‘Emek Dünyası’na ILO Bakışı

14/05/2013 Salı
‘Emek Dünyası’na ILO Bakışı

Korkut Boratav'ın “'Emek Dünyası'na ILO Bakışı” başlıklı yazısı 14 Mayıs 2013 Salı tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Dünya ekonomisini salt sermayenin perspektifi ile incelemeyen nadir uluslararası kuruluşlardan biri, Uluslararası Çalışma Örgütü’dür. İngilizceden türetilen kısaltması ile “ILO” diye bilinir. Kuruluşu 1919’a gider. İşçi, işveren ve devlet saçayağı üzerinde kurumsallaşmıştır. Böylece “sınıflar arası çıkar birliği” ilkesine dayanır ve bunu, “emek için iyi olan, sermaye için de dünya için de iyidir” perspektifiyle savunur.

Bu ifade, altmış yıl öncesinin, “General Motors için iyi olan, Amerika için de iyidir” sloganını hatırlatıyor. Bu ikincisini sonraları biraz yumuşatarak IMF, Dünya Bankası, OECD ve AB gibi kuruluşlar benimsedi: “Özel teşebbüs için iyi olan, emek için de, dünya için de iyidir.”

Sınıflar arası kader birliği ilkesi… Nasıl ifade edilirse edilsin, herhalde aynı kapıya çıkacaktır ancak farklı güzergahlardan geçerek… “Emek” ile başlayan ILO ifadesi, reformist sağ-sosyal demokrat dünya görüşünün güzergahıdır. “Sermayenin çıkarları” ile başlayan öteki slogan ise neo-liberalizmin güzergahını izler. Her ikisi de, kapitalizmin bekasını hedeflemiştir. Birincisi, başıboş kapitalizmi bazı “revizyonlar” ile yontarak diğeri ise sistemin temel parametrelerindeki (örneğin serbest piyasaları ve sınırsız mülkiyet haklarını zedeleyen) kimi bozulmaları gidererek…

ILO emek, istihdam ve ücretler üzerinde yayımladığı bir dizi raporda (öncesi ve sonrası dahil) son uluslararası krize ilişkin önemli bilgiler sunmakta ilginç değerlendirmeler yapmaktadır. Gözden geçirelim.

* * *

ILO raporlarını hazırlayan uzmanların bilgi birikimi içinde emperyalizm kuramcılarının izleri, kalıntıları algılanıyor. Örneğin, son krizin nedenleri, kaynakları üzerindeki saptamalar, eskilerden Hilferding ve Lenin’in finans kapital çözümlemeleri ile yenilerden Monthly Review okulunun, Robert Brenner’in, Dumenil/Levy ikilisinin kriz incelemeleri ile akrabalık gösteriyor. Aynı verilere, olgulara bakılıyor benzer çözümlemelere gidiliyor. Sonuçlar arasında bile zaman zaman paralellikler gözleniyor.

Elbette ILO uzmanları Marksist kavramları değil, “tarafsız, renksiz” terminolojiyi yeğleyeceklerdir. Örneğin Lenin’in “finansal oligarşinin egemenliği” olarak adlandırdığı dönüşüm, ILO raporlarında “finansallaşma” terimi altında anlatılacaktır. “Finansallaşma”, ILO’ya göre, “ileri ekonomilerde” (yani, emperyalist sistemin merkezinde) sermayenin iç dengelerini önemli boyutlarda bozan bir dönüşümdür ve 2007’de patlak veren krize belirleyici katkı yapmıştır.

ILO, krizin patlak verdiği 2007 ile 25-30 yıl öncesinin finansallaşma göstergelerini karşılaştırıyor. Geniş anlamdaki (yani, sigorta ve gayrimenkul alanlarını da kapsayan) “finans” sektörünün milli gelirden aldığı paylar ABD ve AB’de (kabaca) iki misli artmıştır. Daha da önemlisi, finansal sektör kârlarının toplam kârlar içindeki payı, son yirmi beş yılda (metropol ortalaması olarak) yüzde 25’ten yüzde 42’ye tırmanmıştır. Bu artış hesaplanırken, finansal şirketlerin üst düzey yöneticilerine “maaş, prim ve ikramiye” adları altında dağıtılan gelirler dikkate alınmamıştır. Raporlar, bu eksikliği de tamamlıyor ve son yirmi yılda finans ve finans dışı şirketler arasındaki ortalama ücret makasının ABD ve AB’de yüzde 40 ile yüzde 100 oranlarında açıldığını belirliyor. Bu artışın önemli bir bölümünün, üst düzey yöneticilerine intikal ettiği ve aslında “örtülü bir kâr öğesi” olduğu açıktır.

ILO raporları, finans kapitalin “üretken” sermaye aleyhine genişlemesinin, sermaye birikimi üzerindeki olumsuz etkilerini çeşitli göstergelerle ortaya koyuyor: Gayrisafi kârların sermaye birikimine dönüşen öğeleri aşınmış temettülere, yönetici prim ve ikramiyelerine, şirket satın almalarına, finansal varlık plasmanlarına öncelik verilmiştir. Toplam kârların belirlediği sınırları aşan getiri arayışları (kazanç hırsı) yeni finansal araçları yoktan var etmiş örneğin, borç-alacak ilişkilerini belirleyen sözleşmeler, menkul kıymetlere dönüştürülmüş alınıp-satılmış bireyler, şirketler ve bankaların abartılı borçlanmaları sürdürülemez eşiklere ulaşmıştır.

ILO, böylece, metropol burjuvazilerinde parazit özelliklerin ağır bastığı niteliksel bir dönüşümü ortaya koyuyor. Bu anlatım, ister istemez, Lenin’in (hemen hemen) yüz yıl önceki emperyalizm betimlemelerinin bir bölümünü hatırlatıyor: “Sadece para sermayeden elde edilen gelirle, kupon keserek yaşayan rantiyelerin öne çıktığı kârların önemli bölümünün finansal manipülasyona ve spekülasyona gittiği teknik ilerlemeyi iten gücün kaybolduğu” bir dünya… Bu saptamalardan hareketle kâr haddi üzerindeki baskılardan kaynaklanan Marksist bir kriz kuramına geçilebilir ancak ILO bu adımı atmıyor.

Bu anlatım, IMF ve şürekasının kriz öykülerinden tamamen farklıdır. ILO raporları, bu anlatımı iki doğrultuda geliştiriyor: Evveliyatı ile birlikte krizin bölüşüm yansımaları ve politika seçenekleri…

Önümüzdeki hafta sürdürmek istiyorum…