Yontma taş devri ilerlemeydi ama milyon yıl önce

20/11/2016 Pazar
Yontma taş devri ilerlemeydi ama milyon yıl önce

Türkiye’de son 50 yılın cumhurbaşkanlarından hangisi belli bir insani ve kültürel birikimi temsil ederdi diye sorsam, sanıyorum yanıt Ahmet Necdet Sezer’de tekleşirdi. Belki, gaf yapmadığı, oturup kalkmayı bildiği için Fahri Korutürk için de iyi bir şeyler söyleyen çıkacaktır, hatırlanıyorsa eğer…

Büyük ölçüde, en azından son birkaç yıla kadar sembolik, siyaset dünyasında çok da ağırlığı olmayan bir rolden söz ediyoruz ve burada bile ciddi bir kalite sorunu ortaya çıkıyor. Burjuva sınıfının kaynakları da, ufku da, çıkarları da bu kadarına izin veriyor.

Ancak, “kalite” her şeyi çözüyor mu?

Şu sıralar her taraftan Obama ile Trump’ı karşılaştıran ve bir bölümü gerçekten yaratıcı “mizah” fışkırıyor. Bir tarafta zeki, kıvrak, esprili, deyim yerindeyse yontulmuş biri, beri yanda “şaka mı bu” dedirten tuhaf bir adam.

Bir tarafta Beyaz Saray’daki ofisinde telefonla konuşurken, bir ayağını masanın üzerine küstahça attığında bile “yol-yordam” bildiğini gösteren gidici Başkan, beri yanda en nazik halinde dahi züccaciye dükkanına ağır hasar verebilen yeni Başkan.

Ha, laf aramızda, kimse Hillary ile Trump’ı karşılaştırmıyor en azından “kalite” düzleminde; gaflarıyla, yalancılığıyla ve cahilliğiyle ünlenen birisini parlatmanın sınırı var!

Obama ve Trump…

Evet kalite söz konusu olduğunda açık ara önde eskisi. Peki “kalite” gerçekten ne anlama geliyor?

“Kalite” aynı zamanda bir “program”a denk düşüyorsa, oturup düşünmek gerekebilir. Söz gelimi, yine birbirlerinin ardından gelen eski ABD Başkanlarından Roosevelt ve Truman arasında da ciddi bir “kalite” farkı vardı; Truman diğerinin yanında kaba saba, incelikten yoksun bir taşralı görüntüsü veriyordu. İkisinin payına “kalite”lerine uygun misyonlar düştü.

Roosevelt, Alman faşizmine karşı Sovyetler Birliği ile ittifak yapan ABD’yi temsil etti, Truman’sa insanlığın atom bombası dehşeti ile tanışmasını sağlayan, Soğuk Savaş’ı tırmandıran ABD’yi.

Hemen söyleyeyim, Roosevelt’in İkinci Dünya Savaşı’nda 1941 sonrasındaki SSCB-ABD-İngiltere ittifakını kolaylaştıran, ortaya çıkan sorunların çözülmesine yardımcı olan bir kişiliği vardı. Örnek olsun, Truman kılıklı biri, Tahran ve Yalta Konferansları’nda Stalin’in işini zorlaştırabilirdi.

Ancak aynı Roosevelt’in Hitler’i 7-8 yıl boyunca cesaretlendiren, Sovyetler Birliği’nin Almanya’ya karşı ortak güvenlik arayışını sabote eden, Nazileri Moskova seferine teşvik eden politikalarını nereye koyacağız? Ülkesinin nükleer silah sahibi olması için nasıl büyük bir hırsla kaynak ayırdığını, yaşasaydı Hiroşima ve Nagasaki’nin tepesine o ölümcül bombaların atılması için emir vermekten onun da hiç çekinmeyeceğini…

“Kalite” does not matter; önemli olan kalite değil.

Program!

Roosevelt tekelci düzenin ihtiyaçları doğrultusunda hareket etti, Truman da…

Dış politikayı geçelim, içeride Roosevelt çöküntü halinde bir ekonomi devralmıştı, işsizlik akıl dışı boyutlardaydı, kamu yatırımlarını teşvik etti, borçlandı, ekonomiyi canlandırdı, savaş koşullarını mükemmel kullandı, uluslararası sistemi bütünüyle domine eden bir yapı kurdu. ABD emperyalizmine hayat öpücüğü kondurdu. Kalitesiyle…

Sonra Truman, başka ihtiyaçlara denk düştü; savaştan güçlü ve prestijli çıkan “öteki süper”in kuşatılmasına soyundu, içeride de sosyalizme dostça bakan herkesi tasfiyeye. Kalitesizliğiyle…

Aptal mıyız da kalite peşine düşeceğiz? Düşmanın akıllısını tercih, düşmanla mücadele etmeye niyetiniz varsa bir anlam taşır. “Kaliteli olsun, birlikte yaşayalım!”

Kaliteleriyle öldürürler!

Obama ve Trump arasında kalite farkı var, anladık. Peki program farkı?

Kuşkusuz var ve bu farkı yaratan Trump’tır, Obama değil. Barack Obama’nın belirgin, ayrıştırıcı bir programı hiç olmadı. “Askerlerimiz geri gelecek” vaadi, tırmanan savaşlar ve “terör” nedeniyle kısa sürede buharlaştı. ABD ekonomisinin yapısal sorunlarına müdahale açısından elde avuçta hiçbir şey olmadığı ortaya çıktı.

Trump ise… Kalitesiz ama kabul etmek gerekir ki çok etkileyici bir programla çıktı. İngilizce yayın yapan Rus basını Trump’ın adaylığını ilan ettiği o ilk konuşmasının tam metnini yayınlamıştı, ben de oradan okumuş ve “bu iş çok ciddi” demiştim. Konuşma, ABD kapitalizmi açısından bir yeniden yapılanmanın ana hatlarını veriyordu ve bir delinin zırvalarından ibaret değildi. Ayrıca Rus basınının o zaman herkesin dalga geçtiği bu yeni adayı ciddiye alması anlamlıydı. Son üç-dört aya kadar Trump’ın seçileceğine inanıyordum, sonra anketler ve büyük medya beni de aldattı, ne bileyim şu “kalite” meselesini biraz fazla ciddiye aldım belki!

Demem şudur… Burjuva siyasetçileri kaliteleriyle değerlendirmek bizim işimiz değil. Ama daha önemlisi, onların arasında tercih yapmaktan her zaman uzak durmalıyız. Onları öne çıkaran, burjuva sınıfının gereksinimleriyle kişilik, birikim ve yetilerinin örtüşmesidir. Mesele Clinton’ın mı, Trump’ın mı daha tehlikeli olduğuna karar vermek değil, mesele kapitalizmin her geçen gün daha yıkıcı, daha öldürücü hale geldiğini kavramak.

Hep söylediğimiz gibi, ABD’de sistem uzun süredir “bir yontulmuş, bir yontulmamış başkan”la yürüyor, bir değişiklik yok.

Öyle de olsa, böyle de olsa taş devri!

Ve solculuk adına bu kepazeliğin içinde seçenek arayanlar var.

Daha önceleri genel olarak kötünün iyisi konusunda bir anlaşma olurdu reformist solda. Son ABD seçimlerinde işler karıştı. Çünkü reformist sol, yani sistem içi çözümler arayan, yani kapitalist dünyada dost peşinde koşan, yani emperyalist rekabette saf tutmaya yeltenenler ayrıştı. “Demokrat” sol ile “Putinci” sol farklı cephelerde yer aldılar. Obama seçilirken genel bir mutabakat vardı ve adamı eleştirmeye kalktığınızda bütün reformistler “sen faşistsin” diyordu. Şimdi işler Küba’nın eski bir yöneticisinin “Clinton bir devrimci değil ama, insanlığın umudu” diye yazmasına kadar vardı. Beri tarafta Trump’ın dünya barışı için son çare olduğunu ileri sürenler vardı.

Utanç verici.

1917’de ayağa kalkan büyük insanlık yerlerde sürünüyor.

Doğrulmazsa yok olacak!

Ne Clinton’u, ne Trump’ı, ne Putin’i?

Bunların hepsi tekellerin dünyasını temsil ediyor. Aralarındaki farklar önemli ama sadece bir düzlemde. Diğer düzlemde ise hayatın asıl problemi çözüm bekliyor. Adaletsizliklerin kaynağı olan ve şimdi bir kez daha fena halde çatırdayan toplumsal düzenin yıkılması!

Obama’nın kalitesi yerin dibine girsin, üstüne Trump’ın kalitesizliği…

İnsanlığın uyumasına neden olacaksa, kalitesizler devre dışı kalsın zaten.

Uyandıracaksa insanlığı, her taraf Trump, Berlusconi, Sarkozy, Erdoğan ve benzerleriyle dolsun. Ancak sorun şu ki, onlar ortalıkta cirit attıkça birileri her durumda Abdurrahman Çelebilerini yaratıyor. Oysa kapitalizmden keçi çıkmaz. En gelişkini cilalı taş devrinin temsilcisidir.

Not: Hitler’e benzettiğim iddiasıyla hakaret davası açan savcılara sesleniyorum; gördüğünüz gibi bu sefer Trump, Sarkozy, Berlusconi ile birlikte andım adını. Oldu mu?