Badiou soruyor: Niçin bu haldeyiz?

15/10/2013 Salı
Badiou soruyor: Niçin bu haldeyiz?

Marksist felsefeci Alain Badiou, sınıfsız, sömürüden arındırılmış bir toplum için mücadele edenlere soruyor: “Niçin bu haldeyiz?”

Azgınlaşan kapitalizme karşı kitlesel tepkilerin arttığı bir dönemde bu soru tuhaf gelebilir. Tam aksine, Badiou yazısını (Radical Philosophy, Eylül-Ekim 2013 içinde) bu tepkilerin yetersizliklerini vurgulamak için yazmış.

Yazar kitlesel direnme hareketlerini küçümsemiyor hatta onların cesaretini alkışlıyor. Yazısı da Yunanistan’daki mücadeleleri tartışan bir konferans sonrasında kaleme alınmıştır. Ancak endişe ediyor: “İşe yaramayan bir cesaret, hepimizi umutsuzluğa sürükler.”

Ve son yıllarda patlak veren mücadelelerin “işe yaramadığını” ısrarla ileri sürüyor. Ona göre bu tür mücadelelerin uzun bir geçmişi vardır: Spartacus’a, Thomas Münzer’e kadar gider günümüzde de Tahrir Meydanı’nda, Atina’da tekrarlanır. Hepsinde, “eşitlikçilik, kitle demokrasisi, yepyeni sloganlar, cesaret, enerji, [bazen] neşe” vardır. Bence, “kendiliğinden sınıf direnmeleri” olan bu hareketlerde Badiou, “komünizm [arayışının] değişmeyen niteliklerini” görüyor.

Günümüzde işe yaramadıklarını nereden çıkarıyor? Son krizi kapitalizm yaratmıştır ama krize karşı direnme dalgaları, “kapitalizmin sınırsız tahakkümüne son verememiştir.” Demek ki, açık-seçik bir yetersizlik söz konusudur.

Bu yetersizliği Badiou, “kendiliğinden” sınıf direnmelerinin bugüne özgü olmayan dilinde arıyor. Bu hareketlerin ortak dili, “karşı çıkmak” konumundan kaynaklanır. Yaygın sloganı malumdur: “Kahrolsun…” Yazar, soyut karşı çıkma örnekleri veriyor: “Kahrolsun kapitalizm”, “birlikte kazanacağız”, “ayaklanmak hakkımızdır”, “troyka’ya, kemer sıkmaya, işten çıkarmalara hayır”...” Daha somut karşı çıkma örnekleri, örneğin “Mübarek istifa sloganı, Arap Baharı’nda gözlendiği gibi sonuç verebilir ama bu sonucun siyaseti asla oluşturulamaz. Tunus ve Mısır’da gördüğümüz gibi...”

Kendiliğinden sınıf direnmelerinin yetersizliği, karşı çıkmaya dayalı, negatif bir söylemden kaynaklanıyorsa, çözüm “pozitif” bir dile geçerek “alternatifin ne” sorusunu yanıtlamada mı aranmalıdır?

Badiou’ya göre kesinlikle hayır… Zira, bugünün ortamında alternatif arayışları, egemen ideolojinin diline, söylemine tutsak olmaktadır. Kırk yıllık bir karşı devrim süreci, hegemonyasını söylemler, terimler aracılığıyla oluşturmuştur: “Hem kendimize özgü sözcük dağarcığımızın itibarsızlaşmasına izin verdik hem de düşmanın en çok sevdiği sözcükleri de benimsedik: Demokrasi, piyasa ekonomisi, insan hakları, denk bütçe, rekabet gücü, reformlar gibi…”

Sık sık tekrarlamışımdır: Sözcükler masum değildir. Badiou da “düşmana ait” bir sözcük haznesi ile devrimci alternatiflerin inşa edilemeyeceğini belirtiyor.

Peki, “kendimize özgü” sözcük dağarcığı ile ne kastediyor? Badiou, sınıf mücadeleleri içinde Marksizmin egemen olduğu (ve Birinci Enternasyonal ile 1970’li yıllar arasındaki) devrimci siyaset geleneğinin öz dilini kastediyor ve örnekler veriyor: “Sınıf mücadelesi, genel grev, bedelsiz millileştirme, devrim, gizli eylem, işçi-öğrenci ittifakı, ulusal kurtuluş, halkın diktatörlüğü, kitle demokrasisi, proleter partisi…” Unutturulan günümüzdeki sınıf direnmelerinin dahi hatırlayamadığı söylem bunlardan oluşmuştu. Daha da önemlisi, “Komünizm sözcüğü tarihsel bir kötülük mertebesine indirgenmiştir. Düşman tarafından oluşturulan komünizm=totaliterlik yaftasının yaygın kabul görmesi, devrimcilerin 1980’li felâket yıllarında nasıl tökezlediğini göstermektedir.”

Bu “felaket yılları” elbette inkar edilemez. “Sosyalist devletlerde ve iktidardaki komünist partilerde olup bitenleri şiddetle eleştirmekten kaçınamayız ancak bu, bize ait bir eleştiri olmalıdır. Kendi kuramımızı, kendi pratiğimizi beslemeli ilerlememize katkı yapmalı kapkara bir reddiyenin ötesine gitmelidir.”

Mao’ya büyük saygısı olan Badiou, “bize ve düşmana ait” düşünceler, akımlar, söylemler ayrımını yaparken, ustasının “halkın içindeki çelişkiler” üzerinde yazdıklarını hatırlatıyor ve yakın geçmişte insanlığın kurtuluşu mücadelesinin farklı kanatlarında yer alan herkesi “halkın içinde” görmüş oluyor.

Ancak, ileriye gidebilmek için “ortak bir dil” hareket noktası olmalıdır. Badiou, 19. yüzyıl başlarını hatırlatarak komünizm sözcüğünü öneriyor. Bu kavram ona göre, üç temel öğe içermektedir: Birinci olarak, özgürlüklerin mülkiyet tarafından sınırlandığı bir dünyada, kömünizmin ön koşulu (Manifesto’da önerildiği gibi) özel mülkiyetin lâğvıdır. İkinci olarak, insanların hem topluca, hem de özgürce yaşayabileceği eşitlikçi bir toplumun mümkün olduğunu kabul etmektir. Üçüncü olarak, enternasyonalizmdir.

Alain Badiou, 20. yüzyıl Batı Marksizminin Ernest Mandel, Paul Sweezy, Eric Hobsbawm gibi önde gelen düşünürlerinden biridir. Bu yazısında da bence, hepimizi düşünmeye yöneltecek önemli öğeler vardır.