Wallerstein’a Göre Dünyanın Hali ve Geleceği

06/06/2010 Pazar
Wallerstein’a Göre Dünyanın Hali ve Geleceği

Zaman zaman yirminci yüzyıl Batı düşüncesine damgalarını vurmuş ilerici, solcu bilim insanlarının katkılarını, “dünyanın hali ve geleceği” üzerindeki görüşlerini bu köşede aktarıyorum tartışıyorum. Paul Sweezy, Giovanni Arrighi ve Eric Hobsbawm’dan sonra, bugün Immanuel Wallerstein’i listeye aldım.

Ortak yönleri, düzen-karşıtı, anti-kapitalist bilim insanları olmalarıdır. Bilimsel araştırmalarını, ürünlerini kapitalizmi eleştirerek kavramaya hasrettiler ve “başka bir dünya”yı oluşturma mücadelesine bilgileriyle, kalemleriyle katkı yaptılar.

Sweezy, Arrighi ve Hobsbawm Marksist sosyal bilimcilerdir. Wallerstein’in düşüncesini ise iki ana akım biçimlendirmiştir. Biri Marksizm, diğeri ise, baş temsilcisi Fransız tarihçisi Fernand Braudel olan Annales okuludur. Bu sentez, Wallerstein’i insanlık tarihini, özellikle de kapitalizmi dünya sistemi olarak adlandırılan bir yaklaşım içinde incelemeye yöneltmiştir.

Genellikle “uzun dönemler” için anlam taşıyan dünya sistemi perpsektifini Wallerstein son zamanlarda on beş günde bir yayımlanan bir internet iletisiyle güncel sorunlara taşımaktadır. “Dünyanın hali”ne sol-muhalif bir çizgiden bakışını, tek bir tema üzerine odaklaşan sözü geçen iletiler yerine, New Left Review dergisinin Mart-Nisan 2010 sayısında yayımlanan “Yapısal Bunalımlar” başlıklı yazısını mercek altına alarak aktarmak istiyorum.

***

Wallerstein, dünyanın bugünkü halini incelemeyi, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen “kapitalizmin altın çağı”ndan başlatıyor. Altın Çağ’ı belirleyen üç önemli öğe, ona göre, 1960’lı yılların sonunda ayrı ayrı tıkanmış “inişe geçmiş” kapitalist dünya sistemi de yapısal bir bunalıma girmiştir.

Birinci belirleyici öğe, kapitalizmin uzun dönemli ekonomik çevrimidir. Wallerstein’in sözleriyle, “kapitalizm, varlık nedeni sınırsız sermaye birikimi olan bir sistemdir”, birikiminin temel belirleyicisi de kârlılıkıtr. Kâr oranları, payları düşmeye başlayınca sistemin “genişlemesi son bulur ve bir durgunluk dönemi başlar.” 1945-1970 dönemi, yeniliklerin kârlılığı yukarıya çektiği bir büyük çevrimin yükseliş aşamasıdır. “Kârlılıkta azalma” olgusu, bu aşamaya son verecektir. Wallersteini, bu “iniş” aşamasına geçişi, çok basitleştirilmiş bir “azalan kâr haddi” yaklaşımıyla açıklıyor.

“Altın çağ"ın ikinci belirleyici öğesi, sistemin “ağa-babası” olan ABD’nin hegemonik gücü idi. Kapitalist dünya sistemi ekonomik ve askerî üstünlüklerin belirlediği hegemonik bir gücün varlığına gereksinim duyar. Hegemon devlet, “kârlılığın sürdürülebilmesi için gereken istikrarı güvenceye almak bunu dünya sisteminin tümüne dayatmak” işlevlerini üstlenmiştir. Hegemon güç, böylece, “devletler-arası sistemin işleyiş kurallarını belirler ve yurttaşları ve şirketleri lehine birikmiş sermaye akımını (“net kaynak aktarımı” da diyebiliriz) azamiye çıkarabilir.” ABD’nin hegemonik gücü de zirve noktasına 1945-1970 döneminde ulaşmış rakip güç odaklarının palazlanmasıyla sonraki yıllarda inişe geçmiştir.

“Altın çağ”ın üçüncü belirleyici öğesi, “Komünistlerden, Sosyal-Demokratlardan ve ulusal kurtuluş hareketlerinden oluşan” bir sistem karşıtı muhalefetin Wallerstein’in deyimiyle “Eski Sol’un” varlığıydı. Sözü edilen dönüm noktasında kapitalist sistemi sarsan bir farklı kalkışma (“1968’deki dünya devrimi”) “Eski Sol”un da krizine, “imişe geçmesi”ne yol açmış Sovyet-tipi sosyalizmin son bulmasıyla defter kapanmıştır.

***

“Eski Sol”un inişe geçişini “1968 devrimine” (ve o tarihe) bağlayan Wallerstein hata yapıyor. 1968 kalkışmalarının temsil ettiği radikalleşme dalgası, “Eski Sol”u da etkiledi , 1970’li yılların ikinci yarısına kadar bu iki düzen-dışı hareket paralel doğrultuda zaman zaman birbirini besleyerek yükseldi. Bu yılların tüm dünyayı sola çeken hareketlerini, dönüşümlerini kuşbakışı hatırlatalım: ABD’nin yenilgisiyle son bulan Vietnam savaşı (komünistlerin liderliğindeki bir “ulusal kurtuluş hareketi”)… Vietnam savaşına karşı kitlevi direnişin siyah halkın baş kaldırmasının ve üniversitelerdeki düzen-dışı muhalefetin Amerikan toplumunun hızla sola sürüklemesi… Sosyalist toplumu “temizlemeyi” hedefleyen Kültür Devrimi… İtalyan Komünist Partisi’nin iktidarın eşiğine gelmesi Yunanistan, İspanya, Portekiz’de yıkılan faşist rejimlerin sonrasında sosyalist ve komünist partilerin domokrasiye geçişin seyrini belirlemeleri… Batı Avrupa ve İskandinavya’da Sosyal Demokrasi’nin yeni arayışlara ve sola yönelmesi… Üçüncü Dünya ülkelerinin, “yeni bir uluslararası ekonomik düzen” arayışı içinde uluslararası kapitalizmin işleyiş süreçlerini sorgulamaları bunları çeşitli forumlarda müzakereye açmaları…

Bu olgular dikkate alınırsa, Wallerstein’in “1968 devrimi”, diye adlandırdığı dönemecin, “Eski Sol’un inişe geçmesi”ni değil “eski ve yeni solculuk”ların bir arada, kapitalist dünyayı etkili bir biçimde radikalleştirdiği on yıllık bir dönemin başlangıcını belirlediği ortaya çıkacaktır. Wallerstein, bu ara-dönemin önemini göz ardı ediyor ancak, bu radikalleşmeye son vermeyi hedefleyen (ve Thatcher-Reagan iktidarlarıyla simgelenen) karşı devrimi, “dünya sağının saldırısı” olarak nitelendirerek inceliyor.

Otuz yıllık bu karşı saldırı, dünya ekonomisindeki durgunlaşmayı ve ABD hegemonyasının aşınmasını, azgın bir finansallaşma ve spekülatif balonlaşmayla ertelemeye çalışmış başarısız olmuş dünyayı adım adım 2008 krizine taşımış tüm sistemi bir tıkanma noktasına getirmiştir. Wallerstein’a göre, “ilk savunma hatları olarak para basmaya, korumacılığa yönelme, sonunda durumu daha da kötüye sürükleyebilecektir.

***

Wallerstein geleceğe bakıyor: Artık, “kapitalizm kendisini nasıl onaracaktır?” sorusu gündemde değildir. “Bu sistemin yerine ne geçecektir? Kargaşa hangi düzenle sonuçlanacaktır?” soruları gündemdedir.

İki alternatif üzerinde mücadele sürdürülmektedir: Bugünküne benzeyen hiyerarşik, sömürücü ve kutuplaştırıcı bir düzen… Veya, göreli olarak demokratik ve eşitlikçi başka bir dünya… Wallerstein birincisini “Davos ruhu” ikincisini ise “Porto Allegre ruhu” diye yaftalıyor. Ve uyarıyor: “‘Tarih bizden yanadıryanılgısından uzak durnmalıyız. Daha iyi bir sistem yaratabilmek için 50-50’lik bir şansımız var.” Bu da iyi bir olasılıktır. Ve bu bilge yazar, muhalif olan herkesi, küçük direnme odakları oluşturmaya “mümkün olan her yerde metalaşmamış üretim biçimlerini inşa etmeye” kapsamlı bir mücadele platformuna katılmaya davet ediyor.