Sunday, 13 February 2011 - 06:56

Sultan Süleyman'a Damat Olasıca

Mehmet Bozkurt

“Yavuz’a vezir olursun inşaallah”

Bir çalım ikbal ve kariyer dileği gibi geliyorsa da insana, aslında zehir zıkkım bir bedduadır.

Yavuz Selim, Sultan Süleyman’ın babası oluyor. Sekiz yıl gibi nispeten kısa süren hükümranlığında altı adet vezir-i azam atamış bunlardan üç adedinin hızlıca kabir hayatına geçişini sağlamıştır. Ancak Yavuz’un adını Allah katına taşıyıp bedduaya dönüştüren öldürttüğü vezir sayısı değil, onun sınırsız öfkesi olduğu söylenir. Zira soyunda sopunda “üç”ü geçip “dört”leyenlerin sayısı az değildir. Yani bedduanın dayandığı nesnellik sayıya değil, asabiyete dairdir. Nitekim bedduanın dolanıma girmesi; Vezir-azam Dukakin oğlu Ahmet Paşa’yı divan toplantısında önce bir hayli tepiklediği, ardından yere düşürüp sağını solunu hançerlediği, buna rağmen debelenmesini sürdürdüğünü görünce kafasını kestirdiği haberinin çarşı-pazara oradan da kırsala yayılmasından sonradır.

***

Yazının başlığını aklıma düşüren Yavuz’a ilşkin bu beddua oldu.

Eskiden padişah, veziriazam, vezir gibi adlandırmaların günümüzdeki karşılıklarına denk gelenlerine damat olmak isteyenlerin gözlerini ürkütüp, yüreklerine korku salmak, önlerini kesmek değil elbet muradım. Benimkisi daha önce de değindiğim, bu günlerde teve’de gösterimi devam eden ve bu gidişle yüz yıl kadar sürmesi mukadder olan “Muteşem Yüzyıl” dizisini izleyenler için birkaç küçük aydınlatma fişeği.. Sadece o kadar...H a,bir de tarihten seçtiğim bu trajik damat ölümleri günümüzde sırtlarını makam kapılarına dayamış damatların tetik durmasına yardımcı olabilirse ne devlet!

***

Sultan Süleyman vezir cinsinden üç adet damadı, “her nefis mutlaka ölümü tadacaktır” ayeti kerimesi mucibince kabir hayatına gönderirken; bir başkasını eşek sudan gelinceye kadar pataklayıp eşinden boşatmış, bir diğeri ise Süleyman’ın yaşlılık dönemine denk gelmesinden mi yoksa Hürrem Sultan’ın aşırı korumacılığından mı, bilinmez, Osmanlı tarihinde nadir görülen bir şekilde dış müdahele olmaksızın tanrının biçtiği ömrü tamamlayarak vefat etmiştir.

Osmanlı sultanları öldürttüklerini teşhis etmeden huzur duyamıyorlar. Temsil, Avcı Mehmet, Mehmetlerin dördüncüsü oluyor, tahta çıkmadan önce boğdurduğu kardeşlerini “bir”,”iki”, “üç..” saymaya başlamış, on dokuz rakamına eriştiğinde ancak huzur bulabilmiştir. Uzak diyarlarda canları bedenlerinden ayrılan düşmanlarının teşhisi için ise “kelle”nin padişah huzuruna çıkması gerekiyor. Gelen kellenin yol boyunca parça pinçik dökülüp dağılmaması için de kelleyi bal çanağına koymayı akıl etmişler. Bal çürümeyi ve dağılmayı önlüyor. Saça, sakala, bıyığa bulaşmış, göz çukurları, kulak delikleri bala bulanmış kelle çanaktan çıkartılıyor silinip temizlendikten sonra padişahın huzuruna getiriliyor.

Ferhat Paşa’nın kellesi Sırbistan’dan bal çanağı içinde geliyor. Ferhat Paşa damat.. Kız kardeşiyle evli. Yalan mundar, Ferhat Paşa’nın densizliklerini ilkin görmezlikten geldiği yazılıdır tarih kitaplarında. Ancak Maraş’ın Dülkadir Beyliğinde yaptığı zulümlerin artması ve namının “cellat” olarak İstanbul’a kadar gelmesi üzerine, kardeş bu, bacısının yalvarıp yakarışları karşısında “lanet” okuyup sadece azlederek dolgun bir ödenekle Sırbistan’ın Semendire’sine yolluyor. Semendire’de soygun düzeni kurduğu söylenilen Damat Ferhat Paşa’nın kellesi 1924 yılında sarayın kapısından çanak içinde huzura çıkar, bu bir; on iki yıl sonra boğularak bu hayattan ayrılacak olan bir başka damat, bu iki; Pargalı İbrahim’in Süleyman’ın öbür bacısı Hatice’yle düğünü yapılmaktadır At Meydanı’nında..

Ferhat’ı bilmem ama yazık oldu İbrahim’e!

Kendi adıyla anılan ünlü tarihinde Hammer İbrahim için, hayli manidar bir laf kullanır: “Süleyman’ın Nedim ü yârı, mahrem-i esrarı..” Şöyle tercüme edilebilir: Gizli, yasaklı ilişkileri olan sevgili arkadaşı.. Bu laf Osmanlı tarihçileri için sayın ki “davulcu ossuruğu..” duymazlıktan bilmezlikten gelinir. Elbette İbrahimin “makbül” namını alıp yükselmesini sadece bu özel “yeteneği”ne bağlamak ahmaklık olacaktır. Zaten bu lafı eden Hammer bile İbrahim’in zekasını ve yeteneklerini teslim ederek onu Osmanlı’nın görüp göreceği en büyük sadrazam Sokollu Mehmet Paşa’yla eşitlemekten geri durmaz.

Halifelik dışında her konuda Süleyman kadar yetkiye sahiptir İbrahim. Her hükmünün padişah hükmü değerinde olduğu söylenir. İcraatlarına Süleyman’ın dahi karışmadığı İbrahim Belgrat’tan getirttiği cıbıldak kadın heykellerinin müslüman takımının gözüne sokarcasına At Meydanı’nında bulunan sarayının giriş kapısına sağlı sollu yerleştirip, “müslüman mahallesinde salyangoz satacak” kadar da pervasızdır.. Ya laf edeni cezalandırma usulüne ne demeli? Temsil, alın zavallı Figani’yi.. Figani dönemin şairlerinden. Hicviye yazıyor. İbrahim’i put kırıcı peygamber İbrahim’le mukayese edip “birinci İbrahim putları kırmış iken ikincisi meydanlara dikti” mealinde meyhane, kahvehane “eceli gelen fare kedi tşğı kaşır” misali söylenip dolanmaya başlayınca... Sen misin? Önce “kaba” dayaktan geçiriliyor, ardından kol ve bacakları göstermek gibi olmasın şuralarından kırılıyor, sonra da eşeğe ters bindirilip İstanbul sokaklarında dolaştırılıyor, sonra da İbrahim’in sarayının karşısında “Memleketin ihtak-ı hakta seri uslünü icraya daima amade olan darağaçları”nın birinde sallandırılıp vefat etmesi sağlanıyor.

Damat Makbül İbrahim’i ecel uykuda yakalıyor. Ama yalan ama doğru tahtta gözü var diyerek Süleyman’ı kışkırtıp “azlini” isteyenin Hürrem Hatun olduğu söylenir. Ne ki Süleyman’ın hem sözü hem de Kuran üstüne el basmacasına yemini vardır İbrahim’e, asla ve kat’a azletmeyeceğine dair. Sözünde durur Sultan Süleyman, azletmez. Saraya yemeğe davet ettiği İbrahim’i yatıya da bırakır. İbrahim uykudayken cellatlar yatağında boğarak hayattan azledip kabir hayatına göçürürler. “Makbül” olur size ”Maktül”...Tarihler 1536’yı gösterirken ölü damat sayısı ikiye çıkar. “Üç” dememize daha dokuz yıl vardır. Kara Ahmet Paşa’nın vefatını sağlamak için 1555’i bekleyecektir Süleyman. Lakin Süleyman’ın kız kardeşlerinden Şah-ı Huban Sultan’la evli tarihçi Lütfi Paşa kaçamasaydı Süleyman’ın elinden “üç”e 1541’de erişilecek Ahmet “dört” olacaktı.

Lütfi Paşa kaçtı.

Fuhuş yapan bir kadının cinsel organını usturayla oyduran Lütfi Paşa’ya karısı Huban Sultan diklenip; “Hangı vezir zamanında bu yüzden keşf-i avret kılınmıştır ki senin asrında vaki ola..” diye çemkirince, Lütfi karısına sille tokat girişir. Şah-ı Huban Sultan dediğin Süleyman’ın bacısı... Huban Sultan, Süleyman’ın katına dikilip kızarmış yüzünü morarmış kolunu bacağını gösterince, “Tiz urun deyyusun kellesini..” Lütfi’yi yakalayana aşk olsun!

Kara Ahmet Paşa Süleyman’ın üvey kızkardeşlerinden Fatma Sultan’ın kocasıydı. Hakkında fazlaca bilgi olmamakla birlikte değerli bir vezir-i azam olduğu söylenir. Süleyman ve Hürrem’den olma Mihrimah Sultan’la evli olan “has” damat Rüstem Paşa’nın fitnesiyle boğdurulduğu yazılıdır.

Rüstem Paşa’nın hakka yürümesi ise “cırcır”dan yani ishalden olduğu kayıt altına alınmıştır. Süleyman’ın bir dahlinin olmadığı söylenmekle birlikte, Yalçın Küçük’ün de özel bir itina ve müstehzi bir ifadeyle yazdığı gibi “arsenik” in Osmanlı’da bilindiğini herhangi bir amaçla değil, sadece not olarak buraya ilave etmeliyim!

***

Az yukarıda yazdığım gibi bu yazıdaki muradım devlet katına damat durmak niyetinde olanların yüreklerine korku salıp vazgeçirmek değildir. Olsunlar ama tetik durup gözlerini açsınlar. Bir de “Muhteşem Yüzyıl”cıların takipçileri için sunmuş olduğum bu ön bilgiler; Süleyman’ın sarığının, İbrahim’in mestinin, Hürrem’in dansının öyle değil de şöyle olması gerektiği bilgisinden daha az değerli değilmiş gibi geliyor bana...

Ekler

İletişim: habermerkezi@sol.org.tr - sol@sol.org.tr