastlantı sayılabilir belki. Hiç değilse yarı yarıya öyle sayılabilir: Rastlantı olduğu söylenemese de bir hoşluk bulanlar çıkabilir. Ayrıca, bu vesileyle, Hoca’ya da bir hoş geldin demiş oluruz.

Bir de, resmen, kayıtlı kuyutlu öğrencisi olma şansını bulamamış olsam bile, yazdıklarından ve konuştuklarından öğrenmeyi hâlâ sürdürdüğüm Korkut Hoca’nın yeniden soL’da yazmaya başlamış oluşundan da benzer bir hoşnutluk duyduğumu belirtmeliyim. 

***

Aslında, bu tür yazıların her yazar, özellikle de çok yazanlar için okurlarına karşı duymaları gereken bir sorumluluk olduğu ileri sürülebilir.

Tamam da, devam etmeden, araya girmek zorundayım: Şimdi bu son cümleyi neresinden tutalım? Özellikle çok yazanların okurlarına karşı böyle bir sorumluluğu vardır da daha az ya da seyrek yazanların yok mudur? Her iki kümedeki yazarlar için de böyle bir sorumluluğun varlığı ileri sürülebileceği gibi pek öyle üzerinde durulmayabilecek, yazarların anlayışına kalmış bir konu mudur bu? Yazarımız böyle bir sorumluluğun bulunduğunu düşünmekle birlikte bunu açıkça dile getirmeyerek bir imada mı bulunmaktadır, ya da herhangi bir ima söz konusu değildir de, kendisi böyle bir sorumluluğun varlığına ilişkin düpedüz bir kararsızlık içinde midir? 

Bu tür cümleler yazdığımda enikonu sinirleniyorum; ama, silmek çok kolay olmasına rağmen çoğu kez öyle yapmıyorum, ya şimdiki gibi üzerinde bir yığın spekülasyona girişip uzatıyorum ya da öylece bırakıp geçiyorum, sanki beni sinirlendirecek kadar kötü, yersiz, anlamsız bir ya da birkaç cümle yazmamışım da yazı sorunsuz, sıkıntısız akıp gidiyor…

Bunun, özellikle buradaki yazılarımda bulunmasına çabaladığım bir özelliğin ortaya çıkmasını kolaylaştırdığını sanıyorum. O özellik, okurun, bu yazıları okuyup giderken bir tür yaşantı birliği, kayıtsız koşulsuz bir kabulleniş içine girmek yerine, okuduklarını sorgulayıcı bir tutum takınması; kafasındaki sorulara hazır yanıtlar aramaktansa, zaman zaman böyle yanıtlar kendisine sunuluyor olmakla birlikte, daha çok, yeni sorularla karşılaşarak ve kendisi sorarak yanıtlara ulaşmasıdır.

Pek iddialı bir yaklaşım, denebilir. Doğrudur. Ama iddialılık derecesi yahut bu iddiadaki haklılık payı üzerinde durmaktansa, bu yapmaya çalıştığımın, belki biraz zorlanarak, Brecht tiyatrosunun ayırt edici yaklaşımına benzetilebileceğini ileri süreceğim. Brecht, daha 1940     yılında yazdığı bir yazıda şöyle diyordu, bire bir çeviri yapmadan aktarıyorum:

“Seyircilerin oyunlaştırılan olaylara araştırıp inceleyen, eleştirel bir tutumla yaklaşmalarını sağlamak amacıyla, yabancılaştırma efektinin uygulanması, sahne ile seyircinin (salonun) tüm büyüselliğinden arınması ve hipnotik alanlar doğmasının kesinlikle önlenmesi gereğiyle bağlantılıdır. Bu yüzden, uygulamanın yapıldığı sahnelerde, sözgelimi, akşamleyin oda, sonbaharda sokak gibi belirli bir yerin atmosferini yaratmaktan ve konuşma ritmindeki düzenlemelerle belirli bir havanın doğmasını sağlamaktan kaçınılmış olur. Seyirciler ne alabildiğine duygu coşkunluklarıyla ‘ateşlenir’, ne de kasılmış kaslarla oynanan oyunun  büyüsüne ‘kaptırılırlar’; kısacası, bir esrime (vecit/ trans) durumuna geçirilmezler, kendilerine önceden prova edilmemiş doğal bir olay karşısında bulundukları yanılsaması verilmeye çalışılmaz.(…) Amacı dünyanın değiştirilmesine katkıda bulunmak olan Epik Tiyatro’nun  asıl üstünlüğünü zaten doğallığıyla dünyasallığı, mizah yönü (humor) ile geleneksel tiyatronun o geçmişten kalma her türlü gizemselliğine sırt çevirişi oluşturmaktadır.”

***

Metinler arasında bir içerik bağlantısı oluşturacağı için değil, salt biçimsel açıdan, aynı sözcüğü ve bir ölçüde barındırdığı anlamı sürdürebilmek bakımından, son cümledeki “mizah” sözcüğünden devam edebiliriz.

Bu yazılarımın, kimileyin belirginleşen kimileyin hiçbir izi kalmamış görünen, bir mizah yanının bulunduğu besbelli. İkinci durum için söylenecek fazla söz yok. Zaman zaman bir makale kuruluğuna dönüşebiliyor burada yazdıklarım. Genellikle elimde olmayan biçimde ortaya çıktığını, bir de, sıklığını azaltmaya çalıştığımı söyleyebilirim.

Birinci duruma, mizah dozunun belirginleşmesine gelince, bunda bir doğallık görüyorum; çünkü, eleştiride, karşı çıkışta, isyanda hemen her zaman bir mizah yanı vardır. Tersi de doğrudur elbette: Direnme ve eleştirinin bulunmadığı bir mizahtan söz edilebilir mi, evet demek çok zor.

Burada yazarken yapmaya çalıştığım şudur: Ciddi ciddi yazıp giderken gülmecenin ağır basmaya başlaması, ya da tersi: Gülünsün diye yazıldığı besbelli satırların, yavaş yavaş ya da birden ciddileşmesi. Şöyle de anlatabilirim: Çok gülünç olayları, büyük bir ciddiyetle, hiç gülmeden hikâye edebilenler, en çok özendiğim kimseler arasındadır. Belki de, kendim bunu hiç başaramadığım için. Dolayısıyla, konuşurken hiç yanına yaklaşamadığım bir becerinin yazarken üstesinden gelmeye çabaladığım, gerçeğe uygun bir anlatım olabilir.

Ancak, şunu da eklemeliyim ki, bu ani geçişler sırasında okura kolaylık olsun düşüncesiyle, diyelim kimsenin kötü niyetinden kuşkulanmadan, birtakım uyarıcı sözler, ayraç içinde ya da ayraçsız ünlem işaretleri falan kullanmam. Demincek, bunun kötü niyet belirtisi sayılmayabileceğini yazdım ama, asıl düşüncem farklı: Tıpkı büyük harflerle sözcükler ve satırlar yazmak gibi, bu tür işaretleri de okurun anlayış gücünü küçümseme belirtisi olarak görürüm. “Sen neyin daha önemli olduğunu pek anlamazsın, o yüzden bu satırları büyük harflerle yazıyorum” demeye getirmekle, “bak buraya kadar yazılanlar ciddiydi, şu son yazıp da yanına ünlem işareti koyduğum şaka yollu, gülünçlük olsun diye yazılmıştır” dercesine ek çabalara girmek arasında fark yoktur; ikisi de okuru küçümsemek anlamına gelebilir. Neden kesin bir yargı belirtmiyorum? Belirtmiyorum; çünkü, böyle davranmanın ille de kınanması gereken bir kaynağı olmayabilir, örneğin, salt okur tarafından daha kolay, daha iyi anlaşılmak kaygısıyla da yapılıyor olabilir. Yine de doğru değildir.

***

Tekrarları ise bunun dışında bırakıyorum. Ne tür yazı okursak okuyalım ve yazarsak yazalım, şu ya da bu ölçüde bir öğrenme/öğretme kaygısı vardır. Özellikle öncü sanat ve sanatçılar eliyle, çoğu kez haksız olmayarak yaratılan bir etkiden söz edilebilir: Genellikle didaktizm olarak anılan kupkuru bir öğreticilikten uzak durulur; o tür yaklaşımlar küçümsenir, alaya alınır.

Buna karşılık, okura da yazara da hiçbir yeni katkı sağlamayan, bu anlamda öğreticiliği bulunmayan bir yazma ve okuma uğraşının bir anlamı olabilir mi? Böyle bir uğraş, boşuna zaman harcamaktan başka neye yarayabilir?

Öğrenmek ve öğretmek bakımından tekrarın önemi ortadadır. Ama tekrar ederken de yeni, üzerinde durulmamış ya da pek az durulmuş bakış açıları getirmek mümkündür. Böyle yapıldığında, tekrarın hiçbir sakıncası kalmaz.

Şu da eklenmeli: Yeni ya da üzerinde durulmamış bakış açıları getirme işi sadece tekrar ederken değil, ilk kez ele alınan konular ve sorunlar ile ilgili olarak da önem taşır.

***

Yazmak hep bir dil işidir; dil ile uğraşmayan, dilin gelişmesini izleyip o gelişmeye katkı sağlamayı sorun etmeyen bir yazma çabası saçmadır. Bunun iddialı olmakla ilgisi yok; başka türlüsü, başlangıçta andığım hocamızın bir zamanlar yaptığı pek insafsız görünen yönlendirmeyi akla getiriyor: Piyasanın ün kazandırdığı bir yeni yazarın soyadından hareketle, “Neden yazıyor? Gidip kiremit satsın?” deyivermişti.

Dilin gelişmesi, en basitinden en ustaca olanına kadar, her katkıya açıktır; onlara muhtaçtır. Benim buradaki yazılarda belki daha da büyük öncelik tanıdığımsa, dilimizin hiçbir dönemde bugünküne benzer bir çeşitlilik ve yoğunluk kazanmamış yozlaştırma saldırısına en küçük bir ödün vermemektir. Cikcik Türkçesinden küfürbazlığa oradan dilde bir yeri ve önemi olan argonun en pespayesine kadar hiçbir yozluk, daha çok okunmak, daha fazla anlaşılıp yaygınlaşmak ve benzeri herhangi bir gerekçeyle görmezden gelinemez, hoşgörüyle karşılanamaz.

***       

Haftalık yazmak, bir güncellik baskısı altında olmak demektir. Bununla birlikte, kendi açımdan, böyle bir baskının çok da bunaltıcı düzeylere ulaşmadığını düşünüyorum. Bir kez, konumları ve üstlendikleri işlevler gereği bu baskıyı daha çok duyarak güncelliğin talep ettiklerini karşılayan yazarlar var burada, onların çabaları yeterli oluyor. Öte yandan, bunun ötesinde bir güncellik kaygısı, her yazanın günün bizim dışımızda belirlenmiş siyasal, toplumsal, kültürel başlıkları üzerinde kalem oynatması, hem son derece bıktırıcı hem de aynı ölçüde zararlıdır. Şu basit nedenle ki, birçok konuda olduğu gibi güncellik denilirken de o kaçınılmaz soru akla gelir: Güncel olanı kim belirliyor? Bütün toplumsal sınıflar için ortak olan bir güncellikten söz edilebilir mi? Yoksa, egemen konumdaki sınıflar ile onların temsilcilerinin belirlediği bir güncelliğin peşine takılıp gitmek, yenilgiyi önceden kabullenmek, ya da daha iyimser olunursa, düşmanın silahlarıyla dövüşmek anlamına mı gelir? Egemenlerin belirlediği güncelliğe tutsak olmamak ile emekçi sınıfların yakıcı sorunlarının uzağında kalmak arasındaki sınır nasıl belirlenebilir? Sorularımız bunlardır.        

***

Bütün bunları ne kadar yerine getirebildiğimden emin olmayışım bir yana, belki de en başta sorup yanıt anlamında üç beş satır yazmak gereken soru “neden yazıyorum” sorusu olabilirdi. Ama bu yanıtı belli, dolayısıyla “fuzuli” bir sorudur; tümüyle gereksizdir. Yukarıda Brecht’in kendi tiyatrosunun amacı ile ilgili olarak söylediği, bizim buradakiler gibi ya da başka türden yazılar yazmamız için de geçerlidir. “Dünyanın değiştirilmesine katkıda bulunmak” diye belirlenen bir amaç formülasyonunun, çok genel ve soyut olduğu ileri sürülebilir elbette.

Tam elli yıldır o mücadelenin içinde yer almaya çalışan biri olarak benim söyleyebileceğim ise çok değil: Bugüne kadar başaramadık. Burası apaçık. Ama şu iki konuda  da yeterli açıklığa sahibiz: Birincisi, onca zaman başarısız olduk diye, vazgeçecek değiliz. İkincisi, birtakım başarı kırıntıları ve bin türlü gerekçe aramaktansa, kendi notumuzu verirken bol kepçe davranmamak yeğdir; çünkü, avunmak ve avutmaktan kötüsü yoktur.        

      

ÖNCEKİ YAZILARI

İkiyüzlülük 14/06/2019 Cuma
Tıkanma ve umutsuzluk 07/06/2019 Cuma
Öneriyorum 31/05/2019 Cuma
Usanç 24/05/2019 Cuma
Kulağından tutup atmak 17/05/2019 Cuma
Yönetememe bunalımı 10/05/2019 Cuma
1 Mayıs’tan notlar 03/05/2019 Cuma
Yalan dolan düzeni 26/04/2019 Cuma
Demokrasinin doruğunda 12/04/2019 Cuma