Türkiye büyümesin!

02/12/2012 Pazar
Türkiye büyümesin!

Kemal Okuyan'ın "Türkiye büyümesin!" başlıklı köşe yazısı 2 Aralık 2012 Pazar tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Daha büyük bir Türkiye istemez misiniz?

Uzun süredir sınırlarını genişletme seçeneği dahil olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin etki alanını genişletip genişletemeyeceği tartışılıyor. Doğal olarak, bunun iyi bir şey olup olmayacağı da…

Türkiye’de aydınların, öyle sağcı ya da milliyetçi olanların değil, sol tarafta duranların konuya ilgileri AKP döneminde başlamadı. Kürt ve Arap coğrafyasını içine alan bir entegrasyonun biricik devrimci çözüm olabileceğine ilişkin tezler geçmişte de ortaya atıldı. Bu tezler, devrimlerin içe kapanarak değil yayılarak ayakta kalabileceğine ilişkin bir tarihsel yasaya da dayandırılıyordu. Zaman zaman yayılmanın yönüne ilişkin Kafkaslar ve Balkanlar tercihinin ileri sürüldüğü de oldu.

Özetle, “sınırları aşma” sol için yeni bir tartışma değil…

Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği andan bugüne kadar, Türkiye sağının da bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının ötesine geçen projeler geliştirdiği malum. Turancılık, içi her dönem farklı doldurulsa da, milliyetçi kulvarın temel ideolojik referanslarından biri olageldi. İslamcı kesimin sosyalizmin sınıf, milliyetçiliğin ulus vurgusuna karşın geliştirdiği din ekseni, kuşkusuz dışa dönük bir entegrasyon arayışını da kapsamaktaydı.

Şaşırtıcı değil bunlar. Siyaset ulusal ölçekte ittifaksız olmaz, uluslararası ölçekte bir entegrasyon ya da bütünleşme perspektifi geliştirmeden de olmaz.

Gelelim bugüne...

Türkiye Cumhuriyeti’nin farklı düzlemlerde gündemde tuttuğu bir dizi entegrasyon projesi var. Avrupa Birliği ilk akla gelen ve en fazla ciddiye alınandı. Karadeniz İşbirliği, enerji nakil güzergahlarını içerdiği için somut stratejik ve ekonomik değer taşıyan bir başlık olageldi. İslam ülkeleri arasındaki ilişki ve işbirliğinin daha ileri düzeylere çekilmesi, yalnızca AKP iktidarının değil, daha önceki iktidarların da zaman zaman dillendirdiği bir hedefti, hâlâ öyle… Örnekler çoğaltılabilir.

Ancak bunların bazısının karşılığı yok, bazısının sınırları var, bazısı ise Avrupa Birliği’yle ilişkilerde olduğu gibi inandırıcılığını yitirmiş durumda.
Ve hiçbirinin merkezinde Türkiye durmuyor.

AKP, Türkiye’nin merkezine yerleştiği, zaten Türkiye olmaksızın gündeme dahi gelemeyecek olan bir entegrasyon girişimini ortaya atmayı başarmıştır.

Yeni Osmanlıcılık, gerçekçi olsun olmasın, üzerinde durulmayı hak eden, üzerinde çalışılan, emperyalist merkezlerden bölge ülkelerine varıncaya kadar ilgili herkesin ciddiye almak durumunda kaldığı bir stratejidir. Bu stratejinin ABD bağlantısına çok değindik, değinildi, burada buna girmeyeceğim. Konunun Türkiye’yi, Türkiye’deki egemen sınıfı, AKP iktidarını ilgilendiren boyutu daha önemsiz değil. Beğenelim beğenmeyelim, AKP hem kendi kadrolarının hem de bu toplumun önüne bir “gelecek” koymuştur. Öyle ki, AKP’ye çeşitli nedenlerle ve özellikle yaşam tarzı nedeniyle karşı çıkan orta sınıf mensuplarından, burjuvazinin geleneksel unsurlarına varıncaya kadar bir dizi kesim AKP’ye bu “gelecek” nedeniyle bağlanmış, iktidarın ilan ettiği gelecek vizyonunun pek azının sağlanacağı ekonomik rant bile, kimilerini heyecanlandırıvermiştir.

İşin gerçeği, bugün teknolojik gelişmeleri hızla takip eden, başka ülkelere göre krizi hafif hasarla atlatmayı beceren, devasa projelere imza atan, ne bileyim birkaç ayda “en büyük”, “en güzel” havaalanları inşa eden “Türkiye”, yoksulların, işsizlerin sesini duymayan, duymaya da niyetli olmayan borçlanma, sanayisizleşme gibi olgulara da uzun süredir alışan bu kesimler için iştah kabartıcıdır.

AKP Türkiyesi’nin bazı açılardan göz kamaştırdığını herkesin bir yere yazması gerekiyor.

Yeni Osmanlıcılık Türkiye’nin yönetici sınıfının, buna TSK’yı da katıyorum, tek gerçek çıkışıdır.

Büyüyen, yayılan Türkiye!

Böyle bir Türkiye olanaksızdır da!

Buna da girmeyeceğim, çok yazdık, gerçek karşılığı yok Yeni Osmanlı hedefinin. Ama deneyecekler, bu anlamda gerçek bir proje bu.

Türkiye solu ne yapacak?

Bu büyümenin Kürt sorununun çözümünü içinde barındırdığı iddia ediliyor. Bunu bazı Kürt siyasetçiler şöyle formüle etti: “Türkiye bölgesel bir güç olmak, bölgeye giriş yapmak istiyorsa, Kürtleriyle barışmalıdır.”

Doğrudur, Kürtleriyle barışık bir ülke olmalıdır ama Türkiye düşünülen biçimiyle bir bölgesel güç kesinlikle olmamalıdır. Düşünülen Yeni Osmanlı’nın iç içe geçen iki anlamı vardır. Birincisi, önce Arap sonra Kürt ulusallığının siyasallaştırdığı coğrafyada bir kez daha dinsel kimliğin birleştiriciliğine yaslanmak. İkincisi, uluslararası tekellerle ve emperyalist merkezlerle bölge arasındaki ilişkiyi Türkiye’nin idare etmesi, düzenlemesi.

Buradan Kürt sorununa çözüm çıkar mı bilmiyorum ama çıkarsa çıksın! Bu iki özelliğe sahip bir Türkiye, insanlığın başına bela olur.

Gerçekleşemez ama denenmesi bile yıkımdır.

Tekrar soralım: Türkiye solu ne yapacak?

Kürtlerin eksilmesi ve kendi ulusalcılığını pekiştirmiş bir “Türk” olgusu solun sonudur. Kürtlerin eksildiği ise bir gerçektir. Geçici ya da kesin! Ancak, bugün birlik sürdürülemiyor, ayrılık mümkün olmuyor! Ve bu ülke bu noktadayken büyümeye, yayılmaya kalkıyor!

Bölgenin ulusal ya da dinsel referanslarla hareket etmemeyi becerebilecek ve bu tercihi yayabilecek tek toplumsal kaynak, farklı ulusal köklere sahip bir biçimde, bugün Türkiye’nin metropollerinde yaşamaktadır. Türkiye solu bu kaynağı Türk ya da Kürt ulusallığının belirleniminden çıkarma fırsatına hâlâ sahiptir. Yeni Osmanlı projesinin yıkıcı etkisinden sakınmak için de bu biricik yolda ısrar etmek, artık “yeni” bir durumla karşı karşıya olduğumuzu bilerek davranmak durumundayız.

Solun entegrasyon projesi mi? Önce asgari temsiliyet yeteneği kazanmak gerekiyor.