Yüz yıl önce, yüz yıl sonra

30/07/2015 Perşembe
Yüz yıl önce, yüz yıl sonra

Yaşanabilir bir dünya mümkün mü? Mevcut düzende, yani sermayenin hükmettiği bir dünyada adaletin, eşitliğin, özgürlüğün kendine alan açması söz konusu olabilir mi? Lafa da, rakama da boğmayacağım, dileyen birkaç temel göstergeye bakabilir. Son on yılda dünyada kaç kişi açlıktan ölmüş, kaç kişi uluslararası tekeller tarafından kışkırtılan ya da onlar arasındaki it dalaşı nedeniyle patlayan bölgesel savaşlarda hayatını yitirmiş… Zenginlikler dünyada nasıl paylaşılmış… Bunlar sır değil. Kabaca 150 yıl diyelim; kapitalizm insanlığa işkence ediyor.

Demek ki bu düzen değişmeli.

“Değişmesine gerek yok, iyileştirilebilir” diyenleri bir kenara koyalım, göz göre göre yalan söylüyorlar çünkü.

Ancak değişmeli deyince de sorun çözülmüyor.

Değiştirmek için nasıl bir yol izleneceği, eşitlikçi bir düzen istediğini ileri sürenlerin büyük tartışmasıdır. Ve kimilerinin iddia ettiği gibi bu tartışma on yıllardır haybeye sürmemektedir.

Değişimin tedrici olacağı, hele hele bugünkü güçler dengesi hesaba katıldığında, insanlığın mevzi elde ede ede yaşanası bir toplumsal sisteme ulaşacağı tezi, inandırıcılığına darbe vuran onca tarihsel olguya karşın, popülerliğinden hiçbir şey yitirmemektedir örneğin.

Bu teze uygun bir modelin en kapsamlı haliyle 19. yüzyılın sonlarından 1914’e kadar Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından denendiğini söylemek mümkün. Mevzi elde etmişler miydi, yoksa kendileri mi öyle sanıyorlardı tartışmalı ama Birinci Dünya Savaşı patladığında “aman kazandıklarımızı yitirmeyelim, işçi sınıfının çıkarları Almanya’nın bu savaştan yıkılarak çıkmamasını gerektirir” diye özetlenebilecek bir ruh haliyle, insanlığın yaşadığı en barbar hesaplaşmalardan birinde uğursuz bir rol oynadılar. Savaştan çıkıldığında yıkılmasa da yenik Almanya’da devrimi arayanların boğazlanmasında seve seve rol üstlendiler.

“Adım adım kurtuluş” tezinin karşılığı ihanettir. Ayrıntılara girmeyeceğim, uzun bir yazı konusu bu. Ancak emekçi halkın kapitalist sistemde delik açarak, tedricen ve özgürleştirici haklar elde ederek sosyalizme erişebileceği iddiasına en küçük prim verilmemeli.

Kapitalizmin yıkılışını önceleyen somut ve güncel görevlere yoğunlaşmadan, o görevler nedeniyle tarihsel hedefi geçici olarak gündemden düşürmeksizin toplumsal kurtuluş yolunun açılmayacağı düşüncesi de, ortalıktan hiç el ayak çekmeyen bir başka tez. Nedir, faşizm tehlikesi var, oraya odaklan, faşizme karşı mümkün olan en geniş birliği sağla, gerekiyorsa sömürücü sınıflarla da işbirliği yap! Nedir, savaş çıkacak, her şeyi bırak savaşı engelle, şeytanla bile dans et! Nedir, falanca sorunun çözümünün her şeyin üstünde olduğunu bil, önce o sorunun çözümüne denk düşecek her tür konumlanışı ve işbirliğini göze al, çöz, sonra…

Ciğerimi ye!

Aynı örnekten gideyim, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin başını çektiği İkinci Enternasyonal, Birinci Dünya Savaşı’nın patladığı 1914 yılından önceki dönemde neredeyse süreklileşmiş bir biçimde “savaşı engellemek”le uğraşıyordu. Üstelik lafta üye partilerin hepsi devrimciydi. Ama şöyle devrimci: Aman kazanımlarımızı yitirmeyelim, aman istikrarı bozmayalım, aman parlamentodan uzak kalmayalım. Birinci Dünya Savaşı çıktığında çoğu lider tatilden dönmeye bile tenezzül etmedi. Savaşı engelleyeceği varsayılan iki büyük partinin, Almanya ve Fransa’daki kitlesel sosyal demokrat partilerin üyeleri bando-mızıka eşliğinde birbirlerini öldürmek için tren istasyonlarında kuyruğa girdiler.

Kapitalizmi yıkma iradesi olmadan savaşı engelleyemezsiniz. Örneği yok!

Kapitalizmi yıkma iradesi de çoklukla savaşı engelleyemez ama savaşlardan topyekun kurtulmanın anahtarını ele geçirirsiniz.

Dünya solu Rusya’da bolşeviklerin, Sırbistan ve Bulgaristan’da küçük bir sosyalist azınlığın, Almanya’da ise birkaç onurlu devrimcinin çabalarıyla topyekun “emperyalist” damgasını yemekten kurtuldu. Onların inat ve kararlılığına çok şey borçlu insanlık.

Şimdi işte bu devrimci gelenekten kurtulmak için dünya gericiliği bir kez daha kolları sıvamış durumda. Buldukları işbirlikçilerin yardımıyla…

1917 Ekim Devrimi’nden iki yıl öncesine kadar, bu devrimci geleneğin dünyadaki kitle tabanı bugünkünden çok değildi. Diğer sol ise; Alman Sosyal Demokrat Partisi, o haliyle bile, bugün ortaya çıkan popüler örneklerden daha soldaydı, hiç değilse lafzi düzeyde.

Beğenmediğimiz ve bugünkü düzen solunun her tür varyantıyla aynı genleri taşıyan İkinci Enternasyonal’de burjuva hükümetlerine katılmak neredeyse yasaktı! İşçi sınıfı hareketinin bağımsızlığı her şeyin üstündeydi.

Kendilerinin burjuvalaştıklarını fark ettiklerinde iş işten geçmişti!

Peki ya güncel görevler? Reformlar… Onlar ne olacak?

Bir sonraki yazının konusu…