Servet mülkiyetinde yabancılaşma biçimleri

29/12/2017 Cuma
Servet mülkiyetinde yabancılaşma biçimleri

Mülkiyetin Yabancılaşması

Emperyalist sistemin temel ekonomik özelliklerini, Marksist klasikleri izleyerek tanımlayabiliyoruz: Sermayenin merkezîleşme eğilimi; finans kapitalin ve sermaye ihracının artan önemi; dünya ekonomisinin başat (egemen) ve bağımlı kutuplara ayrışması…

Bu özelliklerin içinde yer alan sermaye hareketleri, zaman içinde dalgalanmalar gösterdi. İkinci Dünya Savaşı sonunda başlayan canlanma, 20. yüzyılın son on yılında yepyeni bir ivme kazandı. Sistemin çevresinde yer alan ülkelerin çoğu, IMF ve Dünya Bankası’nın baskı ve telkinleri sonunda sermaye giriş-çıkışları üzerindeki sınırlamalara son verdi. Finans kapital yepyeni biçimler kazandı; spekülatif, “sıcak para” akımları içinde bu coğrafyalara taştı. Zaman içinde sermaye hareketleri merkez-çevre ülkeleri arasında iki doğrultulu hale geldi. Yabancı sermaye, girdiği ülkelerdeki getirilerini, kazançlarını ana-paraya ekleyerek büyüdükçe, servet mülkiyeti de yabancılaştı; gayri millî hale geldi.

İstatistiklerde Yabancı/Yerli Ayrımı

“Sermaye sınır tanımaz”; ama istatistikler yerli/yabancı ayrımını (yerleşik/yerleşik-olmayan terimleri ile) korur; sürdürür. Bu ayrım servet mülkiyetine de taşınır.  

Genellikle merkez bankalarınca derlenen uluslararası yatırım pozisyonu istatistikleri bu bilgileri içerir. Her ülkede yabancılara ait portföy (hisse senedi, tahvil, bono, mevduat), sabit tesisler ve alacak (banka kredileri) kalemleri ayrı ayrı ve toplam olarak belirlenir. Bunlar, o ülkenin dış (“yabancılara”) yükümlülüğü olarak adlandırılır.

Sermayenin ülke dışına taşma olgusu, emperyalist merkezler ile sınırlı değildir; çevre ekonomileri için de geçerlidir. “Güney” ülkelerinin rantiyeleri, şirketleri de İsviçre bankalarında mevduat açabilir; New York borsasından hisse senedi alabilir; İtalya’da yatırım yapabilirler. Merkez bankalarının rezervleri ABD tahvili veya yabancı bankalarda dolar mevduatı biçiminde tutulur. Yerli (“yerleşik”) şirket, banka ve rantiyelerin dış dünyada tuttuğu bu türlerden servet öğeleri, o ülkenin dış dünyadaki varlıkları olarak adlandırılır.

Bağımlılık Göstergeleri

Aşağıdaki üç tablo, ülkelerin 2016 uluslararası yatırım pozisyonu istatistiklerinden türetilmiştir. Tablo 1’deki beş ülke, emperyalizmin merkezini temsil ediyor. En büyük on çevre (“Güney”) ekonomisi iki ayrı tabloda kapsanıyor. Bu ülkeler dış bağımlılık durumuna bağlı olarak ikiye ayrılıyor: Dört güçlü (Tablo 2) ve altı kırılgan (Tablo 3) ülke…

Dış bağımlılık göstergesi, net pozisyon = dış varlıklar eksi dış yükümlülükler olarak tanımlanıyor. Ülke büyüklükleri çok farklı olduğu için tablolarda mutlak değerler (“milyar dolar” ölçümü) kullanılmıyor. Karşılaştırmalar, net pozisyon millî gelire oranlanarak yapılıyor.

Net pozisyonun eksi olması halinde, yabancıların ülke içindeki mülkiyeti, “yerli” rantiyelerin, şirketlerin, bankaların ve devletin dış dünyadaki varlıklarını  aşmaktadır.  Bu durumda yabancı (veya uluslararası) burjuvaziler, mülkiyete hâkimiyet açısından yerli burjuvaziden daha güçlüdür. Bu anlamda bir bağımlılık söz konusudur.

Tablo 1:  Servet Mülkiyetinde Egemen / Bağımlı Konumlar ve Dışa Açılma

2016: Emperyalizmin Merkezi, Milli Gelire Oranlar, %

 

Kaynak: McKinsey Global Institute, The New Dynamics of Global Financialization, Ağustos 2017

(*) Net pozisyon = Dış varlık eksi Dış yükümlülük

Tablo 2: Servet Mülkiyetinde Egemen / Bağımlı Konumlar ve Dışa Açılma

2016: “Güney”in Güçlüleri, Milli Gelire Oranlar, %

 

Kaynak: Tablo 1’le aynı. (*) Net pozisyon = Dış varlık eksi Dış yükümlülük

Tablo 3: Servet Mülkiyetinde Egemen / Bağımlı Konumlar ve Dışa Açılma

2016: “Güney”in Kırılganları, Milli Gelire Oranlar, %

Kaynak: Tablo 1’le aynı. (*) Net pozisyon = Dış varlık eksi Dış yükümlülük

Tablolar, ilginç bir tespite yol açıyor: Metropol ekonomileri içinde Japonya, Almanya ve (küçük bir farkla) Britanya egemen konumda; Fransa ve ABD ise mülkiyet ilişkilerinde açık-farkla bağımlı durumdadır. ABD ve Fransa’da servet mülkiyetinin yabancılaşma derecesi, bu iki ülke burjuvazilerinin dış dünyadaki varlıklarını aşmaktadır.

ABD’nin “bağımlılığı”, bu ekonominin son çeyrek yüzyıl boyunca verdiği kesintisiz ve astronomik cari işlem açıklarının türevidir. Bu açıklar petrol ihracatçılarından, Çin’den, Japonya’dan Amerikan ekonomisine (tahvillere, hisse senetlerine, gayri menkullere) sermaye ihracı ile kapatılmıştır. Sonuçta, yabancıların bu ülkenin servetleri üzerindeki mülkiyeti, Amerikan sermayesinin, rantiyelerinin dış dünyadaki varlıklarını aşmıştır.

Yıllık verileri taradığımızda anlaşılmaktadır ki Avro’ya geçiş Fransa’ya yaramamıştır: Bu ülkenin net pozisyonu 2002 sonrasında kesintisiz olarak “eksi” (bağımlı) konuma dönüşmektedir. Fransa, böylece, Avro Bölgesi’nin Almanya’nın hegemonyası altındaki çevre ekonomileri ile aynı  safta, göreli olarak zayıf konumda yer almaktadır.

“Net yatırım pozisyonu” artı olan; bu nedenle servet mülkiyeti açısından egemen özellik taşıyan dört “güçlü Güney” ülkesi vardır (Tablo 2). Bunlardan Kore ve Çin, cari işlem fazlaları veren, net sermaye ihracatçısı konumuna yerleşmiş ülkelerdir. Bu özellikleriyle kapitalist dünya sistemi hiyerarşisinin üst basamaklarına çıkmaktadırlar.

Diğer iki “güçlü çevre ekonomisi”nden biri olan Arjantin 2002 sonrasında dış borçlarını yeniden yapılandırmış; büyük bölümünü silebilmiştir. Sonraki yıllarda bu sayede uluslararası yatırım pozisyonu “artı” işarete geçmiştir.

Malezya ise sürekli cari işlem fazlalarını, büyük boyutlu sermaye ithali ile birleştiren bir ülkedir. 2008 sonrasında dış varlıklarının ana kalemi olan rezervlerinin katkısıyla net pozisyonu “artı” işarete dönüşmüştür.

Servet mülkiyeti bilançosu bağımlı özellik taşıyan altı “kırılgan” çevre ekonomisi var (Tablo 3). Tümünün dış yükümlülükleri, dış varlıklarını aşmakta, dolayısıyla, eksi net pozisyon gerçekleşmektedir. En olumsuz konumdaki iki ülke Türkiye ve Meksika’dır: Net pozisyon / milli gelir oranları (yüzde olarak) eksi 42,1 ve eksi 46…

Brezilya ve Endonezya (eksi yüzde 40 civarında net pozisyon oranları ile) bu ikiliye yakın bağımlılık taşımakta; Tayland ve Hindistan’ın net pozisyonu ise denge durumuna yaklaşmaktadır.

Dışa Açılma (Yabancılaşma) Göstergeleri

Uluslararası yatırım pozisyonu istatistiklerinden hareket ederek, servet mülkiyeti açısından iç ve dış “gayri millîlik” derecesini birleştiren bir dışa açılma göstergesi türetilebilir: Dış varlıklar ile dış (yabancılara) yükümlülüklerin toplamının millî gelirlere oranı…

Üç tablonun son sütunları bu göstergeleri içeriyor.

Servet mülkiyetinin “vatansızlaşma” sürecinin kökeninde emperyalist ekonomilerden  sermaye ihracı vardır. Sermaye akımlarının önemli bir bölümü de merkez  ekonomileri arasında gerçekleşir. Bunların sonunda, geleneksel emperyalist ekonomilerin dışa açılma (yabancılaşma)  dereceleri yükselmeli; çevre ekonomilerini aşmalıdır.

Tablolar bu beklentiyi doğruluyor. İlk tabloda yer alan dış varlık + dış yükümlülük toplamlarının milli gelire oranı,  beş metropol ekonomisinde yüzde 280 ile 800 arasında değişiyor. Diğer iki tablodaki “Güney” ülkelerinin hiçbirinde  bu eşiklerin alt sınırına dahi ulaşılamıyor.

Emperyalizmin geleneksel ağababası, Britanya listenin başında yer alıyor. Nedenleri malumdur: Geçmiş iki  yüzyıl içinde uzun süre sermaye ihracında ön planda yer almıştır ve Londra uluslararası finans sisteminin çekim merkezi olmuştur.

Çevre ekonomilerinde  servet mülkiyeti açısından dışa açılma (yabancılaşma) derecesi ise, (Malezya’nın istisnaî durumu bir yana) %100-200 eşiği ile sınırlı kalmıştır.

Türkiye’nin servet mülkiyetinde yüksek dış bağımlılığı ile düşük dışa açılma derecesi nasıl açıklanabilir?

Bu soruyu geçen hafta yanıtlamıştım: Bu yüzyıl içinde uluslararası sermayenin Türkiye’de varlık edinimleri artmış; servet mülkiyeti  önemli boyutlarda yabancılaşmıştır. Buna karşılık Türkiye’nin dış varlıkları zaman içinde artmamıştır ve yarısı banka (özellikle TCMB)  rezervlerinden (tahvil, mevduat gibi “pasif” fonlardan) oluşmaktadır. Türkiye burjuvazisi ise dış dünyada mülk edinmeye hevesli değildir; içe dönüktür. Türkiye’nin kamu varlıklarına dönük “kapkaççı mülk edinme” tutkularının katkısı söz konusu olabilir.

İncelenen göstergeler emperyalist sistemin hiyerarşik yapısında kaymaları ne ölçüde yansıtmaktadır?

Örneğin, servet mülkiyeti açısından bağımlı görünen ABD, emperyalist sistemin ağababası konumunu yitirmiş midir?

Acele etmeyelim. Sözü geçen “bağımlılık”, göreli bir zayıflamaya işaret etmektedir; ama, ABD dolarının dünya parası olması, bazılarınca dolar emperyalizmi diye anılan bir başka hegemonik konum, bu zafiyeti (en azından şimdilik) telafi edebilmektedir.  Kendi parasıyla yabancılara, başka devletlere neredeyse sınırsızca borçlanabilen tek ülke ABD'dir.

Bu olguya, emperyalizmin diğer boyutunu oluşturan devlet gücünü, onun dayandığı askerî üstünlüğü de ekleyin ve Amerikan emperyalizminin defterini dürmekte acele etmeyiniz.

ÖNCEKİ YAZILARI