Ladin ya da eski bir işbirlikçinin cinayet sonucu ölümü!

06/05/2011 Cuma
Ladin ya da eski bir işbirlikçinin cinayet sonucu ölümü!

İslamcı El Kaide örgütünün lideri olduğu belirtilen Usame Bin Ladin’in, ABD’li özel harekat birliklerinin Pakistan’da 2 Mayıs 2011 tarihinde düzenledikleri bir operasyon sonucu öldürülmesi, bir dönemin dramatik şekilde kapandığına işaret ediyor. ABD’nin New York kentindeki “ikiz kuleler” olarak bilinen Dünya Ticaret Merkezi’ne 11 Eylül 2001 tarihinde düzenlenen saldırıdan sorumlu tutulan Ladin, efendileri tarafından katledildi. Ladin’in binlerce kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulan bir “katil” ya da “terörist” olması, onun bir cinayet sonucu öldürülmesini hiçbir şekilde meşrulaştırmaz.

Öncelikle saptanması gereken şudur Usame Bin Ladin, NATO ve ABD’nin solun yükselişini önlemek ve sosyalist ülkeleri kuşatmak için geliştirdiği “Yeşil Kuşak” stratejisinin bir ürünü, CIA bağlantılı bir islamcıdır. ABD tarafından eğitilen, donatılan ve Afganistan’daki Sovyet yanlısı ilerici, anti-emperyalist yönetime karşı savaşa sürülen bir işbirlikçidir.

Afganistan Halk Partisi’nin öncülüğünde gerçekleştirilen, genç subayların da desteklediği 1978 Devrimi, jeo-politik değeri yüksek bu acılı ülkeyi emperyalist-kapitalist sistemden koparmıştı. Nur Muhammed Terakki liderliğindeki bu devrim, Afganistan’ı Ortaçağ’dan çekip çıkaracak tek seçenekti.

***

Küresel ölçekte bir yenilginin gelişinden korkan kapitalist-emperyalist blok, Afganistan devrimini boğmakta kararlıydı. Korkuları haksız sayılmazdı ve kendi açılarından doğru yapmışlardı. Çünkü, Afganistan’dan sonra İran da sistemin dışına çıkmıştı. Dahası, bölgenin en önemli ülkesi konumundaki Türkiye’de sol yükseliyor ve kurulu düzeni temellerinden sarsıyordu. İki sistemin “barış içinde birarada” yaşayamayacağını gören emperyalist-kapitalist blok, yenilgiyi önlemenin tek yolunun kapsamlı bir saldırı olduğunu anlamıştı. (Dünya solu ise bu gerçeği görememişti.)

İşte bu saldırı çerçevesinde önce Pakistan’da bir darbe gerçekleştirildi ve sosyal demokrat başbakan, Pakistan Halk Partisi Genel Başkanı Zülfikar Ali Butto ve hükümeti, gerici-faşist Genelkurmay Başkanı Ziya-ül Hak tarafından devrildi. Ardından Pakistan-Afganistan sınırında kurulan medreselerde yetiştirilen gericiler silahlandırılarak savaş başlatıldı. Taliban ismi buradan gelmektedir ve medrese öğrencisi (talebesi) demektir.

Bu sırada Sosyalist Blok savunma halindeydi ve “barış içinde birarada yaşama” siyasetini bütün araçlarıyla savunuyordu. Oysa, sosyalist ülkeler ve Batı’daki komünist partiler dev mitingler düzenleyerek nükleer silahlanmaya karşı barış gösterileri yapmakla meşgulken, emperyalistler ise gerici-faşist güçler eliyle arka arkaya darbeler yaptırarak saldırıyı derinleştiriyorlardı. Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesi de bu stratejik saldırının bir parçasıydı. Saldırı 1990 yılına kadar sürdü ve savunmada kalanlar kaybetti.

***

Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte radikal islamcılar boşlukta ve hedefsiz kalmışlardı. Allahsız komünizm çökmüş, ama dünya daha güzel olmamış, yeryüzü “haçlı” hakimiyetine girmişti. Cihatçı mücahitler, İslamın hızla siyasallaşmasını sağlayan emperyalist efendileri tarafından ortada bırakılmışlardı.

Artık dünya yeni bir döneme giriyordu. Bu dönemde radikal islamcılara yer yoktu. Bir önceki dönemde ılımlısına radikaline bakmadan bütün islamcıları destekleyen ve genel olarak sola, özel olarak ise Sovyetler Birliği’ne karşı kışkırtan ABD ve NATO onları yüzüstü bırakmıştı. Artık ılımlı islamın zamanıydı. Emperyalizmle çatışmayan, tam tersine kapitalist batının hegemonyasını islam coğrafyasında siyasal ve kültürel bakımdan yeniden üretecek ılımlı islamın dönemi açılıyordu.

Usame Bin Ladin işte bu sürece direnmenin, gücünü abartarak kendisini yaratan efendilerine isyan etmenin bedelini ödedi. Soğuk Savaş döneminde şekillenen siyasal islamcıların, işbirlikçi gericilerin kullanıldıktan sonra bir kenara atılmalarına itiraz edenlerin acı sonunu yaşadı. Cesedi köpekbalıklarına yem oldu.

Çünkü emperyalizme hizmet edenler ona isyan edemezler. Varlıklarını emperyalistlere borçlu olanlar isyan etseler bile tutarlı olamazlar. Komünizme karşı ABD ve NATO’yu “ehven-i şer” sayıp işbirliği yapanlar, dolayısıyla insanlığa ve tarihe karşı suç işleyenler, emperyalizme karşı savaşamazlar.

***

Türkiye’deki islamcıların durumu da hiç farklı değil. ABD emperyalizmine ve Türkiye limanlarına gelen 6. Filo’ya karşı mücadele eden devrimci gençlerin üzerine 16 Şubat 1969’da Taksim’de gerici bir güruhu saldırtan (Kanlı Pazar Olayı) kıdemli islamcı Mehmet Şevket Eygi, yıllar sonra şunları yazmaktan utanmayacaktı:

“İslâm hukukunun ve bilgeliğinin evrensel prensiplerinden biri de ‘Ehven-i şerreyn tercih olunur’ (iki kötülükle karşı karşıya kalınırsa, bunlardan az kötü olanı seçilir) kaidesiydi. Biz Müslümanlar, ülkemizdeki düzenin kötü bir düzen olduğunu kabul ediyorduk. Lâkin o tarihteki şartlar ve imkânlar içinde onu değiştirip yerine daha iyi bir düzen getirmek imkânlarına sahip değildik. O halde, o imkânlar elimize geçinceye kadar, ehven-i şerreyn yani Amerikan nüfuzu bölgesinde bulunmak zorundaydık...” (M. Şevket Eygi, Milli Gazete. 22 Kasım 2007)

Herhalde böylesine aşağılık bir suç ortaklığı tarihte bu açıklıkla savunulmamıştır. Son dönemlerin en hararetli darbe karşıtlarından biri olan bu gerici-faşist “gönül adamı” dinci hareketin Amerikan işbirlikçiliğini, gizli servislerle bağlantılarını ve Soğuk Savaş ürünü köklerini böyle açıklıyor. Bu islam münevveri, 12 Mart 1971 darbesini neden desteklediklerini de şöyle anlatıyor:

“Bugün gazetesi, Marksist kızıl teröristlere karşı Türkiye’nin bütünlüğünü, millî kimliği savunan bir gazete idi. 12 Mart hareketi Müslümanlara karşı değil, kızıllara karşı yapılmıştı.” (M. Şevket Eygi, agy. 22 Kasım 2007)

İşte bu kadar… Darbe, eğer “kızıllara karşı” yapıldıysa desteklenir! Çünkü İslamda “ehven-i şerreyan” geleneği var!

***

Mehmet Şevket Eygi’nin talebeleri olan AKP liderleri ve Gülen Cemaati, hiç tereddüt etmeden Usame bin Ladin’in öldürülmesini destekledi ve memnuniyetlerini ilan etti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül şunları söyledi:

“Teröristlerin sonu canlı veya cansız yakalanmaktır. Dünyanın en tehlikeli ve sofistike terör başının bu şekilde ele geçirilmiş olması herkese ibret olmalı. Büyük memnuniyetle karşılıyorum.” (Abdullah Gül, Milliyet, 3 Mayıs 2011)

Benzer açıklamaları Başbakan Tayyip Erdoğan ve diğer AKP yöneticileri de yaptılar. Çünkü onlar, emperyalizmle çatışarak değil uzlaşarak iktidar olunabileceğini gören, yeni dönemin ihtiyaçlarına göre görüşlerini revize eden bir siyasal anlayışın temsilcileriydi.

İşte bu nedenle AKP’yi kuran kadrolar 28 Şubat 1997 sürecini bir fırsat olarak değerlendirdiler. Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nin kapatılması üzerine, hızla hareketi (geleneksel islamcı çizgiyi) terk ederek kendi partilerini kurdular.

Durum böyle olunca, AKP-Cemaat bloğunun önde gelen isimleri, Usame Bin Ladin’in sağ yakalanabilecekken kelle avcıları tarafından yargısız infaz sonucu öldürülmesini memnuniyetle karşıladılar.

Öte yandan Ladin sağ yakalanamazdı. Bir zamanlar “Vahşi Batı”da olduğu gibi “ölü ya da diri” aranan Ladin eğer sağ yakalansaydı, ABD’deki (özellikle Pentagon’daki) eski suç ortaklarını açıklayabilirdi. Böylece “küresel teröre karşı mücadele” doktrini telafisi mümkün olmayan bir yara alabilirdi.

Neyse… Belki Allah Ladin’in taksiratını affeder ama tarih kendi halklarına ihanet eden işbirlikçileri unutmayacaktır.