Yirminci yüzyılı geri getirmek…

14/12/2016 Çarşamba
Yirminci yüzyılı geri getirmek…

Hürriyet’in manşetiydi “Yirminci yüzyıl şimdi bitti”; Fidel Castro’nun ölümünün ardından. İlk gençlik yıllarımdan beri bu gazete bende özel bir tiksinti yaratmıştır; bir tür resmi gazetedir, egemen ideolojinin güçlü sesidir, her zaman devletlidir ve şaşmaz bir biçimde komünizmle mücadelenin amiral gemisidir.

Kıt akıllıların düzeninde sermayede ne kaldıysa artık, Hürriyet, sahibinden bağımsız bir biçimde, o aklın temsilcisidir.

“Yirminci yüzyıl şimdi bitti” başlığı, bugünkü dünyayı kabullenmeyenlere “şimdi hapı yuttunuz” sataşmasını da içeren iğrenç bir ideolojik saldırı olarak görülmeli kuşkusuz. Ancak bu bayağılık, saygısızlık, başlığa içerilen aklı ortadan kaldırmıyor.

“Yirminci yüzyıl şimdi bitti”, uluslararası gericiliğin son 40 yıla damga vuran manifestosunu ele vermektedir. Yüzyılı bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırmak, 1980’lerden itibaren tekellerin dünyasının temel mottosuydu, bundan asla vazgeçmediler.

Ne vardı 20. yüzyılda?

Yirminci yüzyıl, emperyalizmin insanlığa reva gördüğü iki büyük savaştan, kanlı faşist diktatörlüklerden ibaret değildi. 1917 Ekim Sosyalist Devrimi vardı, ABD ya da AB bayraklarına-himayesine gereksinmeyen, yüzünü sola dönen bağımsızlıkçı hareketler vardı, karanlığa ve zorbalığa karşı büyük direniş vardı, başat emperyalist ülkelerin borusunun ötmediği geniş coğrafyalar vardı, büyük insanlığın kavgası, yaratıcılığı, umudu ve kararlılığı vardı.

Hürriyet bütün bunlardan ölesiye nefret eden bir zihniyetin gazetesi. “Herkesi dize getirdik, Küba dışında” diye hayıflanan merkezlerle içli dışlı bir operasyon üssü. Castro’nun ölümüne böyle bir tepki vermeleri son derece yerinde, çünkü belli ölçülerde haklarıdır. Fidel onların karizmasını çizen bir halkın efsane lideriydi.

Lider, “Benim halkımın efsanelere gereksinimi yok” diyerek veda etti, sosyalist Küba yerinde duruyor. Bu açıdan Hürriyet’in başlığı aynı zamanda bir savaş ilanıdır: 20. yüzyılın bütün sonuçlarını, izlerini ortadan kaldırıncaya kadar yıkıma devam!

Aptallar! Yıkılmakta olan düzeninizdir.

1.5 asrı aşan etkili bir mücadele tarihi olan işçi sınıfının uluslararası ölçekte en fazla geriye çekildiği, yani o alçak düzeninizi o kadar da tehdit etmediği bir dönemde bile krizden, savaştan, çaresizlikten kurtulamadınız. IQ sorunu olan liderlerle, en temel özgürlükleri yok ederek ayakta kalmaya çalışıyorsunuz.

20. yüzyıl bitmişmiş…

Tarih ileriye doğru akacak elbette, geriye dönüş yok ama geçmişte insanlığın ileriye doğru yaptığı hamlelerin izleri, sonuçları, dersleri ortadan kaldırılamaz.

20. yüzyıla geriye gidemeyiz ama 20. yüzyıl geri gelecektir.

20. yüzyıl dosyasını bir an önce kapatmak istediklerine göre orada çok ama çok fazla şey var. Böyle bakacağız ve 20. yüzyıl farklı koşullarda bir kez daha geri geldiğinde, hata yapmamak için dersimizi iyi çalışacağız.

Hemen şimdi ne söylenebilir?

Devrimler taktik değil stratejik süreçlerdir. Devrimci olmayan bir strateji, kriz anında devrimci bir taktiğe evrilse dahi tutunamaz. Bolşeviklerin 1917’deki başarısı, öncesi bir yana Lenin’in 1915’ten itibaren ısrarla geliştirdiği bir stratejik yaklaşımın ürünüdür. Görülmüştür ki, devrimci bir stratejinin olgunlaştırılması için güce değil güçlenme iradesine ihtiyaç var.

20. yüzyıl işçi hareketinin zayıf dönemlerinde devrimci stratejilerin daha “gerçekçi” stratejiler için elden çıkarıldığı sayısız örnek vardır. Dediğim gibi, 1915 yılında Rusya’da siyasal güç dengeleri bolşeviklerin lehine filan değildi; tersine “akıl” varsa, aman ayağımızı yorgana göre uzatalım demek gerekirdi.

1921, 1923, 1924’te Alman Devrimi’nin yenilmesinin en temel nedeni, 1915’te ya da öncesinde devrimci bir stratejiyi kararlı bir biçimde geliştiren bir siyasi öznenin ortaya çıkmış olmamasıdır. Ortalık karıştığında işçi hareketinin en devrimci, en gelişkin öncü unsurları “devrimci” pozisyon aldıklarında, bir ur gibi duruyorlardı. Olmadı.

Sonrasında, örneğin 1934, 1936’da, 1945’te, 1974’te sayısız kez tarihsel yol ayrımlarıyla karşılaşıldı. Avrupa’nın birçok noktasında kapitalizmin temelleri çatırdıyordu, komünist hareket devrimci olmayan bir stratejiye devrimci bir taktik oturtmayı bile denemedi. Güçler dengesinin işçi sınıfının aleyhinde olduğu söylendi, oysa bazı örneklerde bu tartışmalıydı. 1934 Avusturyası’nda, 1936 Fransası’nda, 1945 İtalya ve Fransası’nda koşulların işçi sınıfının iktidarı için elverişsiz olduğunu söylemek için elbette birtakım gerekçeler ileri sürülebilir ama tersi de geçerlidir. Andığımız kesitlerde devrimci bir özne, sermaye düzenini pekala alaşağı edebilirdi.

Böyle bir strateji yoktu.

Devrimci bir strateji akılsızca hamleler, macera arayışı ya da “radikal” mücadele biçimlerinin fetişleştirilmesi değildir. Buradan hareket edilirse 1934’te Viyana’da, 1945’te İtalya ve Fransa’da bayağı “devrimci” bir işçi hareketi vardı. Republikanischer Schutzbund, Avusturya’da işçi sınıfının öz silahlı gücüydü, polis yetmedi, ağır silahlarla saldıran ordu birlikleri zar zor ele geçirdiler işçi mahallelerini. Sosyal demokrat işçiler faşizme karşı mücadele ediyor, sosyal demokrat parti liderliği “aman sakin” diyordu, devrimci komünistler ise çok zayıftı.

İtalya ve Fransa’da savaş bittiğinde komünistler en büyük, en prestijli, en örgütlü ve tepeden tırnağa silahlı güçtü. Koşullar elverişsizdi, öyle mi?

Eksik olan, geçmişten bugüne gelen bir devrimci stratejiydi. “Şimdi devrimci olma zamanı” diyerek olmuyor bu işler; güçlenmek için, dengeleri değiştirmek için her tür ilkesizliğe imza atıp sonra beyaz atlı prense dönüşülmüyor. Çünkü siz kafanızda “devrimci” bir dönüşüm geçirseniz bile, hitap ettiğiniz, kendinize çektiğiniz toplumsal kesimler o dönüşüme ayak uydurmuyor, heybenize doldurduğunuz düzen içi bağlar sizi tehdit ediyor, onları kaybetmemek için uğraşmaktan önünüzü göremiyorsunuz.

20. yüzyılın tarihinde bunlar var.

Bir de sosyal demokrasi.

Hep ihanetinden söz ederiz sosyal demokrasinin. İyi de o bir kez gerçekleşti. İşçi sınıfı hareketi olmaktan düzen partisi olmaya 20. yüzyılın başlarında terfi etti sosyal demokrasi. İhanet orada. 1934’te, 36’da, 45’te ihanet yok.

Oradaki ihanet (ihanet demeyelim isterseniz, yanlış diyelim) sosyal demokrasiyle işbirliği yaparak dengeleri işçi sınıfının lehine değiştirebileceğini sananların davranışında aranmalıdır.

Koşullar mı elverişsiz? Tamam o zaman, maceraya atılma; sıkı dur, sermaye sınıfının kestaneleri ateşten senin elinle almasına izin verme, burjuva hükümetlerine katılma, işçi sınıfının bağımsız hattını güçlendir, kapitalist düzene ilişkin her tür hayali, yanılsamayı ortadan kaldır. Koşulların daha elverişli hale gelmesini bekle, daha doğrusu bunu bekleme de buna yardımcı ol.

Ders çok.

Biz dersimizi iyi çalışmazsak, Hürriyet daha nice başlıklar atıp sinirimizi bozacak.

Oysa hiç değilse şunu bilelim, kendilerinin sinirleri o kadar bozuk ki! Hepsinin. Dedim ya, cicim yıllarında bu haldeler. 1934, 36, 45, 74 uğrakları insanlığın karşısına bir kez daha çıktığında karşılarında “elverişsiz koşullar”dan söz edenler olmayacağını iyi biliyorlar.

Fidel’e gelince…

O dersini iyi çalışmıştı, hayatlarının dersini verdi zorbalara, sömürücülere…

Nasıl mı?

Herkes Fidel’in başta komünist olmadığını, sosyalist devrimi hedeflemediğini bilir. Ama sanırlar ki, çooook “geniş” düşünüyordu Fidel.

Fidel Lenin’le birlikte 20. yüzyıl ittifaklar dahisidir. Her ikisi de büyük devrimcilerdi ve hiçbir zaman kendi devrimci stratejilerini başka projelere eklemlememiş, bu anlamda kendi hareketlerini hep merkeze koymuşlardı. Fidel kendisini başından beri bir ittifaklar zincirinin parçası olarak görmedi. Onun müttefikleri en “zayıf” anında dahi Fidel ve 26 Temmuz’un iradesini kabul edenlerdi.

Hürriyet boşuna atmadı o başlığı…

Boşuna yaşanmadı 20. yüzyıl. Göreceksiniz.