Uçması Mucize!

26/02/2009 Perşembe
Uçması Mucize!

Her gün karayollarında meydana gelen kazalarda onlarca kişi ölüyor. Tek bir kazada 20, hatta 30'u aşkın yaşamın karardığı örnekler var. Ama bir uçak kazası her zaman daha çok ilgi çekiyor, daha fazla tartışılıyor. Kimileri bunu hava ulaşımının "zengin tercihi" olmasına bağlayabilir. Doğrudur, zenginlerin ölümü medya için haber değeri taşır ama unutulmamalı, uçak yolcuları da sınıflara bölünmüştür. Havaalanlarında gurbete gidip gelen işçiler, büyük kent tutsağı oğlunu görmek için yollara düşen yoksul analar, şirketi tarafından, aldığı maaşın iki katıyla oradan oraya koşturulan teknik elemanlar azımsanmayacak sayıdadır. Zamanında Sovyetler Birliği'nde, çıkınını yanına alıp dünyanın yolunu beş-altı saatte kat ederek başkent Moskova'ya varan köylüleri, çiftlik çalışanlarını saymıyorum bile...

Ama ölenlerin değil, aracın değeridir uçak kazalarını birilerinin kafasında "mühim" yapan asıl etmen. Dün düşen uçak aşağı yukarı 80 milyon dolar değerindeydi. Dahası her bir kaza uçak üreticilerinden sigorta şirketlerine, havayollarından turizm firmalarına, liman işletmeciliğinden reklamcılık ve finans sektörüne varıncaya kadar kapitalist sistemin birçok kritik aktörünü etkiliyor.

Sonra alışkanlık meselesi var... Karayollarında kazalara alışılmış bir kere... Bugün İstanbul'da E-5 karayolunun herhangi bir kesitine, günün herhangi bir saatinde 10 dakikacık göz atın, kaza olmaması (olmazsa eğer) size mucize gibi gelecektir. Bu tuhaflığı kanıksayıp, "asıl mucize o koca şeyin havalanması" diye söylenmek ise ancak benim türde "fizik özürlü"lerine yakışır.

İlla en mucizeyi arayacaksak, bu, AKP iktidarında her gün yüzlerce facianın yaşanmamasıdır. Tamam bu iktidar iskele batırmış, doğalgazı bir zehir ve patlayıcı olarak kullanmış, güvenilir tren yolculuğunu adrenalin salgılatan bir maceraya çevirmiştir ama daha fazlasını beklememek için bir neden yoktur. Nitekim, kendileri de beklediklerinden her "kaza"dan sonra "ucuz atlattık" demekte, "beterin beteri var" diye rahatlamaktadırlar. Dün de "ya otoyola düşseydi", "ya çamura değil betona çarpsaydı" gibi teselli sözleri en yetkili ağızlardan dökülüvermiştir.

Alışmışlar. Birisi "2003'ten beri THY kaza yapmıyordu" demiş. Marifet değil, havayolu taşımacılığında 30 yıl boyunca ölümcül kaza yapmayan şirketler var ama belki şaşırıyordur ve "bu kadarına da şükür" diye düşünüyordur.

"Kaza olmaz" demiyorum elbette. Yaşamın her alanında öngörülmedik olaylarla karşılaşacağız. Önemli olan, insanlığın doğaya, toplumsal yaşamın karmaşıklığına olanakları ölçüsünde teslim olmadan daha sağlıklı, daha mutlu ve refah içinde yaşaması. Mevcut bilimsel birikimin izin verdiği "en düşük risk"le kamu hizmetlerinin sürdürülmesi.

Ama kapitalizm buna izin vermiyor.

Dün Hollanda'da bir uçak düştü. Ölenler var, yaralıların durumu henüz belli değil, yaşamları bu kazadan nasıl etkilenecek kimse bilmiyor. Kazanın nedenlerine ilişkin bir sürü tez ortaya atıldı. Bunların hangisi geçerli ya da uçak bambaşka bir nedenle mi düştü, bunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz çünkü bu işin içinde olan ekonomik aktörler meselenin soğumasını, kamuoyu ilgisinin azalmasını ve sonucun mümkün olduğunca yuvarlak biçimde açıklanmasını isterler. Genel eğilim, suçun pilotlara ya da doğaya yüklenmesidir. Koskoca Boeing hata yapmaz, THY itibarlı ve büyük bir şirkettir, Schipol havaalanı işletmesinin günlük cirosundan haberiniz var mı!

Ama yine de biz dünkü kazaya ilişkin ortaya atılan iddialara bir bakalım ve her zamanki "kestirmeciliğimiz"le kapitalizmi suçlayalım.

Tez 1: Uçak bir başka uçağın yarattığı hava akımından dolayı düştü. Uçakların inişte ve kalkışta belli aralıklarla hareket ettirilmesinin yalnızca çarpışmayı değil, bu hava akımların uçuş güvenliğini etkilemesini engellemek amacını taşıdığını biliyoruz. Ancak altyapı yatırımları havacılık sektörünün büyüme hızına yetişmediği, herkes en düşük maliyetle en fazlasını kazanmanın peşine düştüğü için, birçok havaalanında kalkış ve inişlerde ciddi kuyruklar oluşmaya başladı. Doğal olarak bu zaman kaybı demek, yakıt kaybı demek, personeli aynı sürede daha az uçurmak demek. Büyük şirketler havaalanı işletmelerine baskı yapıyorlar, trafiği hızlandırsınlar diye. Öne geçmek için "rüşvet" yaygınlaşmış durumda. Hızlanan trafiği idare etmekle görevli kule çalışanlarının psikolojileri bozuk. Bir saniyelik gecikmenin ya da bir sözcüklük hatanın yüzlerce kişinin canına malolacağını bilseniz siz neler hissederdiniz? Kapitalizm havaalanlarını Kızılay'ın, Taksim'in trafiğinden farksız hale getiriyor. Bir başka uçağın dümensuyuna kapılmak da mümkün, yanlış piste inmek de, hiç inememek de...

Tez 2: Uçağı eğitim alan pilot uçuruyordu. "Al oğlum biraz da sen kullan" diyen babaların "12 yaşında ama pek usta amcası" demeyi pek sevdiği bir ülkede yaşasak da, buna ihtimal vermemek gerekiyor. Gerçek şudur: THY'nin kendisi dışında her şeyin ama her şeyin piyasanın elinde olduğu, THY'nin de bir kamu kuruluşundan çok bir tarikat işletmesi olarak yönetildiği bir sektörde yetişmiş eleman ihtiyacı da "piyasa"dan karşılanıyor. THY'nin bir uçuş akademisi var ama Türkiye'de uçuş yetkisi alan pilotların önemli bir bölümü özel şirketler tarafından yetiştiriliyor. 50 bin avroya kısa sürede büyük bir uçağın kokpitine girebiliyorsunuz. Birileri bu işten iyi paralar kazanıyor, daha çok kazanmanın yolu eğitim süresini kısaltmak, havayolu şirketleri ise uzman eleman yetiştirme maliyetini üzerlerinden atmanın rahatlığıyla hareket ediyorlar. İstenildiği kadar denetimden söz edilsin, bu kadar hızlı işleyen kâr mekanizmalarından ancak "sorun" yetişir. Kaldı ki mesele yalnız pilotlarla ilgili değil. Uçuş güvenliği bir ekip işi ve AKP hükümeti ortada bir ekip filan bırakmamış durumda.

Tez 3: Uçağın bakımı yapılmamıştı. Ulaştırma Bakanı, "uçağın hiçbir sorunu yoktu, teknik bakımı Aralık ayında yapılmıştı" demiş. Bu da iyi! Uçakların değişik periyodlarda değişik incelikte bakıma sokulduğunu herkes biliyor. Her uçuş sonrasında belli kontroller yapılıyor, şu kadar saatten sonra başka kontroller yapılıyor, bazı aksamlar değişiyor. Aralık'tan bu yana teknisiyen eli değmeyen bir Boeing Amsterdam'a düşemezdi çünkü hiç havalanamazdı. THY'nin teknik personeli, "uçakların rutin bakımına yetişemiyoruz, doğru dürüst kontrol yapılmıyor" diye feryat ederken, Binali Yıldırım efendi "Aralık'ta bakım yaptırmıştık" diyor. İşin gerçeği, birçok başka şirkete teknik hizmet veren THY, daha çok kazanmak için, güvenlik standartlarını zorluyor. Bakım periyodları uzuyor, bakım için ayrılan süre kısalıyor, bazı aksamların değiştirilmesinde ihmaller yaşanıyor, teknik personel aşırı yükten doğal olarak hata yapmaya başlıyor.

Tez 4: Uçağın yakıtı bitti. Bu tezi Hollandalılar ortaya atmış, uçakta patlama olmamasına ve uçağın takatsiz bir biçimde inişe geçmesine bakarak. Dalga geçildi, "uluslararası standartlar var, şu kadar fazla yakıt konur uçaklara" dendi. Ama kimse bu nedenle uçakların gerçekten düştüğüne tanık olunduğundan söz etmedi. Oysa yer hizmetlerindeki ihmallerden ya da şirketlerin "ekonomi" yapma cinliğinden dolayı yakıtı yetmediğinden geçmişte bazı uçakların ineceği yere varamadığı biliniyor. Kâr hırsı, maliyetleri düşürmek için akıl almaz numaralar çevirmeye itiyor havayolu şirketlerini. "Bu kadarı olmaz" demeyin, kapitalizm "o kadar"ın her zaman ötesidir.

Toplum, her şeyin piyasalaşmasına kayıtsız kalır, özelleştirmeleri alkışlarsa...

Yolcu havaalanına daha girmeden başlayan "güvenlik terörü"ne, saatler süren işlemlere, çağdaş taşımacılık adına uğradığı itip kalkmalara, teknik hizmetlerin imam üfürüğüyle yürütülmesine ses çıkarmazsa...

THY emekçileri kurbanlık koyun gibi beklemek yerine, örgütlenip yönetimin karşısına dikilmezse...

Bir gün, cumhurbaşkanının oğlunun bir Boeing'i yere indirmeye kalktığını okur, bir başka uçağa otomobil benzini konduğunu duyarız. Ve kesinlikle ucuz atlatmış oluruz!

[email protected]