Bu İstatistiklere Nasıl Güvenelim?

29/01/2013 Salı
Bu İstatistiklere Nasıl Güvenelim?

Korkut Boratav'ın “Bu istatistiklere nasıl güvenelim?” başlıklı yazısı 29 Ocak 2013 Salı tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Döviz rezervleriyle “ödenen” ithalatı döviz ihracatı diye gösteremeyeceğinize göre, burada da altın transferlerini “ihracat” olarak kayda geçiremezsiniz.

Son yıllarda ekonomik istatistiklerde sorunlar artmaya, yoğunlaşmaya başladı. Türkiye ekonomisini incelerken ortak bir veri tabanı üzerinde anlaşmamız, tartışmamız güçleşiyor. Belki de adım adım imkansızlaşacak.

Sadece üç örnek üzerinde durmak istiyorum.

Kayıt dışı para girişlerinin kaynağı nedir?

Bir örnek karanlık, şaibeli dış kaynaklar ile ilgilidir. 2003-Kasım 2012 arasında Türkiye’ye (2006 hariç) her yıl kayıt dışı para girişi gerçekleşmiştir. On yılın net toplamı 42 milyar dolarlık giriştir. Bir de geçmişe bakalım. Karşılaştırılabilen verilerin başladığı 1984’le 2002 arasında kayıt dışı sermaye giriş ve çıkışları büyük ölçüde denkleşmiş on dokuz yılın toplamı 2.5 milyarlık net çıkıştan ibaret kalmıştır.

“Masum” bir istatistik hatası olarak geçiştirilemez. Zira, hata sistematiktir tek yönlüdür. Ekonomiyi, siyasi iktidarı içten veya dıştan “esrarengiz” bir kaynak desteklemektedir. Varlık Barışları geçerli bir açıklama olamaz zira, bu uygulamalarda getirilen dövizin vergi avantajından yararlanması için yurt dışından kayıtlı olarak (bankalar aracılığıyla) transfer edilmesi gerekiyordu.

Sınırlardan TIR’lar dolar mı getirmektedir? Cayman Adaları örneği off-shore bankacılık Türkiye’de yaygınlaşmış mıdır? İktidar, kasalarda gizli-saklı dövizi bankalara mı yönlendirmiştir? Kimlerden? Karşılığı nedir? Bunlar, iktisatçıların yanıtlayabileceği sorular değildir. Merkez Bankası açıklayamıyorsa, ekonomi muhabirlerine iz sürmek düşüyor.

Altın transferleri nasıl “ihracat” olarak gösteriliyor?

Bu konuyu daha önce tartıştım. Kısaca hatırlatayım: Batı’nın İran’a uyguladığı ekonomik yaptırımlar, bu ülkeden petrol ve doğal gaz ithalatının banka transferleri ile ödenmesini 2012’de engelledi. Yaptırımları aşmak için, İran’dan ithalatın bir bölümü altın transferleriyle karşılandı veya böyle gösterildi.

Altın üreticisi olmayan Türkiye, birdenbire külçe altında ihracat fazlası vermeye başlıyor. Gerçekte altın stoklarından (rezervlerinden) yapılan bir transfer söz konusudur. Döviz rezervleriyle “ödenen” ithalatı döviz ihracatı diye gösteremeyeceğinize göre, burada da altın transferlerini “ihracat” olarak kayda geçiremezsiniz.

Cari işlem açığı, böylece, küçülmüş gösteriliyor. Daha da kötüsü sorun milli gelir hesaplarına da taşınıyor. Altın ihracat fazlası, harcamalar yoluyla yapılan milli gelir tahminlerini yapay olarak yukarı çekiyor. Ocak-Eylül 2012 için yüzde 2.6 olarak tahmin edilen büyüme hızı, milli gelire girmemesi gereken bu fazlalıktan arındırılırsa, yüzde 1.9’a düşecektir.

Bu “hayalî ihracat” sonra da süregelmiş 2012’nin on bir ayında külçe altın ihracat fazlası 5.4 milyar doları aşmış toplam ihracatın yüzde 2.9’una ulaşmıştır. TÜİK 2012’nin milli gelir tahminlerini yayımladığı zaman gerçek toplamı buna göre aşağı çekip “düzeltmemiz” gerekecektir.

Sanayide artan ithal girdileri niçin dikkate alınmıyor?

Üretim yoluyla milli gelir hesapları yapılırken, sektörlerin (örneğin sanayinin) üretim değeri içinden ara-mal (girdi) öğeleri çıkarılır ve katma değere (sektörün milli gelire katkısına) böylece ulaşılır. İthal girdilerin payı, milli gelire girmez ülke dışına aktarılan katma değeri temsil eder.

TÜİK milli gelir hesaplarını hâlâ 2002’nin girdi-çıktı katsayılarıyla yapıyor. Böylece bir liralık sanayi üretiminin ithal girdi kullanım oranının on yıl içinde değişmediğini varsaymış oluyor. Ne var ki, 2002-2012 arasında sanayi üretiminin ithalata bağımlılığının önemli oranlarda arttığını, ara-malı ithalatındaki ve dış ticaret açıklarındaki artışlardan belirliyoruz. Bu değişim dikkate alınmadığı için bu yıllarda sanayi sektörünün milli gelire ve büyüme hızına katkısı abartılıyor.

Yanlış hesaplamanın boyutları ne kadardır? Dört TCMB uzmanının yaptığı bir anket çalışması fikir veriyor. (Bk. Ş.Saygılı, C.Cihan, C.Yalçın, T.H.Brand, “Türkiye İmalat Sanayiinde İthal Girdi Kullanımı”, İktisat, İşletme ve Finans, Aralık 2012). Bu araştırmanın bulgularına göre, 2002-2007 arasında imalat sanayiinin toplam üretim maliyeti içinde ithal girdilerin payı yüzde 48’den 54’e yükselmiştir. Buna göre dolaysız ithalat bağımlılığı bakımından beş yılda yaklaşık yüzde 12.5’lik bir artış söz konusudur. Dolaylı bağlantılar (yani, yerli girdilerin içindeki ithalat oranları) ise, bu hesaplamaya dahil değildir.

Kaba bir hesap yapsak ve TÜİK’in 2007 milli gelir hesabına giren imalat sanayii öğesini, bu araştırmada belirlenen ithalat girdi artışına göre düzeltsek, 2002-2007 yıllarının ortalama (“üssel”) büyüme hızı yüzde 6.9’dan, 6.3’e düşecektir. Sonrasında da ithal bağımlılığı artmaktaysa, büyüme hızlarının 2012’ye kadar yeniden hesaplanması (ve aşağı çekilmesi) gerekecektir.

Resmi verileri derleyen, düzenleyen, sunan istatistikçilere, uzmanlara hitap etmeliyiz: Bu tür “yeniden hesaplamalar”, eksik bilgi ve imkanlarla boğuşan araştırıcıların değil sizlerin görevidir. Amirlerinizi, yöneticilerinizi uyarınız ve görevlerinizi hakkıyla yerine getiriniz.