"Boşuna mı Okuduk?"

27/06/2011 Pazartesi
"Boşuna mı Okuduk?"

Son haftalarda yüzbinlerce genç üniversite giriş ve seçme sınavlarına girerken, bu yazının başlığındaki sorunun bir benzerini kendi kendilerine sordular: “Boşuna mı Okuyacağız?”

Tanıl Bora, Aksu Bora, Necmi Erdoğan ve İlknur Üstün ise, Boşuna mı Okuduk? sorusunu, Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği’ni araştıran kitaplarının başlığına koymuşlar. (İletişim Yayınları). Önemli bir araştırma yapmışlar. Bulgularını Türkiye dışına da uzanan, yer yer kuramsal bir çerçeveye bağlayarak sunmuşlar değerlendirmişler. Ellerine sağlık.

***

Benim gibi, “beyaz yakalı emekçiler ordusu”na 1960’lı yıllarda katılan kuşak, yapısal bir işsizlik-güvencesizlik olgusu yaşamadı. Kamu hizmetinde sözleşmeli statü hemen hemen yoktu. Siyasi iktidarın, yöneticilerin keyfî uygulamalarına karşı Danıştay, etkili bir güvence sağlamaktaydı. Kamu yönetiminin dışındaki alanlar, yirmi yıl boyunca ortalama yüzde 7’ye yaklaşan büyüme hızına ayak uyduran istihdam genişlemesinden yararlanıyordu. İç piyasa önemliydi. Yüksek ücretler, şişkin istihdam büyümeyi kösteklemiyor aksine kamçılıyordu. Ucuz emek maliyetlerine dayalı bir uluslararası rekabet yarışması henüz söz konusu değildi.

Bu ortamda sınıf arkadaşlarım, diplomalı yaşıtlarım arasında kronik işsizlik hemen hemen yaşanmadı. Hepsi meslek hayatlarını hukukçu, hekim, mühendis, öğretim üyesi, basın mensubu olarak sürdürdüler emeklilik çağlarına geldiler. 12 Mart döneminin hastalıklı, baskıcı uygulamaları, kalıcı izler bırakmayan istisnalar olarak kaldı.

***

Boşuna mı Okuduk, kırk yedi işsizle ve üniversite son sınıf öğrencisi on kişilik bir grupla yapılan görüşmelere dayanarak oluşturulmuş. Yazarlar, aynı olguya eğilen internet sitelerini, basın malzemelerini, yerli-yabancı araştırmaları, verileri, kuramsal yazını da taramışlar. Ve 2011 Türkiyesi’nde eğitimli beyaz yakalı insanların korkunç bir işsizlik kâbusu içinde yaşadıklarını belirlemişler.

Boşuna mı Okuduk’un yazarlarından Necmi Erdoğan 2002’de yayımlanan Yoksulluk Halleri: Türkiye’de Kent Yoksullarının Toplumsal Görünümleri başlıklı kitabın da editörüydü. 2001 krizi ortamında kent yoksullarını araştıran bu renkli, önemli kitap sonuçları değerlendiren makalelerin dışında otuz dört mülâkatın bant çözümünden oluşuyordu. Ve ankete katılan insanların “yoksulluk halleri”ni kendi dillerinden anlatımları, gerçek hayatı doğrudan doğruya kitaba taşıyordu.

Boşuna mı Okuduk ise, bant çözümlerini olduğu gibi içermiyor “beyaz yakalı işsizliği”nin farklı boyutlarını inceleyen on bir makaleden oluşuyor. Bulguları değerlendiren yazılarda, anket yapılan “işsiz kişiler”in bant çözümlerinden aktarımlar sık-sık ve ana savları pekiştirmek, güçlendirmek üzere yer alıyor.

Boşuna mı Okuduk’ta doğrudan doğruya insan hikâyeleri, kişi profilleri bu yüzden yer almıyor. Bir neden, Necmi Erdoğan’ın bir yazısında “işsizlik anlatılarında sınıf dili” ara-başlığı altında (örtülü olarak) açıklanmış. Erdoğan gösteriyor ki, kendi sorunlarını anlatan kol emekçileri ile eğitimli beyaz yakalı insanlar arasında önemli bir “dil farkı” vardır. Kent yoksulları, işçiler, “hallerini” kendilerini dolaysız olarak, “ben” diyerek anlatırlar. Beyaz yakalılar ise, sorunlarını mümkün mertebe kişiselleştirmeden (adeta başkalarından söz edercesine) “o, siz, onlar, insanlar” gibi zamirler altına sığınarak durumlarını “aktarmak” yerine “açıklamaya, çözümlemeye çalışarak” anlatmaktadırlar. Mühendis, hukukçu, bankacı, işletmeci işsizlerden veya taze kamu yönetimi mezunlarından yapılan bant çözümleri olduğu gibi sunulsaydı, ortaya çıkacak “insan manzaraları” Yoksulluk Halleri’ndeki çarpıcı etkiyi yaratmayacaktı.

***

Araştırıcıların çözümlemeleri ve aktarımları bu boşluğu fazlasıyla doldurmaktadır. Ve Türkiye’deki “beyaz yakalı işsizliği”nin hazin, insafsız tablosu çeşitli boyutlarıyla ortaya konulmaktadır. Birkaç örnek verelim.

Taze diplomalı işsizlerin öyküleri var. ÖSS eziyetini birkaç yıl arayla KPSS kâbusu izlemektedir. Bu kâbusun aşılması, hiçbir kapıyı otomatik olarak açmaz. Örneğin KPSS’yi geçen 350 bin kişilik bir ataması yapılmayan öğretmenler ordusu vardır. (Şubat 2010’da Başbakan, bu grubu, “Öğretmen Olamayanlar Birliği” diye aşağılamıştır.) Şanslı çıkıp sözleşmeli, vekil öğretmenlik yapanlar okulların temizlik işlerini de üstlenmekte anlık bir duyuruyla kapı önüne bırakılabilmektedir. Diğerleri meslek hayatlarına özel dershanelerde sigortasız, “staj” adı altında parasız çalışarak başlayacaklardır. Beyaz yakalı isşizler arasında, proleter konumlara (örneğin inşaat işçiliğine) geçmeye en yatkın olanlar öğretmenlerdir.

Devlet kapısını aralayamayan genç mezunların uğraşı, özel sektörde “iş arama işi” olacaktır. İnternete başvurular yanıtsız kalır. “CV bırakmak, okyanusa şişe içinde mesaj atmaktan” farklı değildir. Torpil, aile ilişkileri, siyaset bağlantıları hayatîdir. “Kendini pazarlama teknikleri” öğrenilecek mülâkatlara umut bağlanacaktır. Saygın işyerlerinde aşırı sömürü mekanizmaları örneğin, “hiç para vermeden iki sene boyunca, üstelik sonunda iş garantisi de olmayan staj” gündemdedir. Yüksek lisansa yönelip, öğrenciliği uzatmak… Umutlar tükendikçe baba evine kapananlar ve intihar eğilimleri…

İşlerini yitiren beyaz yakalılara gelince… İşsiz kocalar farklı tür bunalımların, uyumsuzlukların içindedir. İşsiz kalan evli kadınlar, kendilerini “ev kadını” olarak nitelendirmeye karşı direniyorlar. Karı-koca birlikte işsiz kaldığında ve eski birikimler tükenince son çare tekrar bir önceki kuşağa sığınmaktır. Evli olmayan orta-yaş eşiğindeki işsizlerin yıllar sonra anne-baba harçlığına mahkûm kalması trajiktir…

Yüksekçe orta sınıf tüketim normlarındaki aşınmalar, “attan inip eşeğe binmeler” “şirket arabalarından otobüslere geçme yeni ayakkabı, giysi almaktan vazgeçme kızlarını yuvadan alma çocuğun harçlığını kesme” fazla dramatik görünmeyebilir. Ancak, bir adım ilerisi karı-kocanın “ayda 500 lirayla geçinmeye çalışmak masrafları sıfırlamak için evden çıkmamak iki ay boyunca sadece makarna yemek arada bir arkadaşlarda, ablalarda karın doyurmak” olacaktır.

***

Bu kitabı, içerdiği karanlık tablolar nedeniyle üniversite diplomaları için çaba harcayan gençlere tavsiye edemiyorum. Ancak, Türkiye toplumunun geleceği için duyarlı olan herkes için büyük önem taşıyan bir araştırmayı oluşturan, yürüten sonuçları sunan, tartışan yazarlara teşekkür ederek…