Ezanlar

27/05/2016 Cuma
Ezanlar

Buna benzer bir yazıyı ne zamandır aklımdan geçiriyordum. Bizim Orhan Gökdemir’in 24 Mayıs Salı günkü yazısını okuyunca, biraz daha kışkırtılmış oldum ve artık zamanı gelmiş sayılır dedim.

Önce, o yazının yazarına ilişkin birkaç söz.

Benim sadece soL’da yazan ve yoldaşlık düzeyinde yakınlık duyduklarım için değil, kafasını, bakışını, yazarlığını beğenip kendimizden saydıklarım için de bir sahiplenme, ortaklaşma duygusuyla “bizim” dediğimi bilenler bilir. Bununla birlikte, Orhan’dan söz ederken “bizim” deyişim, daha çok, önceki cümlede değindiğim ilk kaygıyla ilgili. Devrimci hareketimizin artık yakın değil biraz daha uzak geçmişinde sayabileceğimiz çok önemli bir yayını olan Toplumsal Kurtuluş dergisinin ilk çıkışından tanıyorum onu.

Adını andığım dergiye ilişkin olarak, ne yazık, şu ana kadar yayımlanamamış güzel bir değerlendirme yazısı vardır, yazarı Durmuş Tiryaki, namı diğer Onur Erk, o da oradan gelmedir ve Orhan’ın hem yaş hem kıdem olarak büyüğüdür, şimdi resmen de benim yoldaşlarım arasında. Keşke, uygun bir vesile olsa da, o yazıyı gün ışığına çıkarabilsek.

Demek, burada adlarını anmadıklarımı da hesaba katarsak, Toplumsal Kurtuluş ile birlikte bu adın çağrıştırdığı umut, artık olması gereken yerdedir ve bu çok iyidir.

Gelelim hassasiyetlere pek aldırmayan Orhan Gökdemir kardeşimin söylediklerine...

Aslında, yazısını, duyarlılıkları çiğnemeyen, ama ikiyüzlülüklere de isyan eden bir yazı olarak anladım. Eğer bu bir yanlış anlama değilse, kendi hassasiyetine tümüyle katılıyorum; ama bunun benim emekçi atalarımın da çoğu kez hiç kızamadığım, hatta basbayağı sevgiyle baktığım duyarlılıklarına aldırış etmeyen bir tavır olduğunu sanmıyorum.

Atalarım diyerek iyice geçmişe göndermiş olmayalım, hâlâ yaşayan emekçi ve emekli insanlarımız da var andıklarım içinde. Sözgelimi, çok yakınım olan birini örnek gösterebilirim. Benden yirmi yaş büyüktür, anlayın artık ne kadar yaşlı olduğunu, sık sık söylediği pek hoş bir sözü vardır, biraz süsleyerek aktarıyorum: “Oğlum, bundan sonra bizim için ne var, bir namaz bir boğaz!” Boğaz dediği de, yediği, beş altı yaşındaki bir çocuğu bile doyurmaz; ama yediklerini büyük bir dikkatle kesip bölüp ayıklayarak ve hakkını vererek, şimdi yakıştırdığım bu yeme tarzı ne demekse, işte öyle yer. Beraber olduğumuz zamanlarda, ezan saatlerini kaçırmamaya dikkat ederim ve kendisini uyarırım; çünkü, kulakları o kadar yıpranmıştır ki, kimileyin, bangır bangır bağıran müezzinleri bile işitemediği olur. Bangır bangır bağıran müezzinler değil elbet, yanlış oldu, şimdi müezzin mi kaldı, hoparlörler demek istiyordum.

Diyeceğim, minarelerin her bir yanına ne kadar hoparlör dizerseniz dizin ve aşağıya ne kadar güçlü ses yükselticiler yerleştirirseniz yerleştirin, ezan sesini asıl işitme ihtiyacı içinde olanlar çoğu kez işitemiyorlar. Oysa, artık dilimize yerleştirilmiş olduğu için kullanmak zorunda kaldığım deyişle, cep telefonlarının sesini duyabiliyorlar; hem zil sesini hem de kulaklarına dayadıklarında karşıdan ne söylendiğini, hele Allah’ın ve elçisinin adı anılarak namaza çağrılıyorlarsa, kesinlikle işiteceklerine hiç kuşku yok.

Öyleyse, nedendir bu gümbürtü?

Olur olmaz yerde söylendiği ve belirgin bir oportünizm koktuğu için çoğu kez sinirimi bozan deyişle, “maksat üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi?” Üzüm yemek olsa, artık yediden yetmişe herkesin elinde olan telefonlarla ya da buna benzer teknolojik araçları kullanarak bir yığın ıvır zıvırı duyurmak için insanların sessizliğini ve asabını bozmak yerine, onları namaz kılmaya çağırabilir, üstelik bunu en yetenekli müezzinlerin sesi ve okuyuşu ile yapabilirsin, öyle ya! Görevlerini yerine getirmek için ezan sesini bekleyen müminler de, cazır cuzur öten hoparlörlerin kulak tırmalayıcı gürültüleriyle uyanmak yerine, huşu içinde kalkıp ibadete hazırlanırlar. Ayrıca, böylelikle, hastası hastalığını, çocuğu çocukluğunu, imansızı da imansızlığını bilir. Bundan iyi hizmet mi olur!

Oysa, amaç üzüm yemek, ya da aynı anlama gelmek üzere, vatandaşa hizmet götürmek değil.

Ülkemizde yaşayan herkesin buna ilişkin anıları vardır. Anı da ne söz, ezici çoğunluğumuz için, bu adam dövme işi hâlâ günde beş vakit sürüp giden, dolayısıyla herkesin doğal kabul edip alıştığı bir sıradanlıktır.

Yine de, pek çok sıradanlaşmış durumda olduğu gibi, apaçık saçmalıkların ortaya çıktığına da çok rastlanır. Kendimden bir örnek vereceğim.

Aşağı yukarı on yıl boyunca oturduğum bir semtteydi. Açık açık yazmak daha iyi anlatmak bakımından yararlı olabilir, Ankara’da, ünlü Pembe Köşk’ün hemen arkasında; o kadar ki, arka pencereden baktığımızda, müteveffa İsmet Paşa’nın ailesinden kalan kimselerin pek sessizce sürdürdükleri yaşantılarının her günkü anlarına tanık olabilirdik. Öbür yanımızda da, hemen bir sokak aşağımızda, uyduruk bir cami vardı. Artık yine müteveffa sözcüğüyle anacağımız Süleyman Demirel, hem en son başbakanlığı hem de cumhurbaşkanlığı sırasında, niyeyse, hep o camide ve belli bir tantanayla Cuma namazlarına gelirdi. Lakin, benim anlatacağım, o namazlar değil. Az önce, bence çok haklı olarak, “uyduruk” diye nitelediğim o caminin minarelerine inanılmaz güçlü hoparlörler kondurulmuştu ve özellikle sabahları oradan gelen sesler, ne hastalara, ne sağlamlara, ne bebeklere, ne yaşlılara aman verirdi! Özellikle geç saatlere kadar çalıştığım gecelerin sabahlarında, sanki adamın biri kapıdan içeri girip yatağın başına gelir ve kulağıma haykırırdı; öyle sanırdım ve doğal olarak pek hayır dua etmezdim. Tamam, çok da itiraz etmeyelim hadi, bizim gibi dinden imandan çıkmış zındıklara aman vermesinler de, çevredeki nüfusun önemli bir bölümü, belki yarısı belki daha fazlası, çeşit çeşit diyâr-ı küfr’den gelmiş ve oralardaki elçiliklerde çalışmak zorunda olan kefereden oluşuyordu. Bunu düşündükçe, bir yandan, durumun saçmalığına takılır, bir yandan da, uzun yıllar önce lisede bizim sınıfın mümessili olan arkadaşımızın bana, daha doğrusu, benim “şahsımda”, bilcümle komüniste yönelttiği tehditleri hatırlardım.

Aslında, sınıf mümessillerini, sonradan kendi çocuklarımdan öğrendiğim yeni adlandırılışıyla, sınıf başkanlarını, çalışkan öğrenciler arasından seçerlerdi. Ama bu nasıl olmuşsa, nasıl olduğunu biliyorum da, sözü uzatmamak için oraya girmiyorum, sınıfın en döküntü, en hergele adamlarından biri olmasına rağmen seçilmişti. O sıralar yeni yeni kurulmaya ve pıtrak gibi yayılmaya başlamış komünizmle mücadele derneklerinin yerel örgütüne gidip gelen bir çocuktu; oralara takılan başka çocuklar da vardı zaten. Bu anlattığım, 1960’lı yılların tam ortası; o tür örgütler ve benzerleri aracılığıyla canlarımızı almaya başlamalarından biraz önce. O sıralarda, Endonezya’da Amerikancı-İslamcı darbe olmuş ve üye sayısı bakımından dünyadaki üçüncü büyük komünist partisi muazzam bir katliama uğratılmıştı. Bizim bu mümessil, o zaman televizyon neyim yok, Son Havadis, Tercüman gibi gazetelerde okuduklarını gelip ballandıra ballandıra bana anlatır ve “Ulan, işte sizi de öyle keseceğiz!” derdi. Bense, biraz ayıp kaçsa bile burada yinelemek durumundayım, “Nah kesersiniz!” derdim.

İşte o Bursa’da, bu anlattıklarım Bursa’da oluyor, geçenlerde her açıdan anlaşılması çok güç bir “terör eylemi”nin gerçekleştirildiği ünlü Ulu Cami’nin hemen karşısındaki merkezi postanenin arkasındaki sokaklardan birinde otururduk. Kıvrıla kıvrıla giden, iki arabanın yan yana geçemediği, daracık sokaklardı bunlar ve neredeyse her birinde, değilse bile, bir üsttekinde ya da bir alttakinde, alçak minareli, küçücük camiler vardı. Ama şimdikiler gibi kişiliksiz, az önce “uyduruk” dediğim türden değil; bir naifliği, içtenliği, sevimliliği olan yapılardı bunlar. Yine günde beş vakit, müezzinler o minarelere çıkar, kendi doğal sesleriyle ezanlar okurlardı. Geceyarılarından çok sonralara kadar çalıştığım, okuduğum ve sabaha yakın uyumaya çabaladığım zamanlarda bile o seslerden pek rahatsız olmazdım. Üstelik, o müezzinler, aynı anda başlamazlar, birbirlerinin ezanı okuyup bitirmesini beklerlerdi. Bunun şimdi her zaman oluşan kakafoniye yol açmamak gibi bir avantajının yanı sıra, toplam ezan süresini uzatmak gibi bir dezavantajı da olurdu. Ama, dedim ya, rahatsız edici değildi. Derinlerden gelen ve hem meslektaşlarına hem çevredekilere saygı gösteriyor izlenimi veren insan sesleri, rahatsızlık bir yana, bir dinginlik duygusu uyandırırdı sanki.

O ezanları bir daha hiç işitemedim.

Köroğlu’nun dediğinden esinlenerek söylersek, hoparlör icat oldu, ezanlar bozuldu!

Şimdi, hiçbir yerde, bizim o delibozuk sınıf mümessilinin saldırganlığını hatırlatan metalik seslerden başkasına rastlamak mümkün değil.

Üstelik, bizim sınıfın elli yıl önceki mümessiline haksızlık etmeyelim, onun saldırganlığı biraz kenar mahalle, biraz eziklik, biraz yoksulluk kökenliydi ve çok değil bir parça sabır gösterip anlatmaya çalıştığımızda, zaten eğreti duran o havası uzun sürmezdi. Daha ileri yaşlarında, aynı yolun yolcusu olduğunu sanmam.

Onun nesnel anlamda şimdiki sürdürücülerinde ise ne dinleyip anlama yeteneği görülüyor, ne de böyle bir niyet. Varsa yoksa bir hiddet, bir şiddet, bir azgınlık! Halkımızın bir sözüdür, çok bilinir, onu hatırlamanın zamanıdır: Bunlar çok azdılar, başlarına bir gelecek var!    

ÖNCEKİ YAZILARI

Hurafeler 05/10/2018 Cuma
Oku oku, nedir sonu? 07/09/2018 Cuma
Felakete dönüşen gecikme 31/08/2018 Cuma
Hem doğarız hem ölürüz 24/08/2018 Cuma
Bir krizden tablolar 17/08/2018 Cuma
Ne oturup ağlarız… 10/08/2018 Cuma
Sağın hizmetinde bir sol 27/07/2018 Cuma