30 yıl önce böyle bir parti olsaydı

30/06/2019 Pazar
30 yıl önce böyle bir parti olsaydı

32 yıl öncesinden başlayayım. Pangaltı civarında bir sinema salonu: İnci Sineması. Sosyalistlerin yaptığı toplantılarla ünlü.

Metin Üstündağ'ın "panel karikatürleri" vardır. Pipolu at kuyruklu, atkılı sakallı ve gözlüklü tiplemesi çok standart olan, "Sosyalizmin sorunları" panelleri...

Elbette, İnci Sineması'nda yapılan toplantılar (en azından bu yazıda anılacak türde olanları) daha gerçek, daha hararetli ve daha devrimci oluyordu.

1987 ve 1989'da seçimlere bir platform oluşturup bağımsız adaylarla giren sosyalistlerin toplantıları da burada yapılmış olmalı.

BURJUVAZİDEN ÇALINMIŞ AYDIN

1987'de yapılan toplantıda, İstanbul'un bölgelerinden birinde milletvekili adayı olan troçkist Sungur Savran'a "siz burjuva kökenlisiniz, niye sosyalist aday oluyorsunuz ki" sorusu sorulmuştu. Savran, "işçi sınıfı devrimcileri burjuvaziden bir kişi daha çaldıkları için yalnızca sevinç duyabilir" demişti.

Bir sınıfın, bir başka sınıftan insan çalması! Tam da patronların, işçi sınıfına hortumu bağlayıp insan çaldıkları bir zamanda... Bu çok aydınlatıcı tanımlamayı not ederken, işin bu tarafı üzerinde çok düşünmemişim sanırım. Ne de olsa burjuvazinin işçi sınıfından çaldıkları henüz çalındıklarını bu kadar belli etmemişlerdi. 

Sendikacılar, akademisyenler, yazarlar, giderek partililer, komünist partililer... Bir kısmı aslında geri alınıyordu diye düşünemeyiz. Patronlardan çalınarak işçi sınıfı saflarına çekilmiş olanlar, isterse şu klişedeki Suadiye gençlerinden olsunlar, ancak geri çalınmış sayılabilirler.

1989 VE 'ÖZAL'A ATILAN TOKAT!'

1989'da aynı yerde yapılan toplantıda İstanbul Büyükşehir Bağımsız Belediye Başkan adayı vardı bu sefer sahnede...  Emek dergisi çevresinden. Teslim Töre'nin liderliği ile bilinen Türkiye Komünist Emek Partisi. Yılmaz Ekşi, 1967'den beri işçilik eden marksist bir sendika aktivistiydi. İşçi sınıfından çalınamamışlardan yani.

1989 yerel seçimleri Özal'ın ağır bir tokat yediği seçimlerdir. Ankara'da Mehmet Altınsoy'un yerine Murat Karayalçın, İstanbul'da Bedrettin Dalan'ın yerine Nurettin Sözen, İzmir'de Burhan Özfatura'nın yerine Yüksel Çakmur seçildi. Öncekilerin hepsi ANAP'lıydı, sonrakilerin hepsi SHP'li.

İşçi hareketinin yeniden ısındığı, özellikle devlet işletmelerinde sendikaların hareketlendiği ünlü 89'dan söz ediyoruz.

1989 seçimlerinde "bağımsız sosyalist tavır" diyenlerin sesi pek duyulmadı.

Oldukça geniş bir ideolojik yelpazeden sosyalistler oluşturuyordu bağımsız aday kampanyasını ama etkisi (sadece oyu kastetmiyorum) çok sınırlı oldu. Öyle ki, SHP dalgasının gazıyla coşmuş solculardan "ANAP'ın ekmeğine yağ sürüyorsunuz" diyen çıkmamıştı.
Etkisizliğin asıl nedeninin sayıca azlık olduğunu pek düşünmüyorum. Kimi Troçkist dergi çevrelerini dahi içine alan platformun sosyalist sol adına "yetkili" görülmemesi belki daha önemli bir nedendir. TİP ve TKP (TBKP olarak birleşmiş durumdaydılar) bu platformun dışındaydı ve zaten bu cenahta Behice Boran'ın ölümünden kısa süre önce söylediği sözlerin varabileceği absürt noktaya götürüldüğü bir zihniyet hakimdi: Türkiye'ye lazım olan sosyalizm mücadelesi verecek bir parti değil demokratik mücadele verecek radikal sol bir partiydi onlara göre. Komünist partiyi legalleştirme mücadelesi bile esasen Türk demokrasisinin sınırlarını genişletmek için şart görülüyordu. Sosyal demokrat rüzgardan etkilenmek bir yana pek çok unsuruyla SHP'nin içindeydiler. Devrimci demokrat kesimlerinse bağımsız sosyalist platforma değen unsurları olsa da burayı "halka uzaklık" gibi bir yerden küçümsediklerini tahmin etmek zor olmamalı. "SHP'nin içinde olma" konusunda da artık açıkça legal marksist adlandırmasını hakeden eski bilimsel sosyalistlerden geri durmuyorlardı.

Bir diğer önemli nokta, bu platformun siyasal önermesinin oldukça soyut kalması olabilir. Bağımsız sosyalist bir hattın inşası, sosyalistlerin partileşmesi... Bu gibi önermeler öne çıkıyordu ve "peki ülke nereye gidiyor" konusunda söylenenlerin en azından çarpıcı, keskin unsurlar taşımadığını söyleyebilirim.

Burda bir gariplik de yok. Ülkenin gidişatına ilişkin "önemli" tespitler yapıp, keskin görüş sergilemek için, bağımsız sosyalist hattın inşası değil varlığı gerekiyor! (Metüst'lük bir panel adı olabilir: Özne nesne diyalektiği)

Aradan 30 yıl geçmiş.

Sosyalist soldan ne kalmış geriye derseniz... Yıkılması gereken yıkılmış, dayanması gerekenin bir kısmı dayanamamış, bir kısmı direnmiş. Ve bazı şeyler yeniden kurulmuş!

En önemli fark Türkiye Komünist Partisi'dir.

"Bağımsız sosyalist bir hattın inşası için ayrı durmak, sosyalizmin bağımsız sesini yükseltmek gerekir" 30 yıl önce, bugün TKP'ye evrilmiş siyasal hattın da katıldığı sesti.
Bugünse ortada bağımsız hattın inşası için değil, büyütülüp örgütlenmesi için hamle yapıyor komünistler.

30 YIL SONRA KOMÜNİSTLER SES GETİRİYOR, CAN YAKIYOR

Bu yüzden 30 yıl önce duyulmayan ses duyuluyor. Hatta can yakıyor.

Bunun için geçiştirmek mümkün değil. Üzerine çullanmak gerekiyor. 

30 yıl önce "bir umut dalgası daha" diyerek seçilmiş olanlara ne olduğunu da hatırlatmadan geçmeyelim.
Üç büyük kentin üç sosyal demokrat başkanı, 5 yıl sonra yapılan seçimlerle yerlerini ikisi Refah Partisi'nden, birisi DYP'den (Çiller'in partisi) seçilmiş başkanlara bıraktılar.

Bu yenilginin solun ortak yenilgisi olarak kaydedildiğini söylemeye gerek yok.

Aynı suda iki kez yıkanılmaz.

Ve hiçbir şey bir başka şeyle aynı değildir.

Ve elbette teşbihte hata çok olur: Çünkü benzeyen ve benzetilenin özelikleri bir yana içinde var oldukları koşullar çok farklıdır.

Yine de 30 yıl önce böyle bir parti olsaydı... diyebilirim. Gerisini getiremem belki, Kim bilir? Neyi ne kadar değiştirirdi bu? Değiştirdikleri o yılların sert kuzey rüzgarına dayanabilir miydi? Çok kesin bir iddiada bulunamayız.

Ama şu kesin. Rahatça söyleyebiliriz: 30 yıl sonra artık böyle bir parti var!