'Kör bir Maraş bıçağı'

25/12/2016 Pazar
'Kör bir Maraş bıçağı'

“… Biriktirdiği doğrudur suyun hayatı/Büyüttüğü/Ama burada/Bu derin vadide kıvrılarak kaybolan nehir/götürüyor ruhunu kavimlerin/Götürüp ölümlerini denizlerin diplerine saklıyor/Ölümlerini onların balıklara söyletiyor/Şakayıkların titrekliğine katıyor düşlerini/Mercanların sabrına/Kör bir Maraş bıçağını biliyorlar bir taşla/Kan için/Sulara karışacak ve unutulacak/Kan için..” (Bejan Matur, Kör Bir Maraş Bıçağı)

“Altı çeltik, üstü kekik kokulu yerdir Maraş” sözü ünlü gezginimiz Evliya Çelebi’ye aittir. Önü çeltik bereketi Maraş ovası, ardı silme kekik Ahır Dağı… Siz bakmayın şimdi bir milyonu aşkın şehir nüfusuyla kubarıp durmasına, benim zamanımda seksen bin, bilemedin yüz bin var ya da yoktu nüfusu. Bilmez miyim çocukluğum, 14 yaşıma kadar Maraş’ta geçti, Yörükselim Mahallesi’nde… Çıkmaz bir sokağın başında avlu içinde taş/kerpiç tipik Maraş eviydi oturduğumuz ev. Yüksek bir duvarla çevrili, avlusu taş döşeme, çeşmeli, yalaklı bir ev… Alt katta küçük pencereleri ve alçak kapılarıyla avluya bakan biri odunluk, diğeri kiler benzeri iki göz oda vardı. Kapıları balkona açılan odaların bulunduğu ikinci kata ahşap bir merdivenle çıkılırdı. Birileri geldiğinde, balkon korkuluğundan kilide bağlanmış olan uzunca bir ipi çekerek açardık sokak kapısını. “Kim o” demek aklımızın ucundan bile geçmezdi, ayıplanmaktan mı korkardık ne?

Kısacık belki üç-beş evlik sokağın sonunda uzaktan da akrabamız olan şair Nuri Pakdil’in, her nedense “Deli Emin Hoca” olarak ünlenmiş babası ve annesinin, bizimkilerin Hatiç Hala’sı, yaşadığı ev vardı. Bu evin üst katında amcamlar otururdu ve biz çocuklar sırayla tahta zemine uzanıp budak deliğine gözümüzü dayayarak “büyücü” olduğundan kuşku duymadığımız “Deli Hoca”nın ne türden büyüler yaptığını görmeğe çalışırdık. Her daim yarı karanlık olurdu oda ve görebildiğimiz tek şey kocaman bir masa ile duvarı boydan boya kaplayan ağır bir kitaplıktı. Çok sayıda kalın ve ciltli kitabın istiflendiği bir kitaplık. Kitapların “söz büyücüsü” oğul Pakdil’e ait olduğunu ve onun “yüksek tahsil” nedeniyle artık İstanbullu olduğunu duyardık. Çocuktuk. İhtilal günleriydi. 27 Mayıs… Maraş’ın “kahraman” olmasına 13, “kanlı” olmasına 18 yıl vardı. Güzel günlerdi. Salardık kendimizi Yörükselim’den yokuş aşağı, ver elini Uzunoluk. Uzunoluk ana cadde… Solda; keçi sütü, salep, dondurma Uğrak Pastanesi. Sağda Orhan Günşiray, Neriman Köksal, Fosforlu Cevriye Ceylan Sineması… Az aşağıda Uzunoluk Hamamı. Şurası Kıbrıs Meydanı, Ulucami, Bedesten. Bedesten’in duvarı öbür amcamın oturduğu eski Ermeni konağının avlu duvarı… Geniş bir avlu. Ama öyle böyle değil. İçinde kör bir kuyu ve inanmayacaksınız ama Hitit mezar odaları… Yani oyun oynarken harikulade bir saklanma alanı! Bedesten’in girişine yakın Haşhaş… Haşhaş mı? Haşhaş, ”edelerin” hası. Maraş’ın tek çizgi roman satıcısı ve okutucusu. Evet, okutucusu. Küçücük dükkanın arka kısmındaki boşlukta duvar boyunca iki taş üstüne yerleştirilmiş kalasa tünemiş çocuklar. Bir hafta önce Binbir Surat’ın tuzağından kurtulmak için pencereden atlayan ve tutunduğu, koptu kopacak çamaşır ipinde bıraktığımız Tommiks... Öte yandan Rodi’ye ne demeli? Hani şu Çelik Bilek’in küçük arkadaşı ve peşinden elinde balta sinsice yaklaşan Kızılderili… Arkanı kolla Rodi…On kuruşa okuyoruz. Beş kuruşa resimlerine bakıyoruz. Bakmak için kiralayıp hızlıca okuyanlar da var, ben onlardanım.

 Sakarya İlkokulu’ndan sonra şehrin tek ortaokulu olan “İt Tepesi”ndeki ortaokula başlamıştım. Biz bütün Maraşlı çocuklar okula yürüyerek gidip gelirdik ve sokakta uygunsuz bir davranışımızı gören “Fosur Emmi”nin azarlama hakkının olup olmadığını sorgulamak, ne biz çocukların ne de büyüklerimizin haddiydi. Tabii ki başka öğretmenlerimiz için de bu hak vardı ancak benim aklımda sadece “Fosur Emmi” kalmış, müzik öğretmeni, lakabından ötürü olmalı. Bir de hayal meyal genç bir kadın. Aşık olduğum tarih öğretmeni. Ama ne güzel azarlardı! Bakın şu işe sadece adıyla değil soyadıyla da aklımda kalmış: Nevin Ürkmez… Şaka maka demek zilzurnaymışım aşktan!

63’te ayrıldık Maraş’tan: “Gurbet Kuşları”… Düştük Ankara’ya. Ayrıldığımızda Maraş’ın “Kahraman” olmasına on, “Kanlı” olmasına on beş yıl vardı. Kardeşim gibiydi Maraş. 78’e kadar her fırsatta gittim ziyaretine. Sokaklarında dolaştım. Her gidişimde Haşhaş’a uğradım. Ayrılıktan sonraki ilk gidişim 1970 ya da 71 olmalı, kendimi tanıttığımda hatırlayamadığı çokça belli olmasına rağmen hatırlamış gibi davranmıştı. Çok gülmüştük beş kuruşa resimlerine bakmak için aldığım kitapları aslında hızlıca  okuduğumu anlattığımda. Okumak için 10 kuruş vermeliydik. Sonraki ziyaretlerimde beni hep hatırladı…

“19-26 Aralık 1978 günlerinde Maraş kanıyordu… Ankara’daydım. Kör bir Maraş bıçağını biliyorlardı bir taşla: Kan için…

Bir daha gitmedim. Gidemedim çocukluğumun o güzel şehrine. Kardeşime.

Belki on kez okudum Yalçın Küçük’ün “Türkiye Üzerine Tezler”de mahkeme tutanaklarından aktardıklarını. Her defasında boğazımda bir şeyler düğümlenerek. Her defasında yüreğime saplanan kör bir bıçak. De ki Aziz Nesin’e saplanan Sivas bıçağı:

“Ben anlarım/Bu acı bizim ora işi hançer acısı/Bir ülkedeniz ne de olsa/Aynı dili konuşsak da/Anlamayız birbirimizi/Hançerin nakışı/Tanıdım acısından Sivas işi..”

Bu kanlı ve alçakça oyun sahnelenirken orada görev yapan bir yüzbaşının anlattıkları mahkeme tutanaklarına geçiyor. Anlattıklarına göre yaklaşık 15 bin kişiyi bulan bir kalabalık ellerinde taşlar, sopalar olduğu halde “Kahrolsun Komünistler” diye bağırarak Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Yörükselim Mahallesi’ne doğru saldırıya geçiyor. Yüzbaşı sayıları 15’i geçmeyen askerlerini Uğrak Pastanesi’nin yanına, makineli tüfeği yerleştiriyor. Kalabalığı “ateş” uyarısıyla durduruyor. Ancak çok kalabalıklar… Mahalleye başka noktalardan ‘sızmalar’ oluyor…” (Tezler:3,s,521)

Olaylar 19 Aralık’ta, katliam 23 Aralık sabahı başlıyor. Maraş’ı “Kan tutuyor”. Benim anladığım katiller sürüsü görev bilinciyle, hayırlı bir iş yaptıklarına inanarak, tekbir çekerek öldürüyorlar. Ateşli silahları yoksa gam değil, bunu biliyorum, zira hemen her ev “kurban” için tedariklidir Maraş’ta: Kasap bıçağı, tarha, balta, nacak… Kesip biçiyorlar. Öldürmekle de yetinmiyorlar. Öldürdüklerini sergiliyorlar ve parçalanmış bedenleri  yakınlarına izletiyorlar. Yalçın Küçük Yörükselim Mahallesi’nde Ünver Ailesi’nin yok edilişini Gerekçeli Hüküm kitabından alıntılayıp aktarıyor: “Malik Ünver’in götürülüşü sırasında Ünver Ailesi’nden Mustafa Ünver, Mehmet Ünver, karısı Döndü Ünver’i de bulundukları evden çıkararak Malik Ünver’in cesedinin bulunduğu üç yol ağzına getirmişler, orada ‘ikimizi bir öldürün’ diye bağırarak birbirine sarılmış olan karı kocayı da öldürmüşlerdir. Ailenin diğer fertleri bu ölülerin üzerine kapanarak ağladıkları sırada tüm saldırganlar Ünver Ailesi’nin geri kalan fertlerinin üzerine ateş ederek… (Tezler,s.530)

Şimdi Gerekçeli Hüküm’den aktaracağım satırları okurken düşündüm. 90 yaşında, kör bir kadının gözlerini tornavida ile  oyan biri nasıl bir ruh hali içinde olabilir. Kim bilir belki de öldürmekten yorgun evine döndüğünde; karısıyla, çocuklarlarıyla ya da anasıyla, babasıyla gülüşüp oynaşıp yemek şu bu… Maraş köpüklü sucuğu, samsa, pestil… Kürdan… Yani elhamdülillah bu günü de gördük… Sonra abdest… Takke, seccade, “Ya Rabbi beni söz dinleyip en güzeline uyanlardan eyle” deyip, namaza da durmuştur… Bilemiyoruz.

Ancak şunu biliyoruz. 24 Aralık oluyor. Sabahtan başlıyorlar. “Kıran” giriyor Yörükselim’e. Önceden işaretlenmiş evleri basarak, yakarak, öldürerek Cennet Çimen’in evinin kapısına dayanıyorlar. Cennet Çimen 90 yaşında bir Alevi kadın. Yalçın Küçük Gerekçeli Hüküm’den aktarıyor:

“…Saldırganların daha sonra karşı taraftaki bir gözü görmeyen yaşlı kadın Cennet Çimen’in evine gittiklerini, bu kadını ‘gel nene, gel nene’ diye dışarı çıkardıklarını… Bu kadının gözünü tornavida ile oyarak silah sıktıklarını ve öldürdüklerini; yakındaki helâ çukuruna baş üzerine atıp, oradaki at arabasını kadının üzerine devirdiklerini; saldırganların daha sonra oradaki bütün evleri yaktıklarını…” (Tezler, s.549)  

Yaşlı kör kadın öldürüleceği yere el yordamıyla, katillerinin sesini takip ederek gidiyor.

O gün bu gün ayak basmadım çocukluğumun şehrine. Ve ilk kez yazıyorum ona dair: Kör bir Maraş bıçağını biliyorlar bir taşla!

Ulan Maraş… Ulan benim güzel şehrim ne yaptılar sana!

Not: Maraş katliamı o günkü MHP’nin ve onun faşist gençlik örgütlerinin tek başlarına becerebilecekleri, altından kalkabilecekleri bir olay değildir. Bundan kuşku duyulmamalı. ABD’nin, Kontrgerillanın ve Ecevit Hükümetini engel gören büyük sermayenin itina ile hazırladığı eylem planının bir parçasıdır. Yoğun bir Alevi nüfusun yaşadığı Maraş’ın, yine Alevi nüfusun yoğun olduğu Malatya ve Sivas olaylarının ardından eylem alanı olarak seçilmesi elbette rastlantı değildir. “İnanç hassasiyetlerine” Maraş Alevilerinin ekonomik olarak kıskandırıcı bir seviyede olduklarını da ilave etmemizde bir sakınca yoktur.

Yıllardır internette geziniyor: “Bülent Ecevit’e verilen MİT Raporu”. Tıklayın. Maraş katliamının MİT ve MHP tarafından nasıl tezgâhlandığına dairdir. MİT görevlilerinin adları ile soyadları sadece bir harften ibaret olsa da verilmiş. 

En son mu? 111 ölü, yüzlerce yaralı ve büyük Alevi göçü… Bir taraftan 12 Eylül faşist darbenin taşları döşenirken öte yandan da şehrin ekonomisini elinde tutan Alevilerin malları yağmalanıyor…