Krugman Türkiye’nin Krizine Nasıl Bakıyor?

11/01/2019 Cuma
Krugman Türkiye’nin Krizine Nasıl Bakıyor?

Paul Krugman, 11 Ağustos 2018’de New York Times’taki köşesinde Türkiye’nin ekonomik krizi üzerinde bir yazı yayımlamıştı. 

Krizin ilk belirtilerinden hareket ederek ilginç gözlemler yapıyor; iktisat politikası seçeneklerine de değiniyordu-. 

Krugman’ın Nobel ödüllü neo-klasik  bir iktisatçı olduğunu hatırlatayım. ABD ve AB ülkelerinde iktisat politikaları söz konusu olduğunda, neo-liberal reçeteleri eleştiren “ılımlı sol” çizgide yer alır. 

Örneğin, Avro Bölgesi krizinde Yunanistan’a uygulanan baskılara karşı çıkmıştır. ABD siyaseti söz konusu olduğunda Obama yanlısı, Trump karşıtıdır. Öte yandan, uluslararası ekonomi söz konusu olduğunda serbest ticaretçi / “açılmacı”  ilkeleri sahiplenir.

Türkiye yazısı, “Partying Like It’s 1998” başlığını taşıyor. Yazıyı okumadan başlığı çevirmek mümkün değil. İçeriğe baktıktan sonra yazarın meramını Türkçe olarak “1998 şenliğini arayanlar…” diye ifade edebiliyorum. AKP’nin 2003-2007’yi kapsayan “bol kepçe dış kaynak yılları” için Lale Devri yakıştırmasını yapmıştım.  Görüleceği gibi, o da, 2018 krizi öncesindeki Türkiye’yi, yirmi yıl önceki Doğu Asya krizinin arifesi ile karşılaştırıyor ve benim “Lale Devri” tespitini  “şenlik” sözcüğü ile ifade ediyor. 

Yazının önemli bölümlerini aşağıda çeviriyorum.

Krugman’a göre Türkiye’nin 2018 krizi 

“Yirmi yıl önceki Asya finansal krizini kavramaya epey zaman vermiştik. Türkiye’nin benzer bir krize girip gimeyeceğini merak ediyorduk. Başladığı anlaşılıyor.”

“Senaryo şudur: Yabancı alacaklıların (her nedense) gözdesi olan bir ülke, yıllar boyunca yüksek düzeyli yabancı sermaye girişlerine muhatap olur. Ulusal parayla değil, yabancı parayla borçlanılması kritiktir.  ABD ise, yüksek fon girişlerine rağmen dolarla borçlandığı için bu tür kırılganlık taşımaz.” 

“Şenlik, bir noktada son bulur. Yabancı borçlanmanın ‘ani duruşu’ farklı nedenlerden olabilir:   İktisat politikalarını damadınıza emanet etmek; ABD faizlerinin yükselmesi veya  yatırımcıların size benzettiği başka bir ülkedeki kriz gibi…” 

“Dış borç, ekonominizi ölümcül bir girdaba mahkum eder: Güven kaybı paranızın değerini düşürür; dövizli borçların ödenmesi daha da güçleşir; reel ekonomi zarar görür; güven daha da zedelenir ve böylece gider…” 

“Sonuçta  dış borcun GSYH’ya oranı fırlar gider: Endonezya 1990’lı yılların finansal krizine millî gelirin yüzde 60 oranının altında dış borçla girdi. Ulusal para çöktü; 1998’de aynı oran yüzde 170’e çıkmıştı.”  

Krugman’a göre krize karşı seçenekler

“Böyle bir kriz nasıl son bulur?  Etkili bir politika yoksa, paranın değer yitirmesi, yerli parayla ölçülen borcu öylesine şişirir ki, iflas edebilen herkes batar. O noktada paranın değer kaybı ihracatta sıçramaya yol açar; ekonomi yüksek dış ticaret fazlaları sayesinde canlanmaya başlar.”

“Bu felaket senaryosundan kestirme çıkış var mı?  Var, ama biraz alengirlidir: Panikli sermaye kaçışlarını önleyin; sermaye hareketlerine geçici sınırlamalar getirin; bazı döviz borçlarını reddedin. Dış borç oranındaki tırmanma böylece önlenir. Bu arada, kriz sonrası için sağlıklı bir maliye düzeni de oluşturun. İşler yolunda giderse güven geri gelir; zaman içinde sermaye denetimlerini de kaldırabilirsiniz.” 

“Malezya bunu 1998’de yaptı. On yıl sonra İzlanda daha da iyisini yaptı: Özel bankaların dış borçlarını üstlenmeyi reddetti ve sermaye hareketlerini denetledi. Arjantin de 2002 sonrasında aykırı politikalarla iyi sonuç aldı ve dış borcunun 2/3’ünü fiilen sildi. Ama Kirchner fazla ileri gitti; geleneksel politikalara  dönmeyi beceremedi; yeniden krize kapıyı araladı.”

“Görülüyor ki bu tür krizle baş etmek güçtür. Hükümet hem esnek, hem sorumlu olmalıdır. Ayrıca, hem özel önlemleri gerektiren teknik ehliyete; hem de uygulamalarda büyük boyutlu yolsuzluğu önleyebilecek dürüstlüğe sahip olmalıdır. Ne yazık ki bu özellikler Erdoğan’ın Türkiye’sini çağrıştırmıyor. Trump’ın Amerika’sını da çağrıştırmıyor; ama biz, dolarla (kendi paramızla) borçlandığımız için şanslıyız.” 

Doğrular, eksikler…

Krugman’ın yazısını, özellikle krize karşı önerdiği politikalar açısından ilginç buluyorum. Yazısında doğrular ağır basmaktadır. 2018 Türkiye krizini önceki finansal krizlerle karşılaştıran kısa bir gazete  yazısı elbette kapsayıcı olamaz; eksiklerden ötürü eleştiri haksızlıktır. 

Son otuz yılda sermaye akımlarında “ani durma” olgusunun çevre ekonomilerinde finansal krizlere yol açtığı tespiti doğrudur. 1998 Asya ve 2018 Türkiye krizi arasında   belirlediği temel benzerlik de geçerlidir. 

Krugman, özel bir kırılganlık etkeni olarak yabancı para ile (dolarla) borçlanmaya değiniyor. Türkiye gibi ülkelerin yabancı bankalardan ulusal paraları (TL) ile borçlanmaları zaten söz konusu değildir. Sorun, dövizli kredileri aşar; daha geneldir.  Yerli (TL’li) “kâğıtlara” para bağlayan sıcak-serin yabancı fonların;  içeri-dışarı  her türlü sermaye akımının sınırsız serbestleşmesinden kaynaklanır. 

Nitekim, 1998 krizi 2002’ye kadar uzayarak (Türkiye dahil) tüm “Güney” coğrafyasını sarsarken iki büyük Asya ülkesini (Çin ve Hindistan’ı) etkilememişti. Zira her ikisinde de sermaye hareketleri denetlenmekte idi. 

2018’de ise genel bir kriz ortamı gündemde değilken, Türkiye finans sermayesi açısından çekiciliğini niçin yitirmiştir? Bu soru, serbest sermaye hareketleri rejimi içinde dahi farklı kırılganlık derecelerinin söz konusu olduğunu gösteriyor. 

1998-2002 yıllarında benzer bir kriz dalgasından geçmiş olan Asya ve Türkiye ekonomileri, sonraki yıllarda çok farklı güzergâhlar izledi. Bu soruya ışık tutan birkaç istatistiğe ileride dikkat çekmek istiyorum. 

Krugman, finansal bir krizin başıboş seyrinin olası sonuçlarına göz atıyor. Öngördüğü senaryo beş ay sonrası Türkiye’sinde gerçekleşmekte midir? Haftaya göz atmak yararlı olacaktır. 

Krizlerin  yönetiminde neo-liberal reçetelere “aykırı” yöntemler başarılı olabilir mi? Krugman, Malezya, Arjantin ve 2008 İzlanda örnekleri ile “evet” yanıtını veriyor. 

Nobel’li iktisatçının neo-klasik perspektifi, Arjantin’e biraz haksızlık yapmasına yol açıyor. Kirchner rejiminin “aykırı” yöntemlerle krizle mücadelesini onaylıyor; kriz sonrasında “geleneksel politikalara” dönülmemesini ise eleştiriyor. Değinmediği bir olgu var: 2015 sonunda finans kapitalin gözdesi olarak iktidara gelen fanatik neo-liberal Macri ise “geleneksel politikalara” döndü ve iki yıl içinde Arjantin’i Türkiye’yle eş-zamanlı bir krize sürükledi.    

Yine de Krugman’ın Türkiye krizine değinirken “aykırı” seçenekleri ortaya atması, “gelenekselci” bazı     iktisatçılarımıza örnek olabilir.